DÜNYA-TÜRKİYE ve SOSYALİZM
Neoliberal
politikalar sermayenin kar problemini çözmek, başka bir anlatımla
azalan karlar yasasını aşmak için gündeme getirildi ve
uygulandı. Böyle bir tanımlama tümüyle iradi yani kapitalizmin
kendi iç işleyiş yasalarından ayrı olarak değerlendirilemez.
Kapitalizm; Merkantilist-rekabetçi- tekelci-küresel gibi evreleri
içerir. Neoliberal politikalar kapitalizmin krizine çözüm
arayışıdır. Sermayenin krizine çözümü gelişmiş kapitalist
ülkelerden, çevreye yayılan yeni bir sömürü ve talan
uygulamasıdır. Rekabet-merkezileşme-tekelleşme tüm hızıyla
devam etti. Gerek rekabet, gerekse de birleşmeler devasa bütçeli
(orta büyüklükte bir devlet bütçesi kadar) şirketler ortaya
çıkardı. Gelinen aşama sermayenin, mal ve hizmetlerin serbest
dolaşımı-fikir mülkiyetinin (marka,tasarım, telif hakları
vs)korunması-emeğin serbest dolaşımına izin verilmemesi üzerinden yürütüldü. Gelinen noktada ulus devlet yapıları bu
şirketlerin taleplerine göre şekillendi.
Sınırların ve
kuralların ortadan kaldırıldığı acımasız sömürü düzeni
sermayenin amaçlanan karlılık krizini çözdü mü? Karlılık
sorunu çözüldüyse ABD tarihinin ikinci büyük krizini neden
yaşadı? Bizim için belirleyici olan kapitalizmin krizlerinin
sürekli olduğu ve kar marjının da sınırlarının olmadığı.
Kapitalist üretimin karakteri sömürü ve kar üzerine kurulmuş
olmasıdır. Kapitalizm için kazancın dışında, doğanın ve
insanın önemi yoktur. Böyle olmasının doğal sonucu yıkıcı
bir rol oynamasıdır. Ayrıca 2008-2009 krizi sonrası kapitalizm
bitti-kapitalizmin sonu gibi tanımlamalar çok fazla gerçekçi
değildir. Kapitalizmin tarihine baktığımızda sürekli olarak
krizlerini aşan ve beraberinde yeni krizlere gebe bir seyir
izlediğini görebiliriz. Krizlerin aşılmasında yaratılan
tahribat ve yıkım ayrı bir tartışma konusudur. Ekonomik-sosyal
ve politik olarak kapitalizm karşıtı bir sistem oluşturulamadığı
sürece krizler ve krizlerin yıkıcı sonuçları yaşanmaya devam
edecektir.
Sermayenin
merkezileşme ve tekelleşmesinin farklı noktalarda toparlanması
beraberinde güç çatışmalarını getirdi. Emperyalist güç
odakları arasında (ABD-AVRUPA-RUSYA-ÇİN) savaş riski taşıyan
kutuplaşmalar ve ticaret savaşları başladı. Krizin ve
çıkışsızlığın yarattığı FAŞİST ve IRKÇI oluşumların
güçlendirilmesi savaş için bir taban oluştururken, emek ve
demokrasi mücadelesi için ciddi engeller oluşturmuştur.
Uluslar üstü sermaye bir ulus devletine ait değilmiş gibi
algılansa da tekeller arası rekabette var olduğu devletin
desteğine gereksinim duyar. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak
çok kutuplu Dünya'ya yol açar ve beraberinde güç merkezleri
arasında çatışma dinamiklerini taşır. Dünyayı kutuplaşmış
yanıyla değerlendirince ikinci dünya savaşı öncesini anımsatır.
Küreselleşme
ve neoliberal politikalar karşıtlıklar ve kutuplaşmalarla
birlikte ülkelerdeki yaşam seviyesi arasındaki farklılıkları da
arttırdı. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kısmi hak kayıplarına
karşın geçim standardı belli bir seviyeyi korudu. Çevre
ülkeleri ve beraberinde daha geri (üçüncü dünya ülkeleri
olarak isimlendirilen) ülkelerde sınıfsal farklılıklar
artarken yoksulluk ve işsizlik dayanılmaz boyutlara dayandı. Güney
Amerika ve güney Avrupa'daki protesto hareketleri ve güneyden kuzeye
göç ekonomik tablonun yarattığı toplumsal sonuçlardır.
Kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı çürümüş bir dünyaya
karşı her ülkenin aydınları-ilericileri-solcuları çözüm
arayışları ile birlikte mücadele yöntemlerini de geliştirmek
zorundadır. Yeni bir enternasyonal veya devrim söylemleri böyle
bir mücadelenin üzerine kurulabilir. Boşluğa çağrı yapmak işin
sorumluluğunu üzerinden atmaktır.
MERKEZ-ÇEVRE
İLİŞKİSİ
Gelişmiş
kapitalist merkezler; AR-GE çalışmalarına-katma değeri yüksek
ürünlere -bilgi ve bilgi teknolojilerine yoğunlaşıp, çevre
ülkelere işin emek ağırlıklı yanını bırakıyorlar. Burada
belirleyici olan ucuz emek- ham madde-enerji ve düşük vergilerdir.
Esnek ve parçalı üretimden fazlasıyla yararlanıyorlar. Böyle
bir işleyiş doğal olarak kardan kendilerine düşen payı
arttırmaktadır. Klasik sömürgeciliğin yerini üretimin
uluslararasılaşması almıştır. Dünya nüfusunun %5-8 ini
oluşturan merkez ülkeler, üretilen gelirin %75-80 nine sahip
oluyorlar. Geriye kalan %25-30 u da %85-90 paylaşıyor. Merkez ve
çevre ülkelerinin homojen olmadığı, eşitsiz gelişimin
yarattığı farklılıkları içerdiği gerçeğini belirtmek
gerekir. Böyle bir sonuç ülkeler arası gelir farkını
artırırken, ayni zamanda çevre ülkelerdeki gelir eşitsizliğini
dayanılmaz boyutlara çıkarmakta, finans merkezleri dünya gelirini
emmektedir. Dünyadaki ekonomik işleyiş ile birlikte, ilişkideki
ülkeleri de kendine tabi kılmakta, toplumsal yapı ve devlet
işleyişini şekillendirmektedir. İlişkiyi salt ekonomik boyutuyla
değerlendirmek eksiktir. Merkez çevreye doğru ekonomik olduğu
kadar, siyasi-yönetim ve kültürel hakimiyet kurar. Merkezin
değerleri tüm Dünya'nın değerleri olarak sunulur ve hakimiyeti
sağlanır. İnanç ve ulusal kökenli bazı itirazlar gelişse de
sistemin işleyişini etkileyecek bir karşı hareket henüz
oluşmamıştır.
2008 krizi ve
krizin süreklileşmesi yönetim tarzında da değişimler getirdi.
Baskıcı yöntemlerin-gerici ve faşist hareketlerin güçlendirildiği
bir süreç yaşanıyor. Kapitalist birikim imkanlarının azaldığı
ve yok olduğu dönemler beraberinde rıza üretme olanaklarını
daraltıyor. Gelişmiş kapitalist merkezlerde böyle bir süreç
yaşanırken; özellikle kriz koşullarında sıcak paranın güvenli
liman aramasının da sonucu çevre ülkelerde ekonomik daralma daha
ileri boyuttadır. Böyle bir daralmanın beraberinde küresel
sermayenin güvenlik örgütüne dönen çevre ulus devletlerini daha
baskıcı yönetimlere zorluyor. Ülkelerin kendi öznel tarihleri ve
demokrasi kültürleri farklılıklar içerse de tümü ekonomik
krizin ve kapitalist birikim modelinin sonuçlarını yaşıyor.
Baskıcı ve giderek faşist yönetimlere doğru evrilen bir sürecin
FAŞİZM tanımlamasını da günün koşullarına göre yapmak
gerekir. Burada belirleyici olan günün koşullarında sermayenin
sorunlarına çözüm bulmak. SAMİR AMİN'in “Faşizm parlamenter
seçim demokrasisinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis
rejimi ile eş anlamlı değildir. Faşizm belirli koşullar altında
kapitalist toplum yönetiminin karşılaşabileceği zorlukla
karşısında verilecek bir politik yanıttır.” tanımı dikkate
alınmalı.
Kapitalizm;
küresel anlamda sermaye-üretim-yönetim-kültürel olarak
değişimler yaşarken, sınıf ve toplumsal mücadelelerin seyrinin
düşük olduğu gerçeği gözden kaçmıyor. Böyle bir düşüşte
sosyolojik olarak bütün cephelerdeki yaşanan değişimlerin
etkileri kaçınılmazdır. Bunlara sosyalizm adına yaşanmış
deneylerin çökmesi ve kapitalizmin kaçınılmaz olarak son kader
olduğu tespitlerini de eklemek gerekir. Gelecek umudunun tüketildiği
insanlara TÜKETİM İDEOLOJİSİNDEN başka bir şeyin sunulmadığı
bir ortamda sonuçları çok fazla yadırgamamak gerekir. Ezilenler
için inandırıcı yaşanılır bir gelecek kalmadığı zaman
kendi kabuklarına çekilmeleri, yaşananlara ilgisiz kalmaları
mücadele ve dayanışma duygularını kaybetmeleri doğaldır.
Günümüz açısından ekonomik-demokratik ve politik mücadelelerin
önemi yadsınamaz. Gelecek kuramı yoksa alan mücadelelerinin
sınırları belirlidir. Olması gereken gelecek tasarımı, başka
bir anlatımla ÜTOPYA oluşturmaktır. Böyle bir ütopya' nın tüm
mücadele biçimlerinin harcı olacağını görmek gerekir.
ÇEVRE
ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE
Ülkemiz
sermayesinin uluslar üstü sermaye ile bütünleşme süreci
1970' lere dayanır. Gerek sermaye içi çatışmalar, gerekse de
toplumsal hareketlilik sürecin 24 ocak kararlarına kadar yavaş
işlemesine neden oldu. 12 Eylül askeri faşizmi tüm ulusal
örgütlenmeleri ortadan kaldırırken, uluslar üstü sermayenin önü
açıldı. ÖZAL-DERVİŞ-AKP dönemi politikaları sürecin
tamamlayıcı unsurlarıdır. Günümüzde kapitalist krizin
sonuçları merkez ülkelerden daha ağır yaşanıyor. Kapitalizmin
işleyiş süreci küreselleşmeyi yarattıysa, 1940' lardan beri
emperyalist dünyanın güdümünde gelişen ülke kapitalizminin
aynı kaderi paylaşması doğaldır. 12 Mart sonrası TÜSİAD -12
eylül sonrası YASED'in kurulması sermayenin yönelimini göstermesi
açısından öğreticidir.
Ekonomik
entegrasyon ile birlikte sınıfsal ve toplumsal olarak ezilen
kesimler içinde de ciddi gelişmeler yaşandı. Üretimin
parçalılığı-reel sosyalizmin çöküşü-neoliberalizmin kişi
fetişizmi gibi belirleyici etkenler ile birlikte ideolojik ve örgütsel
olarak ciddi çürüme yaşandı. Toplumun tümünü kapsayan bu
çürümeden gerek sınıf hareketinde, gerekse de geçmişin politik
hareketlerin devamı niteliğindeki hareketler de payını aldı.
Mikro milliyetçiliğin geldiği aşamada, kimlik hareketlerinin
yanında, hemşehri -okul veya geçmiş süreç arkadaşlığının
etken olduğu politik davranış biçimleri gelişti. Neoliberal
kültür ilişkilerinin belirleyici olduğu, keskin sözler ve geçmiş
süreç ajitasyonu ile sürdürülen sürecin devrimcilik olarak
algılanması. Doğaldır ki içerikte ne marksist bakış açısı,
ne de sınıf ilişki ve çatışmaları üzerinden bir kurgu var.
Sivil toplum kurumu olarak isimlendirilen yapıların ağırlıklı
kesimi sistemin parçası ve sistemin eksiklerini kapatma aracı
haline geldi. Doğal olarak ezilenlerin dayanacağı ve güveneceği
örgütlenmeler kalmadı. Ezilen kesimlerin zor zamanda yönlerini
bulmak için dönüp bakabilecekleri bir kutup yıldızı yok.
Düşünsel ve politik olarak yol göstericinin olmayışı,
kitleleri kendi göbeğini kendilerinin kesmesi gerektiği sonucuna
götürüyor. Böyle bir süreç beraberinde çok fazla hata yapma
olasılığı demektir. Ezilenler ve
genel olarak emek hareketinin geldiği aşama zorlu ve inatçı bir
mücadele sürecinin tüm cephelerde yürütülmesini zorunlu
kılıyor. Kuramsal ve pratik olarak sistemden kopuşu hedefleyen,
süreç içinde inandırıcılığın oluşturulacağı bir çalışma.
Emperyalist-kapitalist sömürü çarkının dışına çıkmanın
inatçı ve zorlu bir mücadeleden geçeceğini öngörmek gerekiyor.
SOSYALİZM
Yüzyıl önce
olduğu gibi bu gün de kapitalizmin karşısında tek seçenek
SOSYALİZMDİR. Emperyalizmin geldiği aşama, teknolojik – askeri-
iletişim alanındaki gelişmeler vs ileri sürülerek bunun olanaklı
olmadığı fikri ağırlıklı görüştür. Sistemin sahiplerinin
istediği gibi bir düşünme tarzı; ÖĞRETİLMİŞ ÇARESİZLİK.
Hiçbir devrim kolay olmadı. Bütün devrimlere emperyalist
ülkelerin açık veya kapalı müdahaleleri oldu. Böyle olması
devrimleri engelleyemedi. Günümüz açısından da bu düşünce
geçerliliğini korumaktadır. Sosyalizm ve devrim mücadelesi ile
daha yaşanılır bir dünya arayışı sürecektir.
Reel sosyalizm
olarak isimlendirilen deneylerden sonuçlar çıkarmak kaçınılmazdır.
Özellikle bürokratlaşma ve yabancılaşma olayı belirleyicidir.
Ders çıkarma olayını uç noktalara götürüp sosyalizm ve devrim
mücadelesinden sapma noktasına gidilmemelidir. Böyle bir sapma
beraberinde devrim mücadelesini ve örgütlenmesini ret noktasına
gider. Sivil toplumculuk olarak isimlendirilen
iktidarsızlık-demokrasiyi genişleterek kapitalizmin
aşılması-komünal yapılar-sosyalizm adacıkları vs gibi yapıların
sınırları bellidir. Sistem için tehlike oluşturdukları zaman devre dışı bırakılırlar. Durum böyle olunca “politik ve
toplumsal mücadelenin diyalektik bir birlik içinde yürütülmesi
tanımlaması” kulağa hoş gelen bir sözcük olsa da sorunludur.
Direniş komiteleri deneyi de kendi sürecinde ve belirli sınırlar
içinde kalmıştır. Yaşanmışlıklara abartılı anlamlar
yükleyerek temel belirleyici olan politik iktidar mücadelesini
karartmamak gerekir. Politik iktidarı aldıktan ve uzun süreli
toplumsal bir dönüşümün ardından sınıfsız ve sömürüsüz
bir toplum kurulabilir. Yabancılaşma ve beraberinde tabanın
iktidar organlarından uzaklaştırılması reel sosyalizmin
çöküşünde belirleyici sosyal etkendir. En az sosyal etken kadar
belirleyici olan kapitalist üretim ve yarışma modelinin
sürdürülmüş olmasıdır. Konuyu kolaya kaçmadan ikili boyutuyla
tartışmakta yarar var. Birey ve
örgütlülük ilişkisine gelince; birey toplumsal konumundan ve
sınıfsal ilişkilerinden bağımsız salt birey olarak alınırsa
liberallerle ayni çizgiye gelinir. Burada belirleyici olan bireyin
örgütlü sürecin öznesi olması, özne ile örgütlü yapı
arasındaki birbirini tamamlayan sağlıklı bir ilişkinin
sürdürülebilmesidir. Birey ve örgütlü yapı hedefe giden
mücadelenin içinde gelişir ve dönüşüm geçirir. Sistemin
yargılarından ve sunduğu olanaklardan böyle bir mücadele
diyalektiği içinde kopuş sağlanabilir. Bu günden yarına pratik
süreç içinde oluşturulacak böyle bir işleyiş gelecek toplumun
kurucusu olabilir.
Sermayenin ve
üretimin uluslararasılaştığı bir dönemde, emek ulusal sınırlar
ile çevrilmiştir. Gelişmiş beyin göçü ve iltica hareketlerini
saymazsak emeğin mücadelesi ulusal sınırlar içinde olmak
zorundadır. Böyle bir tanımlama Uluslar arası emek hareketi ile
dayanışmayı dışarıda bırakmaz. Dünya devrimi, ülkelerin ekonomik ve
toplumsal gelişim eşitsizliğinden, sınıflar arası çelişki ve
çatışmaların farklılığından dolayı çok fazla karşılığı
olan bir tanımlama değildir. Günümüzde gelinen nokta hala ulus
devlet içinde devrim teorisinin geçerliliğidir. Devrim sürecinin
koşullarının oluşması Dünya krizleri ile ülke krizinin
olgunlaşması ile orantılıdır. Genel bir tanımlama olan
“yönetenlerin yönetememe, yönetilenlerin de yönetilmek
istememe” durumu.
NASIL BİR YOL?
Gerek merkez,
gerekse de çevre ve üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik ve
toplumsal gelişkinlik farklılığından dolayı genel bir
tanımlamaya gidilemez. Her ülkenin ekonomik ve toplumsal tarihi
kendi çözümlemesini içinde barındırır. Bizim için belirleyici
olan ülkemizin jeo-stratejik konumundan dolayı dünya ve orta doğu
için önemi, yönetim şekli, ekonomik durum ve sınıf
ilişkilerinin geldiği boyuttur. Tekelleşme ve
krizin süreklileşmesi merkez ülkeler dahil genel olarak ırkçı
ve faşist hareketleri güçlendirilmesi ve beraberinde faşist
yönetim tarzına yönelişi getirdi. 201O'dan beri sürecin nereye evrileceği konusunda çok
fazla yorum yapılmasına karşın, engellenmesi ve karşı
mücadelenin örgütlenmesi anlamında ciddi bir çalışma
yapılmadı. Sözcüklerin sihrine güvenilmiş olacak. Geçmiş
süreçlerde olduğu gibi gerekli ön çalışma yapılmadığı için
doğal olarak hazırlıksızdık. Sürece uyum ve direnme eğilimleri bir arada yürüyor. Kimisi
bunu biat ederek yaparken, bazıları da yasak bölgelerden uzak
durarak veya daha güvenli alanlara çekilerek yapmaktadır. Sözün
kirlendiği bir ortamda karşı mücadeleye niyetli ciddi bir
hazırlık ve pratik örgütlenme süreci görülmemektedir. Ne yazık
ki ülkemiz ezilenleri için işin en acıklı yanı böyle bir tablo
ile karşı karşıya kalınmasıdır. Ciddi bir mücadele ve
örgütlenmeyi göze alamayanlar kendilerini oyalayacak yeni
hikayeler yazma masalına sarıldılar.
Günümüz
açısından bu kadar karamsar bir görünüme karşılık yapılacak
bir şeyler yok mudur? Genel bir söz vardır; gece karanlığının
en koyu olduğu zaman, sabahın en yakın olduğu zamandır.
Umutsuzluğa kapılıp ne olursa olsun yaklaşımı marksist bir
yaklaşım olamaz. Çözüm vardır, önemli olan çözüm yollarını
arayıp bulmak, muhatapları ile birlikte uygulamaktır. Öncelikli
olarak genel bir sol ve devrimcilik tanımının dışına çıkmak
gerekir. Sağ liberalizmden, sol liberalizme ve marksist hareketlerin
aynı sözcüklerle dertlerini anlatması sorun oluşturmaktadır.
Böyle bir tanımlama sınıf bakışını ve sınıf mücadelesinin
gerekliliğini perdelemektedir. Devrimcilik sözcüğünü sınıfsal
mücadele kapsamında kullanılması daha anlamlı olabilmektedir.
Genel olarak
ülkenin geldiği konumu tanımladık. Böyle bir konumdan nasıl
çıkılacağı konusu öncelikli tanımlamanın kabulünden
geçmektedir. Faşizm sözcüğüne yumuşatmak veya faşizme
alışmaya çalışmak teslimiyettir. Çelişkiler tanımlamasını
eski kullandığımız sözcükler üzerinden yaparsak; temel
çelişki-baş çelişki. Günümüze uyarlarsak temel çelişki
ezen-ezilen, baş çelişki ise var olan yönetim biçiminin
geriletilmesi. Başka bir anlatımla devrim ve sosyalizm
mücadelesi-demokrasi mücadelesi. Her iki mücadele biçimini
diyalektik bir bütünlük içinde götürme zorunluluğu. Böyle bir
mücadelenin asli unsurları işçi sınıfı ve diğer tüm
ezilenlerdir. Bu mücadeleyi kotarabilecek sınıflar çatışması
içinde pişmiş devrimci bir yapı, Lenin'in tanımı ile “devrim
örgütü” öncelikli görevdir. Nasıl olabilir sorusuna Lenin'in
“Petersburgta iki üç kişiydik” sözünü dikkate alarak yanıt
üretebiliriz. Şah şahlı buluşmalara- güçlü medya araçlarına
ve sahte beklenti yaratan balon şişirmelere hiç gerek yok. Son
25-30 yıllık tarih bu konuda yeteri kadar örnek sundu. Önemli
olan az sayıda inançlı insanların devrim ve sosyalizm
mücadelesini azimle götürmeleridir. Sınıflar çatışmaları
içinde mücadelenin muhatapları ile yol alınır. Kuramsal olarak
merkezine devrimi ve sosyalizmi koyan ve beraberinde ezilenlerin
mücadele alanlarında büyüyen bir örgütlenme kaçınılmazdır.
Böyle olmadığı zaman uçurulan balonlardan yardım umulur ve
balon patlayınca da yeni balonlar beklenir....Ülke tarihi
açısından önümüzdeki dönem gerçekten devrimci ve Marksist
olduğu iddiasında bulunanlar için yol ayrımıdır. Aynılar aynı
yere, ayrılar ayrı yere. İçi boşaltılmış birlik oluşumlarının
bir karşılığı yoktur. Tarih başarıları ve yenilgileri yazar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder