29 Aralık 2015 Salı

İÇ SAVAŞ

                                                          İÇ SAVAŞ

Ülkemizin doğu bölgesinde gerçek anlamıyla bir iç savaş yaşanmaktadır. Batı yakası ise şimdilik seyirci durumda. Ateş buraya düşmez diye düşünülüyor olabilir. Savaşın lokal kalabileceği fikri birçok kesimde ağırlıklı düşünce. Saray ve AKP Hükümeti de ayni kanıda gibi gözüküyor. Belli bölgelerde hakimiyet kurma ile sorunu aşabileceklerini düşünüyorlar.

Türkiye'nin demografik yapısına bakıldığında işin o kadar kolay olmayacağı görülüyor. Zaman ve konum ne ŞIH SAİT isyanını ne DERSİM isyanlarını andırıyor. Her şeyden önce bölge coğrafyasına yayılmış bir örgütlenme mevcut. Ayrıca Kürt nüfusunun belli bir kesiminin batı bölgelerine göçtüğünü hesaplarsak, savaşın batı bölgelerine kayması çok kolay. Batıda oluşacak ırkçı temelli saldırılar da ateşe benzin olur. Tüm bunlara kürt ulusal meselesinin bölgesel ve Uluslar arası alana kaydığını da görürsek, olayın çözümünün çok kolay olmayacağı açıktır. Saray ve AKP için bütün çözümler kolaydır. Cuma namazı için EMEVİ Camisi hala bekliyor. Kürt ulusal meselesinin ekseninin Suriye'ye kaydığı gerçeğini görelim. Ayrıca özellikle Suriye savaşında edindikleri deneyleri ve Dünya kamuoyunda gördükleri kabulü unutmamak gerekiyor. Ulusal hareketlerin genel olarak pragmatik davrandığını da gözden kaçırmayalım. Suriye özelinde olsa da genel olarak emperyalist güçlerin etkinlik savaşı ve yerel partner arayışı da sürmekte. Böyle bir coğrafyada çok fazla denklemin iç içe geçtiği gerçeğini görmek önemlidir. Tüm bunları olaya EMEVİ cami mantığı ile yaklaşanlar için yazdım.

Kürtler ne talep ediyor ve sorunlu olan nedir? Öncelikle ÖZERKLİK ve ÖZ YÖNETİM talepleri radikal demokrasi kavramı içinde olup, kapitalizm için sorun içermez. Tam aksine güçlü ulusal devlet çemberinin kırılmasında yardımcı olur. Sorunlu olan ise ulus devlet bütünlüğünü bozulmuş olmasıdır. SARAY ve AKP nin sağ ve sol ulusalcıları ardına dizdiğine göre TÜRK-İSLAM felsefesinin korunması esastır. Böyle bir durum yönetime olanaklar sunduğu gibi handikaplar da içerir. Emperyalizmin dayatacağı çözüm önerileri ve manevraları karşısında ayaklarında palanga olacağı gerçeğidir. Ne de olsa emperyalizme bağlı bir NATO ülkesiyiz. 

Biraz da sol kesimden nasıl bakılması, nasıl tavır alınması gerektiği konusunu tartışalım. Bu konudaki MARKSİST düşünürlerden alıntılarla konuyu boğmak istemiyorum. Lenin'in her ulusal kurtuluş savaşı kendi özelinde değerlendirilmelidir sözünü önemsiyorum. Orta doğu coğrafyasında İŞİT gericiliğine karşı yürüttükleri savaş, Ülke genelinde ise dinci ve ırkçı  bir yönetime karşı verilen mücadele. Böyle bir görünüş yine LENİN'in ulusal kurtuluş savaşının ilerici olup olmadığı tespitine olumlu yanıt veriyor. Tüm bunların Kürt ulusunun,kimlik taleplerinin en doğal insan hakkı olduğunu da düşünürsek destek vermek zorunlu oluyor. Burada problemli olan SINIFSIZ ve SÖMÜRÜSÜZ bir düzen özlemi olanların ulusal taleplerin peşine takılması ve ulusal hareketle ayni çerçevede hareket etmeleridir. MARKSİSTler ulusal kurtuluş hareketlerine destek verirler, fakat sosyalizm hedefinden sapmadan yollarına devam ederler. Bu nedenle kimlik siyaseti ile sınıf siyasetini birbirine karıştırmazlar.

Batı bölgesini de içine alacak bir çatışma ortamını nasıl karşılayacağız. Demokratik kitle örgütleri ve partilerin bildik anlamda tepkileri olayı karşılayacak mı? Var olan kamplaşmalarda bir yere yaslanarak durumu kurtarabilecek miyiz? Olayların ve gelişmelerin seyircisi mi olacağız. Yanıtlanması gereken çok soru var. Fakat bir yerden başlayıp yanıt üretmek zorundayız. Her şeyden önce anlatılan film senaryosu değil yaşama olasılığı yüksek gerçeğimizdir. Gelişmelere düşünsel ve örgütsel olarak ne kadar hazırlıklı isek, yanıtımız o kadar gerçekçi olur.............................

                           25-12-2015 YAHYA TAŞDEMİR

28 Ekim 2015 Çarşamba

KANLI GİDİŞ

                                               KANLI GİDİŞ

Ülkede son yaşananlara bakınca başka bir başlık atmak olanaksız. Yeni bir iktidar değişim sancılarının yaşandığı günlerde her zaman olduğu gibi fatura sola, emekten, barıştan ve insanlıktan yana olanlara çıkıyor. Birçok kişinin ifade ettiği gibi ölüm hep bize düşüyor.

Çok gerilere gitmeden cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan süreçlere ve politikalara bakmadan sağlıklı sonuçlara gitmek mümkün değil. Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine baktığımızda çizgisini büyük oranda İTTİHAT VE TERAKKİ kadrolarının belirlediği SÜNNİ- HANEFİ İSLAM ve TÜRKÇÜ bir politik hat görürüz. Bu hat tekçi ve asimilasyoncu olduğu için doğal olarak baskıcıdır. Bu baskıcı yan zaman zaman Kürt isyanlarının imhacı bir şekilde bastırılmasını sağlarken, zaman zaman da başta komünistler olmak üzere her türlü muhalif harekete karşı her türlü zulmü meşru görmüştür. Bu çizgi daha sonraları TÜRK-İSLAM sentezi olarak isimlendirilmiştir.

Kuruluş süreci ve felsefesi demokratik bir mücadeleyi içermediği,daha çok askeri bürokrasinin önderliğinde yapılan kurtuluş savaşı ile kurulan ülkemizde iktidar değişimleri dönemin koşullarına göre hep sancılı olmuştur. 1946-1971-1980-1992-VE 2000. Bu gün yaşadığımız da bu sürecin devamıdır. TÜRK-İSLAM SENTEZİNİN İslam yanı ağır basan(ılımlı İslam olarak isimlendirilen) bir sürecin de sonuna geldik. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere, genel olarak emperyalizmin ILIMLI İSLAM teorisi çöktü. Çöken bir düşünce akımının ülke uygulayıcılarının direnmeleri sonucu değiştirmez.Yalnızca geçişi zorlaştırır ve günümüzde olduğu bazı acıların yaşanmasına neden olur. Kısacası dış medya organlarının belirttiği gibi "TEK ADAM" yönetiminin istemlerine göre sürecek bir yaşam yoktur.

Yukarıdaki tanımlamalar daha çok emperyalizm ve sermaye güçlerinin rolleriyle ilişkindir. Bir de buna bütün bu süreçlerin acılarını yaşayan emek-demokrasi-sosyalizm ve barış savunucuları açısından bakmak gerekiyor. Bütün süreçlerin bedelini ödeyen solcular ve devrimcilerin yapabildikleri ve yapamadıkları nelerdir. Hem faturayı ödeyen olmak hem de muhatap olamamak gibi bir sonuçla karşı karşıyayız. Düzen içi araç ve yöntemlerle oluşturulan mücadele geleneği ve kültürü ile düzen dışı muhalefet geliştirilebilir mi? Başka bir tanımlama ile klasik burjuva demokrasisinin işlediği ülkeler ile ülkemizdeki mücadele araç ve yöntemler ayni olabilir mi? Kısacası hepimizin hızlı bir sorgulayıcılık sürecinden geçmemiz gerekiyor. Doğru söz söylemenin kulağa hoş gelen bir tınısının dışında karşılığı yoktur, Doğru araç ve yöntemlerle hayata ne kadar müdahale edebildiğimiz önemlidir. Aksi durumda geçmişte olduğu gibi gelenleri ve gidenleri seyrederiz. 1980 den bu yana sürekli birilerinden kurtulmaya çalışırken daha kötüleriyle karşılaştık.

Ne yapmamız gerektiği konusunda biraz tarihe bakmakta yarar var. Tarihsel süreçlerde yaşananlardan dersler çıkararak, tekrara düşmeden,yeni koşulları ve mücadele yöntem ve araçlarını gözden geçirmek gerekiyor. Bunu yaparken de MAHİR'İN deyimiyle patlamayan eski tüfeklerle alınacak yol olmadığını da görelim.

                                       27 Ekim-12015 YAHYA TAŞDEMİR.



19 Eylül 2015 Cumartesi

ÜLKEDE SON DURUM

                                          ÜLKEDE SON DURUM


Ülkenin doğusunda; iç savaşı andıran çatışmalar, toplu öldürmeler ve katliam görüntüleri, batısında ise tek merkezden yönetildiği anlaşılan ırkçı-faşist linç gruplarının sokağı teslim alma eylemleri. Bir de bunlara iktidar güdümlü sözüm ona STK ların BAYRAĞINI AL DA GEL mitingi. Ülkenin kuş bakışı görüntüsü.

Böyle bir resmi sol ve emekten yana olanların kendi öznel durumları ve politik bakışlarına göre farklı yorumlamaları doğaldır. Kimisi seçimin tek çözüm olduğunu, kimisi seçimlerin kendilerini ilgilendirmediğini, konuyu devrime havale ettiğini, kimisi ise kendi öz gücüne güvenmeyip, bir güçlüye yaslanmayı tercih ediyor olabilir vs. Her grup, parti veya siyası oluşumun kendi tabanını ikna edecek gerekçeleri de hazırdır. Kısacası her kesimin kendine özel masalları. Çocukluk döneminde anlatılan masalların insan ruhunda hoş bir tat bıraktığı doğrudur. Fakat sokağa çıktığımızda yaşamın gerçekliğinin masala uymadığını çocuk aklımızla hemen fark ederiz. Günümüz Türkiye'sinin de anlatılan masallara uymadığı ortada. Süreç okunamıyor olabilir, okunup, ne yapılabileceği kararsızlığı yaşanabilir veya risk almaktan çekiniyor olabilir.

Zamanın sıkıyönetim mahkemelerinde ÖRGÜTLENEMEDİK-YAPAMADIK demek sözcük olarak kolay, fakat bu kamburu ömür boyu sırtında taşıyan hareketin binlerce militanı için hiç kolay değil. Tarih bize kendi istediğimiz koşullarda mücadele olanakları sunmaz. Biz var olan koşullara göre mücadeleyi yürütürüz. Niyetim buradan geçmiş değerlendirmelerine girmek değildir. Önemli olan tarihsel deneylerden ders çıkarmaktır. 1980 öncesi iç savaşa gidiş ve darbe olasılığını tespiti yapmamıza karşın, darbeyi karşılayacak örgütlenme araç ve yöntemlerini geliştiremediğimiz için bilinen sonucu yaşadık.

Günümüze gelirsek; AKP' nin devletleştiği tespitini yapıp, beraberinde bu partinin DİNCİ-MEZHEPÇİ bir faşist parti olduğunu söylersek, bu durum soldan,emekten,barış ve demokrasi güçlerinden yana olanlara bazı görevler yüklemez mi? Ayrıca 7-8 eylül saray güdümlü göz dağı verme ve sokağı teslim alma eylemleri karşısında tavırsız mı kalmalıydık? Önümüzdeki dönemde tekrar olasılığı çok yüksek olan dinci,ırkçı linç gruplarının karşısında ne yapacağız? Bu eylemler karşısında Ülkenin batı yakasında çok özel birkaç bölgenin dışında karşı çıkan olmamıştır. Böyle bir sonucu kabullenip seyirci mi kalacağız? Seyirci kalmayacak isek karşı çıkış araçlarını nasıl oluşturacağız. Bunu söylerken bugün var olan örgütlenme yapılarının sürece yanıt veremeyeceği ön kabulünden hareket ediyorum. Hiç bir şey yapılmadı demiyorum.Yapılanların yaşananlar karşısında bir şey ifade etmediğini belirtmek istiyorum. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tarih bizi sınıf, emek, demokrasi ve barış mücadelesi açısından yapabildiklerimizle yargılayacaktır.
Bu kadar söze ne gerek var diye düşünebilirsiniz. Belki okuyup değerlendirenler olur diye...

                                    18-09-2015 YAHYA TAŞDEMİR.




21 Ağustos 2015 Cuma

NEREYE GİDİYORUZ

                                               NEREYE GİDİYORUZ?

Ülkedeki birçok duyarlı insan, aydın ve yazar bu soruya yanıt arıyordu. Yanıtlar da kişilerin durduğu yere ve konuma göre farklıydı. Ortak yorumlar erken seçim ve olası sonuçların birkaç puanlık oynamaları üzerineydi. Sorunun yanıtını net bir şekilde sarayın sultanı SİSTEM DEĞİŞMİŞTİR diyerek verdi. Kısacası bizi kuş mu? Civciv mi? tartışmalarından kurtardı. Böylece sivil bir darbe ilanı yapılmış oldu.

31 mayıs 2013 gecesi Taksimde yanımda bulunan birkaç arkadaşa “Tayyip Erdoğan ve İmralı planları çöktü” sözünü söyledim. Ağzımdan istem dışı dökülen bir sözdü. Gezi ayaklanmasının ruh haliydi. Kurgunun bütünü bilmesek bile BAŞKANLIK ve ÖZERKLİK üzerine yürütülen bir görüşme ve tartışma SÜRECİ yaşandığını biliyorduk. Görüşmelerin gizli yürütülmesinin ana etkenlerinden birisi de buydu. Gezi İsyanı ülke genelinde farklı bir bakış açısı yarattı. Bunun doğal sonucu Kürt ulusal hareketi de bu bakıştan etkilendi. Bunun en bariz örneğini HDP' nin Türkiye' lileşmek gibi bir eksene kaymasında görebiliriz. Böyle bu durumun yıllardır savaş veren PKK' yi rahatsız etmediğini düşünmek biraz fazla saflık olur.

Tayyip Erdoğan ve AKP cephesi ise kilitlendikleri hedefe varmak için bütün araç ve olanakları kullanmaya hazırdılar. 7 Haziran seçimlerinin ertesinde zaman kaybetmeden hızla kaos, savaş ve iç savaş ortamına girdiler. Kısacası yaratılacak olağanüstü ortam içinde yönetime fiili olarak el koymanın koşullarını yaratmaya koyuldular. Bu konuda dış dünyanın etkilerini abartmamak gerekiyor. Emperyalist ülke ve bloklar için demokrasi değil çıkarları önemlidir. Ayni yorum sermaye grup ve kesimleri için de geçerlidir. Böylesi bir ortama PKK' nin da hazır olduğuna bakarsak, görüşmelerle alamadıklarını, silah gücü ile almayı deneyecekleri kesin. PKK seçim öncesi izlediği temkinli çizgiyi hızla terk etti. Gidiş şimdilik kontrollü bir iç savaş gibi gözüküyor. Gözden kaçırılmaması gereke iki tarafında kontrolü ne kadar elinde tutabilecekleridir. Ortadoğu coğrafyasında oyuncu çoktur, bir dönem sonra bütün oyunların iç içe geçme olasılığı yüksektir.

Bütün bunlara ekonomik durgunluk ve krize doğru gidişi de eklersek işin ciddiyeti daha da artar. Yerli ve yabancı sermaye gruplarının toplumun baskı altına alındığı koşulları kendileri için daha uygun bulması doğaldır. Onlar için kazanç ve daha fazla kazanç önemlidir. Bunu söylemekteki amacım Tayyip Erdoğan' a mesafeli gibi duran TÜSİAD çevresinin herhangi bir direnç göstermeyeceğine ilişkindir.

Bu resme bakarak ne yapılabilir? Sorusunun yanıtını üretmek zorundayız. Sosyal medya tepkileri, barış çağrıları, imza kampanyaları, Dünya barış günü gösterileri vb önemlidir, değerlidir. Fakat gidişi durdurmak için yeterli midir? Çözümsüzlüğün çözümü olarak olayı HAZİRAN HAREKETİNE gönderen güzellemeler ne kadar gerçekçidir. Bütün bunları aşan, bu gidişi ortadan yaran düşünce, örgütlenme ve mücadele biçimlerine gereksinimiz yok mudur?

Sonuç olarak zor bir görevle karşı karşıyayız. Geçmişimiz, yenilgilerin tarihi olabilir. Bu bizim yeni kavgalara tutuşmamız zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Bugünden yarına meşru ve barışçıl yöntemlerden sapmadan daha militan, daha dirençli ve sürekliliği olan eylem ve örgütlenme tarzlarına başvurmak kaçınılmaz gözüküyor.

                            21-08-2015 YAHYA TAŞDEMİR.

4 Ağustos 2015 Salı

YUNANİSTAN VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

                            YUNANİSTAN VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yunanistan'da yaşanan süreç, Dünya ve Türkiye sol hareketlerinin gündeminde. Her parti veya grup kendi durdukları yere göre sonuçlar üretiyor. Klasik KP’liler genellikle gelecek cennet vaadi ile tüm süreci olumsuzluyor (Böyle bir yaklaşım dini felsefeye de çok uzak değil). Her düşünsel akımın alıcıları olsa da bugünü açıklamıyor. Bazı kesimler ise abartılı bir olumlulukla alkışlıyor, bazıları ise iyimser bir temkinlilikle ders çıkaracak, deney biriktirecek bir süreç olarak yorumluyor. Ben kendi adıma son tanımlamaya yakınım. Devrimciliğin hayatı yalnızca yorumlayan değil; değiştirip dönüştüren bir akım olduğunu unutmazsak ezilenler adına en küçük bir gelişme bile bizi mutlu eder. Bunun reformizm olduğunu biliriz fakat ileriye atılmış bir adım olarak değerlendiririz.

Yunanistan'da SYRIZA; yaşanan ekonomik krizin sonuçlarını ve halkın tepkisini iyi kullanarak iktidara geldi. Kısa tanımlama ile kapitalizmin kuralları ve hukuku içinde iktidar oldu. Böyle bir iktidar oluş, senin daha sonraki davranışlarını da büyük oranda belirler. Ayrıca mülkiyet ve üretim ilişkilerinin değişmediği bir sistemde yönetimlerin hareket alanının sınırlılığını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Durum böyle olunca “ülkeyi eski biçimde yönetmeye devam etti” tanımlamasının politik bir karşılığı yoktur (Önder İşleyen'in Birgün Pazar ekindeki yazısı). Mülkiyet ve üretim ilişkileri değişmeden yönetim ilişkisi nasıl değişecek? Ayrıca halkın örgütlülüğü ve mücadele gücü çok önemlidir fakat her şey değildir. Birçok maddi koşul oluşmadan sonuç almak zordur. Cezaevi süreçlerini yaşayan arkadaşların yakından bildiği en örgütlü direnişler bile bir dönem sonra dağılma ve kırılmalara uğramıştır. Hatta bazen 3-5 kişinin feda eylemine kadar giden üzücü sonuçlar yaşanmıştır. Bu nedenle SYRIZA olayını değerlendirirken daha geniş bir çerçeveden bakmalıyız. VİETNAM ve KÜBA örneklerini ise kendi tarihi koşullarında değerlendirmek doğru olur.

Tekrar konumuza dönersek; uluslar üstü sermayenin egemenlik kurduğu, emperyalizmin bu aşamasında, Yunanistan gibi ekonomik gücü ve potansiyeli malum, askeri kapasitesi sınırlı bir ülkenin direnme gücü ne kadar olur? AB sürecinde yaşanan eşitsiz gelişim ve düşük artı değer üretiminden kaynaklanan nedenle ekonomik olarak daha da geriye gitmiştir. Avrupa'nın patronu Almanya'nın politikasının Hitler’in güler yüzlü versiyonu olduğunu düşünürsek işin zorluğu daha da anlaşılmış olur. Daha kolaycı çözümler de önerilebilir; iktidarı bırakmak gibi. Böyle bir tercihin temsil ettiği kesimler üzerindeki etkilerini de düşünmek gerekir... SYRIZA ve TSİPRAS’ın vereceği mücadeleyi yakından takip edip destek vermek görevlerimiz arasındadır. Bunları yaparken diyalektik materyalizm olarak isimlendirdiğimiz yöntemden şaşmayarak sonuçlar çıkarmak ve gelecek için birikim oluşturmak zorundayız. Bu yolun uzun ve zor bir süreç olduğunu unutmamak koşuluyla...

Sonuç olarak; mülksüzleştirme, sınıfsız ve sömürüsüz topluma ulaşıncaya kadar deney biriktirmeye devam edeceğiz.           20-07-2015


                                                    YAHYA TAŞDEMİR.

ORTADOĞU VE TÜRKİYE

                              ORTA DOĞU VE TÜRKİYE

2010 Yılında Arap baharı diye isimlendirilen, Kuzey Afrika ve Orta doğu coğrafyasında ciddi anlamda toplumsal hareketlilikler yaşandı. Hareketliliğin temel nedeni ekonomik sıkıntılar ve yönetim hoşnutsuzluğu idi. Emperyalizm kendi krizinin faturasını ağırlıklı olarak az ve orta gelişmiş ülkelere yükledi. Tunus'ta başlayıp, bütün kuzey Afrika' yı sarsan ve sonunda Suriye' ye gelip dayanan bir süreç. Dönemin, Dünya ve ülke kamuoyunda farklı değerlendirmeleri yapıldı. Bazıları gelişmeleri eşitlik ve özgürlük taleplerinden doğru demokrasi atağı olarak değerlendirip alkış tuttular. Bazıları, özellikle, kullanışlı aptallar, yaşanan gelişmeyi hayra yordular ve şakşakçıların arkasına dizildiler. ABD' nin Irak' a getirdiği demokrasiyi' iyi bilen sol ise olaya daha mesafeli yaklaştı. Kısa tanımı ile konuyu daha geniş boyutu ile irdeleyip, somut sonuçlara gitmek istedi. Sol; kuş mu? Civciv mi?; tartışmalarını sürdürürken, ortalığı kapkara bir Sibirya kışı kapladı.
                  
 Sibirya kışı beraberinde Sibirya kurtlarını da getirdi. Bu kurtlar tüm iştahları ve doymazlıkları ile petrol kuyularının başına çöktüler. Bunu sağlamak için gerektiğinde savaş silahını ve provokasyonları kullandılar. (Libya' ya askeri müdahale, Mısır'da darbe gibi). Sonuçta gördüğümüz bölgenin istikrarsızlaştırılması ve petrol başta olmak üzere doğal kaynaklarına el koyma. Tüm bunlar yaşanırken bazen tereddütlü karşı çıkışlar olsa da,Türkiye de bu kervanda yer almaya çalıştı. İş Suriye' ye gelince gerek ülkenin iç yapısı, gerekse de RUSYA, İRAN , ÇİN' in tutumundan dolayı olay istedikleri gibi gitmedi. Bizim yeni Osmanlıcılar ise fazla gaza gelmiş olacaklar ki bir hafta içinde EMEVİ camisinde cuma namazı kılmaya soyundular. Strateji çok derin olduğu için yolu bir türlü bulamadılar. Sonuç böyle olunca amaca giden her yol mübah mantığı ile ABD-SUUDİ-KATAR ile ortak, mezhepsel temelde savaşacak dostlar beslediler. Kendi canavarlarını kendi elleriyle yaratmış oldular. İstenenin bu olup olmadığından emin değilim, fakat büyüttükleri çocuk çok acımasız ve vahşiydi. Gerek bölgede yaşayan halklar, gerekse de Dünya genelinde tepki topladılar. Bu durumu iyi değerlendiren ABD hızla tavır değiştirerek yarattıkları canavara karşı savaş veren pozisyona geçti. Böylece kendi vahşi ve sömürgeci yüzünü gizleme olanağı yakaladı. Diğer ülkelerin tavır değişikliği zaman aldı. Bunda kendilerinin mezhepsel dünya felsefelerinin de rolü olsa gerek. Türkiye ise biraz da dış zorlamaların etkisi ile sonunda tavrını değiştirmeye başladı.

Orta doğu cephesinde bunlar yaşanırken, Kürt yurtsever hareketi de İŞİD karşıtı savaşta önemli rol oynadı. Bunun yarattığı olumlu hava çerçevesinde ABD ve AB ülkeleri ile iyi ilişkiler geliştirdi. Yedi haziran seçimleri öncesi tüm provokatif eylemler karşısında çok temkinli bir çizgi izledi. Seçim sonuçları ile birlikte, özellikle PKK hareketi sözcülerinin açıklamaları ve pratik süreç daha çatışmacı bir hatta doğru yol aldı. Bu tavır değişikliğinde devrilen süreç masasının tekrar işlerlik kazanmasını zorlamak olabileceği gibi, daha ileri talepleri de içeren bir strateji de düşünüyor olabilecekleridir. Murat Karayılan' ın yaşanacak çatışmalı dönemden sonra ;Türk halkıyla birlikte yaşamayı tartışmaya açabiliriz; sözü ciddiye alınmalı. Orta doğudaki gelişmeler ve PKK nin oynadığı rol kendilerini daha farklı düşünmeye yönlendirmiş olabilir.

Tüm bunların yanında sarayın ve AKP cephesinin tavrına da bakmak gerekiyor. Sarayın sultanı -verin 400 milletvekilini bu işi halledelim- derken şaka yapmadığını düşünmenin sırası. Bu söz bir yanıyla bir talebi ifade etse de bir yanıyla tehditti ve olabilecekleri anımsatıyordu. İlk işaretlerini DOLMA BAHÇE görüşmelerini tanımadığını söyleyen sarayın hakimi, olası gelişmelere göre savaşa hazırlandığı çok açıktı. Seçim sürecinde yaşanan HDP karşıtı eylem ve provokasyonlar gelecek süreç için de yol göstericiydi. Seçim sonrası koalisyona taraftar olmadığını geçici hükümet ile tekrar seçime gitme isteklerini açıktan ifade ettiler. Doğaldır ki sonuçların değişmeyeceği bir seçim neden tekrarlansın? Böyle bir durumda insanın aklına sonuçları değiştirebilecek olayların yaşanması gerektiği sorusu geliyor. Suruç olayı ve sonrası gelişmeler yeni ip uçlarını ortaya çıkardı. Terörize edilmiş bir ülke, baskı altına alınmış bir muhalefet ve milliyetçi oyları kendisine çekebilecek bir süreç. Tüm bunları tamamlayan güçlü iktidar ve bu temsiliyeti sağlayacak sarayın güçlü kişisi. Bu arada ABD ile yapılan gizli anlaşma ile dostluk tazeleme, İŞİD' e karşı göstermelik operasyonlar ile de Dünya' ya şirin görünme. Senaryo, iyi bir metin izlenimi veriyor, tutup tutmayacağını hep birlikte göreceğiz. Daha önceki senaryo metinleri de çok iyiydi, fakat Gezi İsyanı hepsini çöpe attı.
             
Tüm bu gelişmeler ve kurgular karşısında ne yapılabilir? Çaresiz bir şekilde olanları mı seyredeceğiz? Haziran felsefesini kapsayan fakat var olan haziran örgütlenmesini aşan bir noktadan çözümler üretmeliyiz. EMEK-DEMOKRASİ- BARIŞ GÜÇLERİ gerek kapsayıcılık, gerekse toplumsal derinlik konusunda hızla politikalar geliştirmeli ve pratiğe aktarmalıdır. Haziran Hareketi bir yandan kendi örgütlenmesini ve işleyişini düzenlerken, diğer yandan ise olabilecek en geniş kesimlerle ortak hareket etmenin yollarını bulmalıdır. Tek maddelik eylem ortaklıkları olabileceği gibi, birkaç maddelik ortaklıklara da gidilebilinir.

Tek adam ve AKP' nin baskıcı yöneliminin önüne geçmek zorunluluğu açıktır. Karşı güçlerin dağınıklığı ve zayıflığı mazeretimiz olamaz. Tarihsel görevler bizim konumumuza göre önümüze gelmez. Biz bu görevler karşısında takındığımız tavır başarma yeteneği ve becerisi ile anılırız. Görünen o ki çok zorlu bir sürece doğru yol alıyoruz. Kendi yarattıkları kaos ortamının sonuçlarını satın almaya çalışan köylü kurnazı bir güçle karşı karşıyayız. Sonuç olarak normal koşullarda alamadıkları 400 millet vekilini, döve döve almak istemektedirler. Bizi kavgaya davet ettikleri açıktır. Bizim yapacağımız daveti kabul etmek, fakat oyunu kendi koyduğumuz kurallar çerçevesinde oynamaktır. Bunun yolu da şiddet eylemlerinden uzak durup, meşru alanda mücadeleyi en geniş alana yaymaktır. Başarmak için yola çıkarsak, neden olmasın. YAPTIK-YAPABİLİRİZ. 

                              24-07-2015      YAHYA TAŞDEMİR