7 Aralık 2021 Salı

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE DEVRİMCİ MÜCADELE

    

                      KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE DEVRİMCİ MÜCADELE    


                                                     KONUYA GİRİŞ

Genel kabul gören bir tanımlama ile "Kuram ile Hayat-gerçekliği arasındaki açı azaldığı dönemlerde toplumsal mücadelede yol almak olanaklıdır.  Günümüz marksist kuramcıları; devrim ve toplumsal dönüşüm konusunda çok farklı düşünceleri savunsalar da bilinen bir gerçek üzerinden gitmek gerekiyor. Çelişkinin en derin ve çatışma dinamiklerinin en fazla olduğu ülkeler ve coğrafyalar devrime gebe alanlardır. Genel bir dünya devrimi güzellemesine kapılmadan somut gerçekler üzerinden hareket etmek zorunludur. Ülkelerin konumu ister merkez- çevre,ister birinci-ikinci-üçüncü  dünya, ister emperyalist-sömürgecilik olarak tanımlansın, ekonomik-toplumsal ve politik olarak farklı oluşumlara sahip coğrafyalar üzerinden yorumlamak gerekir. Böyle bir sonuç bize günümüz dünyasını ve beraberinde ülke gerçekliği üzerinden yeniden devrim ve sosyalizm mücadelesine yoğunlaşmak gereğini dayatmaktadır. Toplumsal gerçeklik küresel işleyişin yanı sıra ulus devlet çerçevesindeki gelişmeleri kapsamak durumundadır. Küresel dünyanın eşitsiz işleyişi ve çevreden merkez ülkelere doğru devam eden sermaye ve nitelikli iş gücü kayışı gerek ülkeler arasındaki, gerekse de ülke içindeki sınıfsal konumlanışı ve çelişkileri farklılaştırmaktadır. Böyle bir sonuç bizi kaçınılmaz olarak toptancı değerlendirmelerden ve tekçi çözümlerden uzak tutmalıdır. Engels'in tanımı ile: "Öznel düşüncemizin ve nesnel dünyanın aynı yasalara tabi olduğu ve bu nedenle son tahlilde birbirleriyle sonuçları bakımından çelişmeyeceği, tersine çakışmak zorunda olduğu fikri kesinlikle tüm teorik düşüncemize egemen durumdadır". Nesnel dünyanın yasalarını dikkate alarak günümüz dünyasının ve ülkemizin konumunu marksist bir bakış açısı ile yorumlamak gerekiyor. Doğaldır ki bu yorumlama taraflı olacak. Sınıflar mücadelesinin üzerinde veya dışında genel insani istemlerin, sınıf mücadelesinin parçası olduğu bilinci ile hareket edilecektir.

                                                "KÜRESELLEŞMİŞ" DÜNYA

Emperyalizm kapitalizmin gelişiminin bir aşaması olduğu gibi, küreselleşme veya globalizm diye tanımlanan süreç emperyalist tekelleşmenin yarattığı bir sonuçtur. Emperyalizme 19.yy başında süper emperyalizm tanımlaması yapılarak insanlık için olumlu yorumlar ürettikleri gibi, küreselleşmeye de benzer yorumlar üretilmiştir. Birinci ve ikinci dünya savaşları yaşanmış, günümüzde de bölgesel savaşlar ve daha büyük savaş riski taşıyan emperyalist kutuplaşmalar oluşmuştur. Tüm bu süreçlerde kapitalizmin iç işleyiş yasaları devam etmiş, sömürü giderek artmıştır. Sömürü; sınıf ve ülkeler düzeyinde biçimsel değişimlere uğrasa da, özünde aynı şekilde devam etmiştir. Tarihsel süreçlerde açık sömürgecilik-yeni sömürgecilik ve günümüz açısından sermayenin-üretimin ve dolaşımın uluslar arası olduğu bir sömürme biçimi ile devam etmektedir. Gerek merkez ülkelerde, gerekse de çevre ülkelerinde sınıfsal yaşam farklılıkları artmış, sermaye ve güç, çok küçük bir kesimin elinde toplanmıştır.    

Üretimin fordist modelden, esnek ve parçalı modele geçişi doğal olarak işçilerin hak mücadelelerine ket vurmuştur. Bir de buna üretimde mekan değişikliği de eklenince kaçınılmaz olarak emek mücadelelerini daha fazla zora sokmuştur. Tüm bunlara rağmen üretimin yoğunlaştığı yerler, aynı zamanda işçi direnişlerinin de yükseldiği mekanlar olmuştur. Esnek ve parçalı üretimin küçük birimlere ve ev üretimlerine kadar yaygınlaşması, güvencesiz -yarı zamanlı ve parça başı çalışmayı da ekleyince dağınıklığın boyutları ortaya çıkar. Bu süreçlerde merkez işletmelerdeki ücretler aşağıya çekilirken, çevrede de ucuz iş gücü yaratılmış oluyor. Tüm bunlara göçmen işçileri de eklersek sınıf mücadelesindeki zorlukları kuş bakışı görmüş oluruz. Sınıflar arası katmanlaşma arttıkça ve aralarındaki farklar ve çelişkiler sermayeye yalancı düşman yaratma konusunda gerekli malzemeyi sunar. Ayrıca merkez ülkelerdeki nitelikli eleman gereksinimi çevre ülkelerde niteliksiz ve ucuz iş gücüne dönüşmekte ve beraberinde ücret eşitsizliği devasa boyutlara ulaşmaktadır. Kapitalist gelişmenin yarattığı ülkeler arası eşitsizlik, bazı ülkelerin kaynaklarını tüketim noktasına vardırmış ve o ülkelerde yaşayanlara mülteci olma dışında yol kalmamıştır. Merkez ülkelerdeki sınıf farklılıkları yoksulluk ve işsizlik katlanılabilir boyutlarda olsa da çevre ülkelerde açı çok fazla açılmış ve çatışma potansiyelleri taşıyan boyutlara ulaşmıştır. Sınıf çelişkilerinin artması yoksulluk ve açlık kaçınılmaz olarak kendi mücadelelerini yaratır-yaratmalıdır.   

Küreselleşme diye tanımlanan dünyanın geldiği nokta; Doğal kaynakların yağmalanması, emeğin dünya çapında sömürülmesi demektir. Yaratılan artı-değer ise sınırlı sayıdaki tekellerin kasalarına gitmektedir. Böyle bir işleyiş kaçınılmaz olarak direniş mücadelelerini zorlamaktadır. Bunun yolu iş yerleri ve sokak diye tanımlanan yaşam alanlarıdır. Sokak bir çokları için korkulu alanlardır. Sınıfsal konumlanışı ve güç dengelerini dikkate almadıktan sonra Arendt: "İktidar, iletişimsel bir eylem içinde kurulacaktır ve burada amaç özgür ve eşit insanların yapacağı bir sözleşme ile ulaşılan uzlaşım noktasında politikayı tesis etmektir." gibi aydın düşü görmeyi sürdürebilir. Başka bir anlatımla Laclau-Mouffe: "İşçi sınıfının kapitalist sistem içinde somut kazanımlar elde edebileceği ve dolayısıyla bütünüyle mülksüzleşmeden radikal özgürleşmeye geçişte devrimin mutlak bir moment olarak görülemeyeceğidir" tanımlaması yapabilirler. Hümanist veya post akımların sömürü çarkını gizleme çabasının nesnel dünya yasaları karşısında geçerliliği yoktur. Doğaldır ki her sistemin işleyişinin yasaları vardır. Kişilerin istem ve niyetlerine göre bunu değiştirmek olanaklı değildir. 

Küreselleşme döneminin ideolojik arka planını neoliberalizm diye isimlendirilen düşünce sistemi oluşturmuştur. Neoliberalizmin en önemli hedefi örgütlü emeği dağıtmaktır. Beraberinde örgütlü yapıların gereksizliği üzerinden yüceltilen bireysel özgürlükler temelinde, bireyi yalnızlaştırıp kendi dünyası ile sınırlamaktır. Bu konuda küçümsenmeyecek yol aldıkları gerçeğini de görmek gerekiyor. Tüketim özgürlüğü ve çeşitliliği diye maddi güce dayalı alan "özgürlük" yanılsaması olarak sunulmaktadır. Bireyciliğin toplumculuğa karşı olduğu gerçeği üzerinden hareket edilmektedir.  İnsanların maddi güç ile mutluluk arayışının sonuçları tüm insanlar için aynı sonuçları vermesi olanaksızlığı açıktır. Küreselleşme döneminde teknolojik gelişme-ucuz iş gücü ve dolaşımdaki gelişmeler maliyetleri düşürdüğü gibi, ürüne erişimi kolaylaştırmıştır. Tüm bunlarla birlikte ülkelere göre farklılık olsa da kitlelerin alım gücü gittikçe düşmüştür. Lüks tüketim ve diğer alanlardaki tüketim mallarına nüfusun ağırlıklı bir kesimi ulaşamamaktadır. Ucuz iş gücü, yoksulluk ve işsizliğin sürekli artış eğilimi gösterdiği bir süreçte "tüketim özgürlüğü" olsa olsa reklam sloganı olarak kalır.  

Dayanışma güçsüzlerin güç yaratma ilişkisi olduğu gerçeği üzerinden hareketle tüm ezilenlerin (ucuz iş gücü- yoksul ve işsizler) bireyci düşüncelerden uzaklaşıp ortak dayanışma ilişkisi geliştirmesi kaçınılmazdır. Dayanışma ilişkileri bir yandan kendiliğinden bir süreç izlerken, diğer yandan bireyci düşünceye karşı toplumsal düşünme ve davranış biçimleri iradi olarak geliştirmek gerekiyor.   

                          KÜRESELLEŞMİŞ DÜNYADA DEVLETİN ROLÜ

Küreselleşme dönemi ideolojik propaganda cephesi "birey özgürlüğü, işçi sınıfının politik özne olma rolünü kaybettiği, ulus devlet sınırlarının ortadan kalktığı, dünya genelinde genel bir özgürlük ortamının oluştuğu vs" düşünsel çalışmaları ve bu tarihsel sürece denk gelen, reel sosyalist ülkelerin çöküşünün de yarattığı etki ile toplumsal kesimler ve marksist aydınlar üzerinde bir hayli etkili oldu. Esnek ve parçalı üretimin dayattığı koşullar çerçevesinde işçi sınıfı mücadelelerinin de geri plana düşmesi süreci besleyen diğer bir etken oldu.  

Marksist bakış açısı ile olayı sorgularken KİM İÇİN ve NE İÇİN sorusunu sorarız. Sermayenin, üretimin ve dolaşımın serbest olması kimin için, ne içindir. Tüm bunlara karşın emeğin serbest dolaşımı neden yoktur. Başka bir anlatım ile birileri için iyi olan bir gelişme, tüm toplum kesimleri için de iyi midir? Kapitalist gelişme sürecinin dayattığı, birikim koşullarının önündeki engelleri kaldırmak için yapılanlar emekçi kitleler açısından neden iyi olsun. Çalışan kesimlere düşen ucuz iş gücü ve emek sömürüsü ise emekçilerin sürece olumlu bakması olanaklı mıdır. Kısacası sömürü biçimindeki göreceli değişiklikler sömürünün özünü değiştirmez. Bu da bizi kapitalizm içi gelişmelerin sermaye sahiplerine daha fazla kazanma olanağı sunduğu gerçeğine götürür.  

Kapitalist sistemin kazanç-birikim ve rekabet yasası ile çalıştığını dikkate alırsak uluslar üstü tekeller kendilerini ve üretimlerini garantiye almak için bir ulus devlete dayanmak zorundadırlar. Ayrıca sermayelerini garantiye alacak, üreticileri disipline edecek, ülkede huzur ve güven ortamını sağlayacak ve beraberinde diğer uluslar üstü tekeller ile rekabet ederken desteğini alacak bir ulus devlete gereksinim kaçınılmaz. Uluslar üstü tekel rekabeti zaman zaman ulus devlet rekabetine (ABD-ÇİN kutuplaşması) dönüşebilmektedir. Sermayenin-üretimin ve dolaşımın uluslar arası olması, iş yapılan diğer ulus devletlerde de emeğin disiplini ve birikimin garantiye alınması için devlet zorunlu bir duraktır. Devlet doğal olarak yeni sürece uyum sağlar ve güç sahiplerinin istemleri doğrultusunda işleyişini sürdürür.   

Emperyalist kamplaşma ve kutuplar arası çatışma olasılıkları gittikçe artmaktadır. Kapitalizm uyum sağlama-mutasyona uğrama özelliğini gittikçe kaybetmektedir. Bu günkü görüntü 20.yy. başındaki kamplaşmaları andırmaktadır. Neoliberal düşünürlerin beklentisinin tersine bir süreç işlemektedir. Ayrıca dünya jandarması rolünü oynayan ABD, rolünü günden güne kaybetmektedir. Biden dönemi yeni hamleler ile pozisyon almaya çalışsa da koşullar istedikleri gibi gelişmeyebilir. Böyle bir sonuç çatışma olasılıklarını arttırmaktadır. Tüm bu kutuplaşma ve gerginlikler ulus devletin önemini artırmaktadır. Kısacası ekonomik gelişmeleri karşılayacak bir güvenlik örgütlenmesi henüz oluşturulamamıştır. Ayrıca uluslar üstü tekeller zayıf ulus devlet yapılarını daha kolay yönlendirebilmektedir.

                                       SİSTEMİN MARKSİST ELEŞTİRİSİ

Sistemin marksist eleştirisini yaparak kapitalist işleyişi tanımlamak ve yarattığı eşitsizliği-sömürüyü ve yoksulluğu ve yoksunluğu anlatmak işin kolay yanıdır. Kapitalizm karşıtı  kapitalizmi aşan bir  sistem önerilmediği sürece, kapitalizm içi reformlarla sınırlı kalınır. Küreselleşme diye tanımlanan günümüz ekonomik sisteminde ekonomik alanda alınacak çok fazla yol olmadığı için, diğer alanlarda gelişmeler yaşansa bile ezilen sınıflar tarafından yeterli bulunmaz. Başka bir anlatımla Keynesgil politikaları uygulayacak ekonomik yapı kalmamıştır. Kamuculuk ve reform temelli mücadele bir dönem sonra düş kırıklığı yaratır ve beraberinde mücadeleden uzaklaşma ve içe kapanma eğilimlerini getirir. Yunanistan-Portekiz-Almanya ve bazı Güney Amerika deneyleri yeterli veri sunar. Sorun bu verilerden dersler çıkarmak ve stratejik konumlanışı çıkarılan derslerin üzerine oturtmaktır. 

Ütopik sosyalist düşünce ile marksist bakış açısının temel fark birinin düş kurma üzerinden kurgulanması, diğerinin ise ÖN KOŞUL-SONUÇ ilişkisi üzerinden oluşturulmasıdır. Marx kapitalizmin ön koşullarının geç feodalizm döneminde oluştuğu, sosyalizmin ise kapitalizmin içinde gizlendiğini belirtir. Bunu yaparken temel kurgu olarak ÜRETİMİN TOPLUMSALLIĞI-MÜLKİYETİN BİREYSELLİĞİ temel hareket noktalarından birisidir. Diğeri ise kapitalist ilişkiler içinde oluşan emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan dönüştürücü güç olarak işçi sınıfının oluşumudur. Ayrıca günümüzde üretimde-bilimde-eğitimde ve insani gelişmelerde alınan yol daha ileri bir sisteme geçişin alt yapısını oluşturur. Böyle olması sürecin kendiliğinden işleyeceği anlamını taşımaz. Sürecin unsurları (başta işçi sınıfı) sürece müdahil olup dönüştürücü rolü oynamadıkları sürece eski sistem hakimiyetini sürdürür. Sistemin sahipleri köleci-feodal ve kapitalist toplumda olduğu gibi kendi çıkarları doğrultusunda toplumu dönüştürme becerisini gösterir. İşçi sınıfı çıkarlarını toplumun tüm kesimlerinin çıkarlarına dönüştürmeden yol alması olanaklı değildir. Kapitalist ve sosyalist dönemin çelişkileri çözüme kavuşturulup yol alındığı zaman komünizme ulaşma olanağı doğar. E.M.Wood'un tanımı ile "Sadece post modern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve aynı zamanda tarihselliği göz ardı edilmezse kapitalizmin kaçınılmazlığı ve tarihin sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir. (kapitalizm demokrasiye karşı s.17. yordam.k.)     

                        SINIFSAL KONUMLANIŞ VE MÜCADELE KOŞULLARI                                                       

Küreselleşme dönemi sınıfsal mücadelede ciddi zorluklar yaratmıştır. Üretimin parçalılığı ve esnekliği, üretim mekanlarının değişkenliği ve işçi sınıfı içinde katmanlaşma oluşumu belirgin sorunlardır. Üretici sermayenin aşırı hareketliliği işçi sınıfları arasındaki rekabeti artırmıştır. Her dönem kendi sorunlarını ve olanaklarını içinde taşır. Sorun günün sorunlarını kavrayıp çözüm üretebilme yeteneğinde yatmaktadır. Sınıf mücadelesini yürüten örgütsel yapılar (devrimci örgütlenmeler ve sendikalar) sistemin zayıf noktalarını bulup, oralardan yüklenmesini bilmelidirler. Bir üretim zincirinde bütünün birleşiminde önemli yer tutan parçaların üretimini durdurmak bütünü etkiler. Bir başka açıdan da enternasyonal dayanışma ile bazı güçlükleri aşma olanağı doğar. Kısacası mücadelenin içinde ve parçası olduktan sonra çözüm yolları da yaratmak mümkündür. Fordist üretimdeki üretimin mekan avantajı ile yapılan eylemlerin yerini yeni sürecin yaygın ve esnek eylem biçimleri almak durumundadır.  Mücadelenin yaratacağı kollektif güç kaynağı ve politik atmosfer diğer örgütsüz kesimler için kaldıraç görevi görür. Özellikle kayıt dışı ve çok küçük birim üretimlerinde çalışanlar için çekim merkezi olur. Tüm bunlar günümüz örgütlenmelerin geçmiş dönemin işçi orduları örgütlenmeleri gibi olmayacağı, günün koşullarına göre uyarlanması gerektiğini gösterir. Böyle bir örgütlenme kaçınılmaz olarak yatay, yığınsal, karar alma ve uygulama süreçlerinin tabanda olduğu, gerçek anlamda demokrasinin işlediği yapılar olmak zorunda. Demokratik merkeziyetçilik adı altında merkezi yapıların etkin olduğu örgütlenme tarzının günü karşılama olanağı yoktur. Böyle bir tanımlama demokratik olarak belirlenecek merkezi ilişkileri ret etmez. 

Marksist düşüncede gelişimin devrimci sınıf mücadelesinden geçtiği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Teori-pratik-teori denklemi tüm süreçler için geçerlidir. Böyle bir denklem ile hareket edince işçi sınıfı ve diğer ezilenler burjuva sistemi tarafından onaylanmış eylem biçimleri ile sınırlı hareket etmek zorunda değildir. Onlar da tarihsel birikimleri ve deneyleri ile sistemin sınırlarını aşan eylem biçimleri geliştirirler. Bilinen bir gerçek üzerinden hareketle mücadele başarı ve başarısızlıklardan çıkarılan dersler üzerinden yol alır. İşçi sınıfı en demokratik sayılan ülkelerde bile devletin hakim sınıfların istemleri yönünde hareket ettiğini pratik mücadele deneylerinden öğrenmiştir. 

                                         DEVRİM Mİ? REFORM MU?   

Tarihin belli bir kesitinin kalıcı olmayacağını düşünürsek, kaçınılmaz olarak kapitalizmin de geçici bir süreç olduğu sonucuna gideriz. Günü tanımlarken geçmişin olanakları ve geleceğin de  olasılıkları üzerinden  hareket ederiz. Modern kapitalist dönemde sınıf mücadelesinde iki ana çizgi etkin olmuştur; REFORMİZM VE DEVRİMCİ çizgi. Geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de günün koşullarına uygun farklılıklar taşısa da yine iki çizgi arasında mücadele sürecektir. Bir yandan inatçı ve sert devrimci çizgide ve etik duruşta ısrar etmek, bu çizginin gerektirdiği davranış ve mücadele biçimlerini sürdürmek. Diğer yanda sistem içi iyileştirmelere yoğunlaşıp mücadeleyi bunun üzerinden kurmak. Başka bir tanımla keynesgil politikalar ile ezilenlerin ve yoksulların yaşam koşullarında  iyileştirmeleri yeterli görmek.   

Her iki düşünce sisteminin de kendine göre doğru olduğu konusunda ürettiği bir çok veri vardır. Kaçırılan veya görmemezlikten gelinen konu ise; kapitalizmin sınırlarına dayandığı doğa-tüm canlılar ve insanlık için yıkıcı bir noktaya geldiği gerçeğidir. Sistemin sınırlarına dayanması yeni ve daha ileri bir sistemin doğumuna işaret eder. Böyle bir sürecin kendiliğinden değil  iradi bir müdahale ile olacağı  gerçeğidir. Sürecin sancılı ve acılı olacağı tanımlamasına gelince, bütün doğumlar öyle olmaz mı? Kapitalist sistemin altında sürekli yaşanan sömürü-baskı-yoksulluk ve açlık acı değil mi? Doğaldır ki hiç kimse yok yere üzücü durumların yaşanmasını istemez. İnsancıl bir bakış açısı sorunların acısız aşılmasını ister. İstem ile hayatın gerçekleri uyuşmayınca çatışmalar kaçınılmaz olur. Post akımların sözünü ettiği "Yeni toplumsal hareketler" sistemin sınırları etrafında dolaşmaktan öte geçemezler. Bunu söylerken toplumsal dönüşümü hedefleyen devrimci mücadelenin çevre, kimlik ve diğer alan mücadelelerini yok saydığı anlamı çıkarılmamalıdır. Burada önemli olan neyi hedeflediğin ve hedefe giderken kimlerle yol arkadaşlığı yapılması gerektiğidir. Ayrıca Lenin'in tanımı ile devrimi hedeflemeyen bir mücadele demokrasi konusunda ne kadar yol alabilir. 

Koşullara yaslanarak ve bu çerçevede üretilecek gerekçeler ile reform çizgisinde yol almak olanaklıdır. Zaman ve zemine göre bu gün "var olan" yönetimden kurtulmak, yarın "daha demokratik bir ülke" söylemi  küçük burjuva ve orta tabakalarda karşılığını bulabilir. Yoksullar, açlar, işsizler ve asgari ücretle geçinenler için ne ifade eder.  Diyelim ki gelişmeler ve koşullar denk geldi ve denilenler oldu. Tüm bunlar kapitalizmin işleyişini, sınıfsal eşitsizliği ve sömürü sistemini ortadan kaldırır mı? Ayrıca kapitalizmin geldiği noktada YIKICILIĞI önlenebilir mi? Sözün kısası DEVRİM çizgisinde inat edenlerin sığınacakları yer yoktur. Çizgilerinde samimi iseler inatçı bir şekilde bu günden yarına görevlerinin gereklerini yapmak zorundalar. Çünkü çalışanlar dahil sınıfsal eşitsizliğin hızla arttığı, beraberinde sınıfsal çatışmaların kaçınılmaz olduğu süreçler yaşıyoruz. "Her şey çok güzel olacak" demekle sorunlar çözülmeyeceğine göre görevlerin ağırlığı ortadadır. Görevleri önüne koyup mücadele etmeyen  keskin slogan devrimciliğinin karşılığı yoktur. Söylediklerine başkaları inanmadığı gibi bir dönem sonra kendileri de inanmaz olurlar.

                                          YAHYA TAŞDEMİR 05-12-2021                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

    

                   

      

     







1 yorum:

  1. Uzun ve yorucu bir yazı.
    Sanki son paragrafı söylemek için merdiven yapılmış. Yunus, Mesnevi yi okuduktan sonra; Ete kemiğe büründüm Mevlana diye göründüm, dese yeterdi. Demiş ya öyle.
    Farkındalıklı bilinç, yükselecek. Sayısal olarak farkındalıklı bilinç %60 örgütlü olunca iktidar emekçilerin olacak. Ne dersin Yahya yoldaş?

    YanıtlaSil