22 Şubat 2019 Cuma

DÜNYA-TÜRKİYE ve SOSYALİZM.

                                  DÜNYA-TÜRKİYE ve SOSYALİZM

Neoliberal politikalar sermayenin kar problemini çözmek, başka bir anlatımla azalan karlar yasasını aşmak için gündeme getirildi ve uygulandı. Böyle bir tanımlama tümüyle iradi yani kapitalizmin kendi iç işleyiş yasalarından ayrı olarak değerlendirilemez. Kapitalizm; Merkantilist-rekabetçi- tekelci-küresel gibi evreleri içerir. Neoliberal politikalar kapitalizmin krizine çözüm arayışıdır. Sermayenin krizine çözümü gelişmiş kapitalist ülkelerden, çevreye yayılan yeni bir sömürü ve talan uygulamasıdır. Rekabet-merkezileşme-tekelleşme tüm hızıyla devam etti. Gerek rekabet, gerekse de birleşmeler devasa bütçeli (orta büyüklükte bir devlet bütçesi kadar) şirketler ortaya çıkardı. Gelinen aşama sermayenin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı-fikir mülkiyetinin (marka,tasarım, telif hakları vs)korunması-emeğin serbest dolaşımına izin verilmemesi üzerinden yürütüldü. Gelinen noktada ulus devlet yapıları bu şirketlerin taleplerine göre şekillendi. 

Sınırların ve kuralların ortadan kaldırıldığı acımasız sömürü düzeni sermayenin amaçlanan karlılık krizini çözdü mü? Karlılık sorunu çözüldüyse ABD tarihinin ikinci büyük krizini neden yaşadı? Bizim için belirleyici olan kapitalizmin krizlerinin sürekli olduğu ve kar marjının da sınırlarının olmadığı. Kapitalist üretimin karakteri sömürü ve kar üzerine kurulmuş olmasıdır. Kapitalizm için kazancın dışında, doğanın ve insanın önemi yoktur. Böyle olmasının doğal sonucu yıkıcı bir rol oynamasıdır. Ayrıca 2008-2009 krizi sonrası kapitalizm bitti-kapitalizmin sonu gibi tanımlamalar çok fazla gerçekçi değildir. Kapitalizmin tarihine baktığımızda sürekli olarak krizlerini aşan ve beraberinde yeni krizlere gebe bir seyir izlediğini görebiliriz. Krizlerin aşılmasında yaratılan tahribat ve yıkım ayrı bir tartışma konusudur. Ekonomik-sosyal ve politik olarak kapitalizm karşıtı bir sistem oluşturulamadığı sürece krizler ve krizlerin yıkıcı sonuçları yaşanmaya devam edecektir.

Sermayenin merkezileşme ve tekelleşmesinin farklı noktalarda toparlanması beraberinde güç çatışmalarını getirdi. Emperyalist güç odakları arasında (ABD-AVRUPA-RUSYA-ÇİN) savaş riski taşıyan kutuplaşmalar ve ticaret savaşları başladı. Krizin ve çıkışsızlığın yarattığı FAŞİST ve IRKÇI oluşumların güçlendirilmesi savaş için bir taban oluştururken, emek ve demokrasi mücadelesi için ciddi engeller oluşturmuştur. Uluslar üstü sermaye bir ulus devletine ait değilmiş gibi algılansa da tekeller arası rekabette var olduğu devletin desteğine gereksinim duyar. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak çok kutuplu Dünya'ya yol açar ve beraberinde güç merkezleri arasında çatışma dinamiklerini taşır. Dünyayı kutuplaşmış yanıyla değerlendirince ikinci dünya savaşı öncesini anımsatır.

Küreselleşme ve neoliberal politikalar karşıtlıklar ve kutuplaşmalarla birlikte ülkelerdeki yaşam seviyesi arasındaki farklılıkları da arttırdı. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kısmi hak kayıplarına karşın geçim standardı belli bir seviyeyi korudu. Çevre ülkeleri ve beraberinde daha geri (üçüncü dünya ülkeleri olarak isimlendirilen) ülkelerde sınıfsal farklılıklar artarken yoksulluk ve işsizlik dayanılmaz boyutlara dayandı. Güney Amerika ve güney Avrupa'daki protesto hareketleri ve güneyden kuzeye göç ekonomik tablonun yarattığı toplumsal sonuçlardır.

Kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı çürümüş bir dünyaya karşı her ülkenin aydınları-ilericileri-solcuları çözüm arayışları ile birlikte mücadele yöntemlerini de geliştirmek zorundadır. Yeni bir enternasyonal veya devrim söylemleri böyle bir mücadelenin üzerine kurulabilir. Boşluğa çağrı yapmak işin sorumluluğunu üzerinden atmaktır.

                                    MERKEZ-ÇEVRE İLİŞKİSİ

Gelişmiş kapitalist merkezler; AR-GE çalışmalarına-katma değeri yüksek ürünlere -bilgi ve bilgi teknolojilerine yoğunlaşıp, çevre ülkelere işin emek ağırlıklı yanını bırakıyorlar. Burada belirleyici olan ucuz emek- ham madde-enerji ve düşük vergilerdir. Esnek ve parçalı üretimden fazlasıyla yararlanıyorlar. Böyle bir işleyiş doğal olarak kardan kendilerine düşen payı arttırmaktadır. Klasik sömürgeciliğin yerini üretimin uluslararasılaşması almıştır. Dünya nüfusunun %5-8 ini oluşturan merkez ülkeler, üretilen gelirin %75-80 nine sahip oluyorlar. Geriye kalan %25-30 u da %85-90 paylaşıyor. Merkez ve çevre ülkelerinin homojen olmadığı, eşitsiz gelişimin yarattığı farklılıkları içerdiği gerçeğini belirtmek gerekir. Böyle bir sonuç ülkeler arası gelir farkını artırırken, ayni zamanda çevre ülkelerdeki gelir eşitsizliğini dayanılmaz boyutlara çıkarmakta, finans merkezleri dünya gelirini emmektedir. Dünyadaki ekonomik işleyiş ile birlikte, ilişkideki ülkeleri de kendine tabi kılmakta, toplumsal yapı ve devlet işleyişini şekillendirmektedir. İlişkiyi salt ekonomik boyutuyla değerlendirmek eksiktir. Merkez çevreye doğru ekonomik olduğu kadar, siyasi-yönetim ve kültürel hakimiyet kurar. Merkezin değerleri tüm Dünya'nın değerleri olarak sunulur ve hakimiyeti sağlanır. İnanç ve ulusal kökenli bazı itirazlar gelişse de sistemin işleyişini etkileyecek bir karşı hareket henüz oluşmamıştır.

2008 krizi ve krizin süreklileşmesi yönetim tarzında da değişimler getirdi. Baskıcı yöntemlerin-gerici ve faşist hareketlerin güçlendirildiği bir süreç yaşanıyor. Kapitalist birikim imkanlarının azaldığı ve yok olduğu dönemler beraberinde rıza üretme olanaklarını daraltıyor. Gelişmiş kapitalist merkezlerde böyle bir süreç yaşanırken; özellikle kriz koşullarında sıcak paranın güvenli liman aramasının da sonucu çevre ülkelerde ekonomik daralma daha ileri boyuttadır. Böyle bir daralmanın beraberinde küresel sermayenin güvenlik örgütüne dönen çevre ulus devletlerini daha baskıcı yönetimlere zorluyor. Ülkelerin kendi öznel tarihleri ve demokrasi kültürleri farklılıklar içerse de tümü ekonomik krizin ve kapitalist birikim modelinin sonuçlarını yaşıyor. Baskıcı ve giderek faşist yönetimlere doğru evrilen bir sürecin FAŞİZM tanımlamasını da günün koşullarına göre yapmak gerekir. Burada belirleyici olan günün koşullarında sermayenin sorunlarına çözüm bulmak. SAMİR AMİN'in “Faşizm parlamenter seçim demokrasisinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis rejimi ile eş anlamlı değildir. Faşizm belirli koşullar altında kapitalist toplum yönetiminin karşılaşabileceği zorlukla karşısında verilecek bir politik yanıttır.” tanımı dikkate alınmalı.

Kapitalizm; küresel anlamda sermaye-üretim-yönetim-kültürel olarak değişimler yaşarken, sınıf ve toplumsal mücadelelerin seyrinin düşük olduğu gerçeği gözden kaçmıyor. Böyle bir düşüşte sosyolojik olarak bütün cephelerdeki yaşanan değişimlerin etkileri kaçınılmazdır. Bunlara sosyalizm adına yaşanmış deneylerin çökmesi ve kapitalizmin kaçınılmaz olarak son kader olduğu tespitlerini de eklemek gerekir. Gelecek umudunun tüketildiği insanlara TÜKETİM İDEOLOJİSİNDEN başka bir şeyin sunulmadığı bir ortamda sonuçları çok fazla yadırgamamak gerekir. Ezilenler için inandırıcı yaşanılır bir gelecek kalmadığı zaman kendi kabuklarına çekilmeleri, yaşananlara ilgisiz kalmaları mücadele ve dayanışma duygularını kaybetmeleri doğaldır. Günümüz açısından ekonomik-demokratik ve politik mücadelelerin önemi yadsınamaz. Gelecek kuramı yoksa alan mücadelelerinin sınırları belirlidir. Olması gereken gelecek tasarımı, başka bir anlatımla ÜTOPYA oluşturmaktır. Böyle bir ütopya' nın tüm mücadele biçimlerinin harcı olacağını görmek gerekir.

                              ÇEVRE ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE

Ülkemiz sermayesinin uluslar üstü sermaye ile bütünleşme süreci 1970' lere dayanır. Gerek sermaye içi çatışmalar, gerekse de toplumsal hareketlilik sürecin 24 ocak kararlarına kadar yavaş işlemesine neden oldu. 12 Eylül askeri faşizmi tüm ulusal örgütlenmeleri ortadan kaldırırken, uluslar üstü sermayenin önü açıldı. ÖZAL-DERVİŞ-AKP dönemi politikaları sürecin tamamlayıcı unsurlarıdır. Günümüzde kapitalist krizin sonuçları merkez ülkelerden daha ağır yaşanıyor. Kapitalizmin işleyiş süreci küreselleşmeyi yarattıysa, 1940' lardan beri emperyalist dünyanın güdümünde gelişen ülke kapitalizminin aynı kaderi paylaşması doğaldır. 12 Mart sonrası TÜSİAD -12 eylül sonrası YASED'in kurulması sermayenin yönelimini göstermesi açısından öğreticidir.

Ekonomik entegrasyon ile birlikte sınıfsal ve toplumsal olarak ezilen kesimler içinde de ciddi gelişmeler yaşandı. Üretimin parçalılığı-reel sosyalizmin çöküşü-neoliberalizmin kişi fetişizmi gibi belirleyici etkenler ile birlikte ideolojik ve örgütsel olarak ciddi çürüme yaşandı. Toplumun tümünü kapsayan bu çürümeden gerek sınıf hareketinde, gerekse de geçmişin politik hareketlerin devamı niteliğindeki hareketler de payını aldı. Mikro milliyetçiliğin geldiği aşamada, kimlik hareketlerinin yanında, hemşehri -okul veya geçmiş süreç arkadaşlığının etken olduğu politik davranış biçimleri gelişti. Neoliberal kültür ilişkilerinin belirleyici olduğu, keskin sözler ve geçmiş süreç ajitasyonu ile sürdürülen sürecin devrimcilik olarak algılanması. Doğaldır ki içerikte ne marksist bakış açısı, ne de sınıf ilişki ve çatışmaları üzerinden bir kurgu var. Sivil toplum kurumu olarak isimlendirilen yapıların ağırlıklı kesimi sistemin parçası ve sistemin eksiklerini kapatma aracı haline geldi. Doğal olarak ezilenlerin dayanacağı ve güveneceği örgütlenmeler kalmadı. Ezilen kesimlerin zor zamanda yönlerini bulmak için dönüp bakabilecekleri bir kutup yıldızı yok. Düşünsel ve politik olarak yol göstericinin olmayışı, kitleleri kendi göbeğini kendilerinin kesmesi gerektiği sonucuna götürüyor. Böyle bir süreç beraberinde çok fazla hata yapma olasılığı demektir. Ezilenler ve genel olarak emek hareketinin geldiği aşama zorlu ve inatçı bir mücadele sürecinin tüm cephelerde yürütülmesini zorunlu kılıyor. Kuramsal ve pratik olarak sistemden kopuşu hedefleyen, süreç içinde inandırıcılığın oluşturulacağı bir çalışma. Emperyalist-kapitalist sömürü çarkının dışına çıkmanın inatçı ve zorlu bir mücadeleden geçeceğini öngörmek gerekiyor.

                                                       SOSYALİZM

Yüzyıl önce olduğu gibi bu gün de kapitalizmin karşısında tek seçenek SOSYALİZMDİR. Emperyalizmin geldiği aşama, teknolojik – askeri- iletişim alanındaki gelişmeler vs ileri sürülerek bunun olanaklı olmadığı fikri ağırlıklı görüştür. Sistemin sahiplerinin istediği gibi bir düşünme tarzı; ÖĞRETİLMİŞ ÇARESİZLİK. Hiçbir devrim kolay olmadı. Bütün devrimlere emperyalist ülkelerin açık veya kapalı müdahaleleri oldu. Böyle olması devrimleri engelleyemedi. Günümüz açısından da bu düşünce geçerliliğini korumaktadır. Sosyalizm ve devrim mücadelesi ile daha yaşanılır bir dünya arayışı sürecektir.

Reel sosyalizm olarak isimlendirilen deneylerden sonuçlar çıkarmak kaçınılmazdır. Özellikle bürokratlaşma ve yabancılaşma olayı belirleyicidir. Ders çıkarma olayını uç noktalara götürüp sosyalizm ve devrim mücadelesinden sapma noktasına gidilmemelidir. Böyle bir sapma beraberinde devrim mücadelesini ve örgütlenmesini ret noktasına gider. Sivil toplumculuk olarak isimlendirilen iktidarsızlık-demokrasiyi genişleterek kapitalizmin aşılması-komünal yapılar-sosyalizm adacıkları vs gibi yapıların sınırları bellidir. Sistem için tehlike oluşturdukları zaman devre dışı bırakılırlar. Durum böyle olunca “politik ve toplumsal mücadelenin diyalektik bir birlik içinde yürütülmesi tanımlaması” kulağa hoş gelen bir sözcük olsa da sorunludur. Direniş komiteleri deneyi de kendi sürecinde ve belirli sınırlar içinde kalmıştır. Yaşanmışlıklara abartılı anlamlar yükleyerek temel belirleyici olan politik iktidar mücadelesini karartmamak gerekir. Politik iktidarı aldıktan ve uzun süreli toplumsal bir dönüşümün ardından sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurulabilir. Yabancılaşma ve beraberinde tabanın iktidar organlarından uzaklaştırılması reel sosyalizmin çöküşünde belirleyici sosyal etkendir. En az sosyal etken kadar belirleyici olan kapitalist üretim ve yarışma modelinin sürdürülmüş olmasıdır. Konuyu kolaya kaçmadan ikili boyutuyla tartışmakta yarar var. Birey ve örgütlülük ilişkisine gelince; birey toplumsal konumundan ve sınıfsal ilişkilerinden bağımsız salt birey olarak alınırsa liberallerle ayni çizgiye gelinir. Burada belirleyici olan bireyin örgütlü sürecin öznesi olması, özne ile örgütlü yapı arasındaki birbirini tamamlayan sağlıklı bir ilişkinin sürdürülebilmesidir. Birey ve örgütlü yapı hedefe giden mücadelenin içinde gelişir ve dönüşüm geçirir. Sistemin yargılarından ve sunduğu olanaklardan böyle bir mücadele diyalektiği içinde kopuş sağlanabilir. Bu günden yarına pratik süreç içinde oluşturulacak böyle bir işleyiş gelecek toplumun kurucusu olabilir.

Sermayenin ve üretimin uluslararasılaştığı bir dönemde, emek ulusal sınırlar ile çevrilmiştir. Gelişmiş beyin göçü ve iltica hareketlerini saymazsak emeğin mücadelesi ulusal sınırlar içinde olmak zorundadır. Böyle bir tanımlama Uluslar arası emek hareketi ile dayanışmayı dışarıda bırakmaz. Dünya devrimi, ülkelerin ekonomik ve toplumsal gelişim eşitsizliğinden, sınıflar arası çelişki ve çatışmaların farklılığından dolayı çok fazla karşılığı olan bir tanımlama değildir. Günümüzde gelinen nokta hala ulus devlet içinde devrim teorisinin geçerliliğidir. Devrim sürecinin koşullarının oluşması Dünya krizleri ile ülke krizinin olgunlaşması ile orantılıdır. Genel bir tanımlama olan “yönetenlerin yönetememe, yönetilenlerin de yönetilmek istememe” durumu.

                                               NASIL BİR YOL?

Gerek merkez, gerekse de çevre ve üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik ve toplumsal gelişkinlik farklılığından dolayı genel bir tanımlamaya gidilemez. Her ülkenin ekonomik ve toplumsal tarihi kendi çözümlemesini içinde barındırır. Bizim için belirleyici olan ülkemizin jeo-stratejik konumundan dolayı dünya ve orta doğu için önemi, yönetim şekli, ekonomik durum ve sınıf ilişkilerinin geldiği boyuttur. Tekelleşme ve krizin süreklileşmesi merkez ülkeler dahil genel olarak ırkçı ve faşist hareketleri güçlendirilmesi ve beraberinde faşist yönetim tarzına yönelişi getirdi. 201O'dan beri sürecin nereye evrileceği konusunda çok fazla yorum yapılmasına karşın, engellenmesi ve karşı mücadelenin örgütlenmesi anlamında ciddi bir çalışma yapılmadı. Sözcüklerin sihrine güvenilmiş olacak. Geçmiş süreçlerde olduğu gibi gerekli ön çalışma yapılmadığı için doğal olarak hazırlıksızdık. Sürece uyum ve direnme eğilimleri bir arada yürüyor. Kimisi bunu biat ederek yaparken, bazıları da yasak bölgelerden uzak durarak veya daha güvenli alanlara çekilerek yapmaktadır. Sözün kirlendiği bir ortamda karşı mücadeleye niyetli ciddi bir hazırlık ve pratik örgütlenme süreci görülmemektedir. Ne yazık ki ülkemiz ezilenleri için işin en acıklı yanı böyle bir tablo ile karşı karşıya kalınmasıdır. Ciddi bir mücadele ve örgütlenmeyi göze alamayanlar kendilerini oyalayacak yeni hikayeler yazma masalına sarıldılar.

Günümüz açısından bu kadar karamsar bir görünüme karşılık yapılacak bir şeyler yok mudur? Genel bir söz vardır; gece karanlığının en koyu olduğu zaman, sabahın en yakın olduğu zamandır. Umutsuzluğa kapılıp ne olursa olsun yaklaşımı marksist bir yaklaşım olamaz. Çözüm vardır, önemli olan çözüm yollarını arayıp bulmak, muhatapları ile birlikte uygulamaktır. Öncelikli olarak genel bir sol ve devrimcilik tanımının dışına çıkmak gerekir. Sağ liberalizmden, sol liberalizme ve marksist hareketlerin aynı sözcüklerle dertlerini anlatması sorun oluşturmaktadır. Böyle bir tanımlama sınıf bakışını ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini perdelemektedir. Devrimcilik sözcüğünü sınıfsal mücadele kapsamında kullanılması daha anlamlı olabilmektedir.

Genel olarak ülkenin geldiği konumu tanımladık. Böyle bir konumdan nasıl çıkılacağı konusu öncelikli tanımlamanın kabulünden geçmektedir. Faşizm sözcüğüne yumuşatmak veya faşizme alışmaya çalışmak teslimiyettir. Çelişkiler tanımlamasını eski kullandığımız sözcükler üzerinden yaparsak; temel çelişki-baş çelişki. Günümüze uyarlarsak temel çelişki ezen-ezilen, baş çelişki ise var olan yönetim biçiminin geriletilmesi. Başka bir anlatımla devrim ve sosyalizm mücadelesi-demokrasi mücadelesi. Her iki mücadele biçimini diyalektik bir bütünlük içinde götürme zorunluluğu. Böyle bir mücadelenin asli  unsurları işçi sınıfı ve diğer tüm ezilenlerdir. Bu mücadeleyi kotarabilecek sınıflar çatışması içinde pişmiş devrimci bir yapı, Lenin'in tanımı ile “devrim örgütü” öncelikli görevdir. Nasıl olabilir sorusuna Lenin'in “Petersburgta iki üç kişiydik” sözünü dikkate alarak yanıt üretebiliriz. Şah şahlı buluşmalara- güçlü medya araçlarına ve sahte beklenti yaratan balon şişirmelere hiç gerek yok. Son 25-30 yıllık tarih bu konuda yeteri kadar örnek sundu. Önemli olan az sayıda inançlı insanların devrim ve sosyalizm mücadelesini azimle götürmeleridir. Sınıflar çatışmaları içinde mücadelenin muhatapları ile yol alınır. Kuramsal olarak merkezine devrimi ve sosyalizmi koyan ve beraberinde ezilenlerin mücadele alanlarında büyüyen bir örgütlenme kaçınılmazdır. Böyle olmadığı zaman uçurulan balonlardan yardım umulur ve balon patlayınca da yeni balonlar beklenir....Ülke tarihi açısından önümüzdeki dönem gerçekten devrimci ve Marksist olduğu iddiasında bulunanlar için yol ayrımıdır. Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere. İçi boşaltılmış birlik oluşumlarının bir karşılığı yoktur. Tarih başarıları ve yenilgileri yazar.

                    YAHYA TAŞDEMİR 22-02-2019



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder