28 Aralık 2021 Salı

EKONOMİK KRİZ VE SONUÇLARI

                                                               

                                        EKONOMİK KRİZ ve SONUÇLARI  

24 Ocak kararları ve beraberinde gelen 12 eylül açık faşizmi sayesinde ekonomik, toplumsal ve hukuki yapıdaki tüm işleyişler değiştirildi. Bu değişimler ABD planlaması ile uluslar üstü tekellerin istemleri çerçevesinde yapıldı. Kapitalist birikim modeli değiştirildi. İthal ikameci ekonomik modelden ihracata yönelik ekonomik modele geçildi. Böylece uluslar üstü sermaye ile birleşmenin yolu açıldı.

1980'den günümüze bu ekonomik politika, yarattığı sorunlar ile birlikte sürdürülmektedir. 1990-2000 ler sürecinde yaşanan krizler yeni sistemin meyvesidir. Bunların bazıları uyum süreci sancıları olurken, bazıları da sektörler arası çelişkilerin yarattığı sonuçlardır. Günümüzdeki yaşanan kriz ise bir yanı ile dünya krizinin yansıması, diğer yanı ile sermaye grupları çatışması ve ekonomik politikada yön belirleme kavgasıdır. Sermaye grupları kendi konumlarından hareketle yeni ekonomik politikalar önermektedir. Bir kesim katma değeri daha yüksek ürün üretimine geçmeyi savunurken, diğer kesim emek yoğun, ucuz iş gücü- ucuz ürün üretimini savunmaktadır. Devlet genel olarak güç çatışmalarının bileşkesi olarak görülse de, iktidarlar belirgin bir tavır belirlemek durumundadır. Saray yönetimi şimdilik her iki kesimi de ikna edecek bir ekonomik politika arayışı içindedir. Önümüzdeki dönem zik-zaklı bir hat izleneceği, çalkantılı bir dönem yaşanacağı görülmektedir. Dünya ekonomisine entegre olmanın beraberinde getirdiği iş bölümünde çeper ve geri ülkelere düşen ucuz iş gücü, ucuz ham madde ve katma değeri düşük ara mal üretimidir. Böyle bir tanımlama tüm ülkelerde birebir aynı politikaların uygulanacağı anlamını taşımaz. Merkez ülke ilişkileri ve gelişkinliği tek bir hat çizmediği gibi çevre ülkeler de düz bir hat üzerinde değildir. Ülkelerin coğrafi konumu, toplumsal yapısı, gelişkinlik düzeyi ve eğitimli insan potansiyeli ekonomik politikalarda farklılıklar yaratır. Ülkemizdeki gelişkinlik seviyesi katma değeri daha yüksek ürün üretimine olanak sağlamaktadır. Böyle bir üretim küresel ekonomiden bağımsız olmayacağı gibi, daha çok devlet destekli AR-GE çalışmalarına gereksinim duyar.

Küresel dünya ekonomisinin işleyişi kaçınılmaz olarak kapitalist merkezlerin krizlerinin de bizim gibi ülkelere fazlasıyla yansımasını getirmektedir. 2008 krizini aşamayan emperyalist merkezler, covit-19 salgının yarattığı ekonomik sonuçlar da eklenince ciddi sorunlar ile boğuşmak zorunda kaldılar. Emperyalist merkezler ekonomik güç ve birikim fazlalıkları nedeniyle sorunları daha kolay aşabiliyor. Krizin gerçek faturası ağırlıklı olarak çevre ve geri ülkelere çıkmaktadır. Ülkemizde de gerek sermaye grupları arasındaki çıkar çatışması, gerek alt ve orta sınıflardan üst sermaye kesimlerine aktarılacak sermaye nedeniyle ciddi toplumsal sorunlara gebedir. Genellikle büyük çaplı sermaye aktarımı kolay olmamakta ve beraberinde daha baskıcı yönetimleri zorlamaktadır. Ülke geçmişine bakınca 1960-1971 ve 1980 dönemi yaşananlar en göze batan örneklerdir. Önümüzdeki sürecin mutlak askeri mihverde oluşmasa bile, farklı yöntem ve araçlar ile daha baskıcı döneme evrileceği görülmektedir. Emek, sınıf ve demokrasi mücadelesi açısından zorlu bir dönemin yaşanacağı görülmektedir. Önümüzdeki günlerin zorlu geçeceği, yoksullaşmanın artacağı ve "geçinemeyenler" "açlar" olarak isimlendirilen küçümsenmeyecek bir insan nüfusunun oluşacağıdır. 

"Sandık gelecek, yönetim değişecek, güçlendirilmiş parlamenter sistem ve beraberinde kurumsal işleyiş ile sorunlar çözülecek" demek temenni olarak güzeldir. Başka bir açıdan sosyal devlet ve kamuculuk istemlerinin de talepten ileriye gitme şansı yoktur. Ekonominin belirleyici olduğu, ülke ekonomisinin de küresel ekonomi ve iş bölümü çerçevesinde hareket etmek zorunda olduğu koşullarda, ulus devletlerin hareket olanakları sınırlıdır. Görünen o ki bu "küreselleşme" diye tanımlanan emperyalist sömürü sisteminden kurtulmadıkça görüntüsel bazı uygulamaları dışında ciddi anlamda değişiklik olması olanaksızdır. Önümüzdeki dönem iktidar ilişkilerini belirleyecek olan sermaye içi güç mücadelesi ve bu mücadelede güçlü sermaye grubunun istemlerine yanıt üretecek politik oluşumlardır. Bu oluşum "cumhur ittifakı" "millet ittifakı" veya bir başkası olması, sermaye güçleri için önemli değildir. Onlar için önemli olan çıkarları ve çıkarlarını kimin temsil ettiğidir.

Sınıfsal sömürünün, yoksulluğun ve açlığın artması beraberinde farklı şekillerde tepkileri getirecektir. Sendikal ve politik yapıların verili durumundan hareketle karamsar olmamak gerekir. Çünkü bilinen bir gerçek suyun yolunu bulması gibi, her dönemin mücadeleleri kendi araç ve yöntemlerini geliştirir tanımlamasıdır. Genel tanımların dışında mücadele içinde çelikleşmiş bir yapının, mücadeleye katkıları küçümsenemez. Ne yazık ki istemler üzerinden değil, var olan somut gerçekler üzerinden hareket etmek zorunludur. Sınıflar mücadelesi tarihinin öğrettiği; her tarihsel döneminin mücadeleleri geçmişin deneyleri üzerinden döneme uygun ideolojilerini, örgütsel ve önderlik ilişkilerini yaratır. Gelecek mücadele süreçlerine de deneylerini sunar.                                                    

                                      YAHYA TAŞDEMİR      28-12-2021

 





    

7 Aralık 2021 Salı

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE DEVRİMCİ MÜCADELE

    

                      KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE DEVRİMCİ MÜCADELE    


                                                     KONUYA GİRİŞ

Genel kabul gören bir tanımlama ile "Kuram ile Hayat-gerçekliği arasındaki açı azaldığı dönemlerde toplumsal mücadelede yol almak olanaklıdır.  Günümüz marksist kuramcıları; devrim ve toplumsal dönüşüm konusunda çok farklı düşünceleri savunsalar da bilinen bir gerçek üzerinden gitmek gerekiyor. Çelişkinin en derin ve çatışma dinamiklerinin en fazla olduğu ülkeler ve coğrafyalar devrime gebe alanlardır. Genel bir dünya devrimi güzellemesine kapılmadan somut gerçekler üzerinden hareket etmek zorunludur. Ülkelerin konumu ister merkez- çevre,ister birinci-ikinci-üçüncü  dünya, ister emperyalist-sömürgecilik olarak tanımlansın, ekonomik-toplumsal ve politik olarak farklı oluşumlara sahip coğrafyalar üzerinden yorumlamak gerekir. Böyle bir sonuç bize günümüz dünyasını ve beraberinde ülke gerçekliği üzerinden yeniden devrim ve sosyalizm mücadelesine yoğunlaşmak gereğini dayatmaktadır. Toplumsal gerçeklik küresel işleyişin yanı sıra ulus devlet çerçevesindeki gelişmeleri kapsamak durumundadır. Küresel dünyanın eşitsiz işleyişi ve çevreden merkez ülkelere doğru devam eden sermaye ve nitelikli iş gücü kayışı gerek ülkeler arasındaki, gerekse de ülke içindeki sınıfsal konumlanışı ve çelişkileri farklılaştırmaktadır. Böyle bir sonuç bizi kaçınılmaz olarak toptancı değerlendirmelerden ve tekçi çözümlerden uzak tutmalıdır. Engels'in tanımı ile: "Öznel düşüncemizin ve nesnel dünyanın aynı yasalara tabi olduğu ve bu nedenle son tahlilde birbirleriyle sonuçları bakımından çelişmeyeceği, tersine çakışmak zorunda olduğu fikri kesinlikle tüm teorik düşüncemize egemen durumdadır". Nesnel dünyanın yasalarını dikkate alarak günümüz dünyasının ve ülkemizin konumunu marksist bir bakış açısı ile yorumlamak gerekiyor. Doğaldır ki bu yorumlama taraflı olacak. Sınıflar mücadelesinin üzerinde veya dışında genel insani istemlerin, sınıf mücadelesinin parçası olduğu bilinci ile hareket edilecektir.

                                                "KÜRESELLEŞMİŞ" DÜNYA

Emperyalizm kapitalizmin gelişiminin bir aşaması olduğu gibi, küreselleşme veya globalizm diye tanımlanan süreç emperyalist tekelleşmenin yarattığı bir sonuçtur. Emperyalizme 19.yy başında süper emperyalizm tanımlaması yapılarak insanlık için olumlu yorumlar ürettikleri gibi, küreselleşmeye de benzer yorumlar üretilmiştir. Birinci ve ikinci dünya savaşları yaşanmış, günümüzde de bölgesel savaşlar ve daha büyük savaş riski taşıyan emperyalist kutuplaşmalar oluşmuştur. Tüm bu süreçlerde kapitalizmin iç işleyiş yasaları devam etmiş, sömürü giderek artmıştır. Sömürü; sınıf ve ülkeler düzeyinde biçimsel değişimlere uğrasa da, özünde aynı şekilde devam etmiştir. Tarihsel süreçlerde açık sömürgecilik-yeni sömürgecilik ve günümüz açısından sermayenin-üretimin ve dolaşımın uluslar arası olduğu bir sömürme biçimi ile devam etmektedir. Gerek merkez ülkelerde, gerekse de çevre ülkelerinde sınıfsal yaşam farklılıkları artmış, sermaye ve güç, çok küçük bir kesimin elinde toplanmıştır.    

Üretimin fordist modelden, esnek ve parçalı modele geçişi doğal olarak işçilerin hak mücadelelerine ket vurmuştur. Bir de buna üretimde mekan değişikliği de eklenince kaçınılmaz olarak emek mücadelelerini daha fazla zora sokmuştur. Tüm bunlara rağmen üretimin yoğunlaştığı yerler, aynı zamanda işçi direnişlerinin de yükseldiği mekanlar olmuştur. Esnek ve parçalı üretimin küçük birimlere ve ev üretimlerine kadar yaygınlaşması, güvencesiz -yarı zamanlı ve parça başı çalışmayı da ekleyince dağınıklığın boyutları ortaya çıkar. Bu süreçlerde merkez işletmelerdeki ücretler aşağıya çekilirken, çevrede de ucuz iş gücü yaratılmış oluyor. Tüm bunlara göçmen işçileri de eklersek sınıf mücadelesindeki zorlukları kuş bakışı görmüş oluruz. Sınıflar arası katmanlaşma arttıkça ve aralarındaki farklar ve çelişkiler sermayeye yalancı düşman yaratma konusunda gerekli malzemeyi sunar. Ayrıca merkez ülkelerdeki nitelikli eleman gereksinimi çevre ülkelerde niteliksiz ve ucuz iş gücüne dönüşmekte ve beraberinde ücret eşitsizliği devasa boyutlara ulaşmaktadır. Kapitalist gelişmenin yarattığı ülkeler arası eşitsizlik, bazı ülkelerin kaynaklarını tüketim noktasına vardırmış ve o ülkelerde yaşayanlara mülteci olma dışında yol kalmamıştır. Merkez ülkelerdeki sınıf farklılıkları yoksulluk ve işsizlik katlanılabilir boyutlarda olsa da çevre ülkelerde açı çok fazla açılmış ve çatışma potansiyelleri taşıyan boyutlara ulaşmıştır. Sınıf çelişkilerinin artması yoksulluk ve açlık kaçınılmaz olarak kendi mücadelelerini yaratır-yaratmalıdır.   

Küreselleşme diye tanımlanan dünyanın geldiği nokta; Doğal kaynakların yağmalanması, emeğin dünya çapında sömürülmesi demektir. Yaratılan artı-değer ise sınırlı sayıdaki tekellerin kasalarına gitmektedir. Böyle bir işleyiş kaçınılmaz olarak direniş mücadelelerini zorlamaktadır. Bunun yolu iş yerleri ve sokak diye tanımlanan yaşam alanlarıdır. Sokak bir çokları için korkulu alanlardır. Sınıfsal konumlanışı ve güç dengelerini dikkate almadıktan sonra Arendt: "İktidar, iletişimsel bir eylem içinde kurulacaktır ve burada amaç özgür ve eşit insanların yapacağı bir sözleşme ile ulaşılan uzlaşım noktasında politikayı tesis etmektir." gibi aydın düşü görmeyi sürdürebilir. Başka bir anlatımla Laclau-Mouffe: "İşçi sınıfının kapitalist sistem içinde somut kazanımlar elde edebileceği ve dolayısıyla bütünüyle mülksüzleşmeden radikal özgürleşmeye geçişte devrimin mutlak bir moment olarak görülemeyeceğidir" tanımlaması yapabilirler. Hümanist veya post akımların sömürü çarkını gizleme çabasının nesnel dünya yasaları karşısında geçerliliği yoktur. Doğaldır ki her sistemin işleyişinin yasaları vardır. Kişilerin istem ve niyetlerine göre bunu değiştirmek olanaklı değildir. 

Küreselleşme döneminin ideolojik arka planını neoliberalizm diye isimlendirilen düşünce sistemi oluşturmuştur. Neoliberalizmin en önemli hedefi örgütlü emeği dağıtmaktır. Beraberinde örgütlü yapıların gereksizliği üzerinden yüceltilen bireysel özgürlükler temelinde, bireyi yalnızlaştırıp kendi dünyası ile sınırlamaktır. Bu konuda küçümsenmeyecek yol aldıkları gerçeğini de görmek gerekiyor. Tüketim özgürlüğü ve çeşitliliği diye maddi güce dayalı alan "özgürlük" yanılsaması olarak sunulmaktadır. Bireyciliğin toplumculuğa karşı olduğu gerçeği üzerinden hareket edilmektedir.  İnsanların maddi güç ile mutluluk arayışının sonuçları tüm insanlar için aynı sonuçları vermesi olanaksızlığı açıktır. Küreselleşme döneminde teknolojik gelişme-ucuz iş gücü ve dolaşımdaki gelişmeler maliyetleri düşürdüğü gibi, ürüne erişimi kolaylaştırmıştır. Tüm bunlarla birlikte ülkelere göre farklılık olsa da kitlelerin alım gücü gittikçe düşmüştür. Lüks tüketim ve diğer alanlardaki tüketim mallarına nüfusun ağırlıklı bir kesimi ulaşamamaktadır. Ucuz iş gücü, yoksulluk ve işsizliğin sürekli artış eğilimi gösterdiği bir süreçte "tüketim özgürlüğü" olsa olsa reklam sloganı olarak kalır.  

Dayanışma güçsüzlerin güç yaratma ilişkisi olduğu gerçeği üzerinden hareketle tüm ezilenlerin (ucuz iş gücü- yoksul ve işsizler) bireyci düşüncelerden uzaklaşıp ortak dayanışma ilişkisi geliştirmesi kaçınılmazdır. Dayanışma ilişkileri bir yandan kendiliğinden bir süreç izlerken, diğer yandan bireyci düşünceye karşı toplumsal düşünme ve davranış biçimleri iradi olarak geliştirmek gerekiyor.   

                          KÜRESELLEŞMİŞ DÜNYADA DEVLETİN ROLÜ

Küreselleşme dönemi ideolojik propaganda cephesi "birey özgürlüğü, işçi sınıfının politik özne olma rolünü kaybettiği, ulus devlet sınırlarının ortadan kalktığı, dünya genelinde genel bir özgürlük ortamının oluştuğu vs" düşünsel çalışmaları ve bu tarihsel sürece denk gelen, reel sosyalist ülkelerin çöküşünün de yarattığı etki ile toplumsal kesimler ve marksist aydınlar üzerinde bir hayli etkili oldu. Esnek ve parçalı üretimin dayattığı koşullar çerçevesinde işçi sınıfı mücadelelerinin de geri plana düşmesi süreci besleyen diğer bir etken oldu.  

Marksist bakış açısı ile olayı sorgularken KİM İÇİN ve NE İÇİN sorusunu sorarız. Sermayenin, üretimin ve dolaşımın serbest olması kimin için, ne içindir. Tüm bunlara karşın emeğin serbest dolaşımı neden yoktur. Başka bir anlatım ile birileri için iyi olan bir gelişme, tüm toplum kesimleri için de iyi midir? Kapitalist gelişme sürecinin dayattığı, birikim koşullarının önündeki engelleri kaldırmak için yapılanlar emekçi kitleler açısından neden iyi olsun. Çalışan kesimlere düşen ucuz iş gücü ve emek sömürüsü ise emekçilerin sürece olumlu bakması olanaklı mıdır. Kısacası sömürü biçimindeki göreceli değişiklikler sömürünün özünü değiştirmez. Bu da bizi kapitalizm içi gelişmelerin sermaye sahiplerine daha fazla kazanma olanağı sunduğu gerçeğine götürür.  

Kapitalist sistemin kazanç-birikim ve rekabet yasası ile çalıştığını dikkate alırsak uluslar üstü tekeller kendilerini ve üretimlerini garantiye almak için bir ulus devlete dayanmak zorundadırlar. Ayrıca sermayelerini garantiye alacak, üreticileri disipline edecek, ülkede huzur ve güven ortamını sağlayacak ve beraberinde diğer uluslar üstü tekeller ile rekabet ederken desteğini alacak bir ulus devlete gereksinim kaçınılmaz. Uluslar üstü tekel rekabeti zaman zaman ulus devlet rekabetine (ABD-ÇİN kutuplaşması) dönüşebilmektedir. Sermayenin-üretimin ve dolaşımın uluslar arası olması, iş yapılan diğer ulus devletlerde de emeğin disiplini ve birikimin garantiye alınması için devlet zorunlu bir duraktır. Devlet doğal olarak yeni sürece uyum sağlar ve güç sahiplerinin istemleri doğrultusunda işleyişini sürdürür.   

Emperyalist kamplaşma ve kutuplar arası çatışma olasılıkları gittikçe artmaktadır. Kapitalizm uyum sağlama-mutasyona uğrama özelliğini gittikçe kaybetmektedir. Bu günkü görüntü 20.yy. başındaki kamplaşmaları andırmaktadır. Neoliberal düşünürlerin beklentisinin tersine bir süreç işlemektedir. Ayrıca dünya jandarması rolünü oynayan ABD, rolünü günden güne kaybetmektedir. Biden dönemi yeni hamleler ile pozisyon almaya çalışsa da koşullar istedikleri gibi gelişmeyebilir. Böyle bir sonuç çatışma olasılıklarını arttırmaktadır. Tüm bu kutuplaşma ve gerginlikler ulus devletin önemini artırmaktadır. Kısacası ekonomik gelişmeleri karşılayacak bir güvenlik örgütlenmesi henüz oluşturulamamıştır. Ayrıca uluslar üstü tekeller zayıf ulus devlet yapılarını daha kolay yönlendirebilmektedir.

                                       SİSTEMİN MARKSİST ELEŞTİRİSİ

Sistemin marksist eleştirisini yaparak kapitalist işleyişi tanımlamak ve yarattığı eşitsizliği-sömürüyü ve yoksulluğu ve yoksunluğu anlatmak işin kolay yanıdır. Kapitalizm karşıtı  kapitalizmi aşan bir  sistem önerilmediği sürece, kapitalizm içi reformlarla sınırlı kalınır. Küreselleşme diye tanımlanan günümüz ekonomik sisteminde ekonomik alanda alınacak çok fazla yol olmadığı için, diğer alanlarda gelişmeler yaşansa bile ezilen sınıflar tarafından yeterli bulunmaz. Başka bir anlatımla Keynesgil politikaları uygulayacak ekonomik yapı kalmamıştır. Kamuculuk ve reform temelli mücadele bir dönem sonra düş kırıklığı yaratır ve beraberinde mücadeleden uzaklaşma ve içe kapanma eğilimlerini getirir. Yunanistan-Portekiz-Almanya ve bazı Güney Amerika deneyleri yeterli veri sunar. Sorun bu verilerden dersler çıkarmak ve stratejik konumlanışı çıkarılan derslerin üzerine oturtmaktır. 

Ütopik sosyalist düşünce ile marksist bakış açısının temel fark birinin düş kurma üzerinden kurgulanması, diğerinin ise ÖN KOŞUL-SONUÇ ilişkisi üzerinden oluşturulmasıdır. Marx kapitalizmin ön koşullarının geç feodalizm döneminde oluştuğu, sosyalizmin ise kapitalizmin içinde gizlendiğini belirtir. Bunu yaparken temel kurgu olarak ÜRETİMİN TOPLUMSALLIĞI-MÜLKİYETİN BİREYSELLİĞİ temel hareket noktalarından birisidir. Diğeri ise kapitalist ilişkiler içinde oluşan emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan dönüştürücü güç olarak işçi sınıfının oluşumudur. Ayrıca günümüzde üretimde-bilimde-eğitimde ve insani gelişmelerde alınan yol daha ileri bir sisteme geçişin alt yapısını oluşturur. Böyle olması sürecin kendiliğinden işleyeceği anlamını taşımaz. Sürecin unsurları (başta işçi sınıfı) sürece müdahil olup dönüştürücü rolü oynamadıkları sürece eski sistem hakimiyetini sürdürür. Sistemin sahipleri köleci-feodal ve kapitalist toplumda olduğu gibi kendi çıkarları doğrultusunda toplumu dönüştürme becerisini gösterir. İşçi sınıfı çıkarlarını toplumun tüm kesimlerinin çıkarlarına dönüştürmeden yol alması olanaklı değildir. Kapitalist ve sosyalist dönemin çelişkileri çözüme kavuşturulup yol alındığı zaman komünizme ulaşma olanağı doğar. E.M.Wood'un tanımı ile "Sadece post modern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve aynı zamanda tarihselliği göz ardı edilmezse kapitalizmin kaçınılmazlığı ve tarihin sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir. (kapitalizm demokrasiye karşı s.17. yordam.k.)     

                        SINIFSAL KONUMLANIŞ VE MÜCADELE KOŞULLARI                                                       

Küreselleşme dönemi sınıfsal mücadelede ciddi zorluklar yaratmıştır. Üretimin parçalılığı ve esnekliği, üretim mekanlarının değişkenliği ve işçi sınıfı içinde katmanlaşma oluşumu belirgin sorunlardır. Üretici sermayenin aşırı hareketliliği işçi sınıfları arasındaki rekabeti artırmıştır. Her dönem kendi sorunlarını ve olanaklarını içinde taşır. Sorun günün sorunlarını kavrayıp çözüm üretebilme yeteneğinde yatmaktadır. Sınıf mücadelesini yürüten örgütsel yapılar (devrimci örgütlenmeler ve sendikalar) sistemin zayıf noktalarını bulup, oralardan yüklenmesini bilmelidirler. Bir üretim zincirinde bütünün birleşiminde önemli yer tutan parçaların üretimini durdurmak bütünü etkiler. Bir başka açıdan da enternasyonal dayanışma ile bazı güçlükleri aşma olanağı doğar. Kısacası mücadelenin içinde ve parçası olduktan sonra çözüm yolları da yaratmak mümkündür. Fordist üretimdeki üretimin mekan avantajı ile yapılan eylemlerin yerini yeni sürecin yaygın ve esnek eylem biçimleri almak durumundadır.  Mücadelenin yaratacağı kollektif güç kaynağı ve politik atmosfer diğer örgütsüz kesimler için kaldıraç görevi görür. Özellikle kayıt dışı ve çok küçük birim üretimlerinde çalışanlar için çekim merkezi olur. Tüm bunlar günümüz örgütlenmelerin geçmiş dönemin işçi orduları örgütlenmeleri gibi olmayacağı, günün koşullarına göre uyarlanması gerektiğini gösterir. Böyle bir örgütlenme kaçınılmaz olarak yatay, yığınsal, karar alma ve uygulama süreçlerinin tabanda olduğu, gerçek anlamda demokrasinin işlediği yapılar olmak zorunda. Demokratik merkeziyetçilik adı altında merkezi yapıların etkin olduğu örgütlenme tarzının günü karşılama olanağı yoktur. Böyle bir tanımlama demokratik olarak belirlenecek merkezi ilişkileri ret etmez. 

Marksist düşüncede gelişimin devrimci sınıf mücadelesinden geçtiği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Teori-pratik-teori denklemi tüm süreçler için geçerlidir. Böyle bir denklem ile hareket edince işçi sınıfı ve diğer ezilenler burjuva sistemi tarafından onaylanmış eylem biçimleri ile sınırlı hareket etmek zorunda değildir. Onlar da tarihsel birikimleri ve deneyleri ile sistemin sınırlarını aşan eylem biçimleri geliştirirler. Bilinen bir gerçek üzerinden hareketle mücadele başarı ve başarısızlıklardan çıkarılan dersler üzerinden yol alır. İşçi sınıfı en demokratik sayılan ülkelerde bile devletin hakim sınıfların istemleri yönünde hareket ettiğini pratik mücadele deneylerinden öğrenmiştir. 

                                         DEVRİM Mİ? REFORM MU?   

Tarihin belli bir kesitinin kalıcı olmayacağını düşünürsek, kaçınılmaz olarak kapitalizmin de geçici bir süreç olduğu sonucuna gideriz. Günü tanımlarken geçmişin olanakları ve geleceğin de  olasılıkları üzerinden  hareket ederiz. Modern kapitalist dönemde sınıf mücadelesinde iki ana çizgi etkin olmuştur; REFORMİZM VE DEVRİMCİ çizgi. Geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de günün koşullarına uygun farklılıklar taşısa da yine iki çizgi arasında mücadele sürecektir. Bir yandan inatçı ve sert devrimci çizgide ve etik duruşta ısrar etmek, bu çizginin gerektirdiği davranış ve mücadele biçimlerini sürdürmek. Diğer yanda sistem içi iyileştirmelere yoğunlaşıp mücadeleyi bunun üzerinden kurmak. Başka bir tanımla keynesgil politikalar ile ezilenlerin ve yoksulların yaşam koşullarında  iyileştirmeleri yeterli görmek.   

Her iki düşünce sisteminin de kendine göre doğru olduğu konusunda ürettiği bir çok veri vardır. Kaçırılan veya görmemezlikten gelinen konu ise; kapitalizmin sınırlarına dayandığı doğa-tüm canlılar ve insanlık için yıkıcı bir noktaya geldiği gerçeğidir. Sistemin sınırlarına dayanması yeni ve daha ileri bir sistemin doğumuna işaret eder. Böyle bir sürecin kendiliğinden değil  iradi bir müdahale ile olacağı  gerçeğidir. Sürecin sancılı ve acılı olacağı tanımlamasına gelince, bütün doğumlar öyle olmaz mı? Kapitalist sistemin altında sürekli yaşanan sömürü-baskı-yoksulluk ve açlık acı değil mi? Doğaldır ki hiç kimse yok yere üzücü durumların yaşanmasını istemez. İnsancıl bir bakış açısı sorunların acısız aşılmasını ister. İstem ile hayatın gerçekleri uyuşmayınca çatışmalar kaçınılmaz olur. Post akımların sözünü ettiği "Yeni toplumsal hareketler" sistemin sınırları etrafında dolaşmaktan öte geçemezler. Bunu söylerken toplumsal dönüşümü hedefleyen devrimci mücadelenin çevre, kimlik ve diğer alan mücadelelerini yok saydığı anlamı çıkarılmamalıdır. Burada önemli olan neyi hedeflediğin ve hedefe giderken kimlerle yol arkadaşlığı yapılması gerektiğidir. Ayrıca Lenin'in tanımı ile devrimi hedeflemeyen bir mücadele demokrasi konusunda ne kadar yol alabilir. 

Koşullara yaslanarak ve bu çerçevede üretilecek gerekçeler ile reform çizgisinde yol almak olanaklıdır. Zaman ve zemine göre bu gün "var olan" yönetimden kurtulmak, yarın "daha demokratik bir ülke" söylemi  küçük burjuva ve orta tabakalarda karşılığını bulabilir. Yoksullar, açlar, işsizler ve asgari ücretle geçinenler için ne ifade eder.  Diyelim ki gelişmeler ve koşullar denk geldi ve denilenler oldu. Tüm bunlar kapitalizmin işleyişini, sınıfsal eşitsizliği ve sömürü sistemini ortadan kaldırır mı? Ayrıca kapitalizmin geldiği noktada YIKICILIĞI önlenebilir mi? Sözün kısası DEVRİM çizgisinde inat edenlerin sığınacakları yer yoktur. Çizgilerinde samimi iseler inatçı bir şekilde bu günden yarına görevlerinin gereklerini yapmak zorundalar. Çünkü çalışanlar dahil sınıfsal eşitsizliğin hızla arttığı, beraberinde sınıfsal çatışmaların kaçınılmaz olduğu süreçler yaşıyoruz. "Her şey çok güzel olacak" demekle sorunlar çözülmeyeceğine göre görevlerin ağırlığı ortadadır. Görevleri önüne koyup mücadele etmeyen  keskin slogan devrimciliğinin karşılığı yoktur. Söylediklerine başkaları inanmadığı gibi bir dönem sonra kendileri de inanmaz olurlar.

                                          YAHYA TAŞDEMİR 05-12-2021                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

    

                   

      

     







11 Şubat 2021 Perşembe

ÖNCÜ DALGALAR

 

                                               ÖNCÜ DALGALAR

Boğaziçi eylemlerinin bu kadar fazla etki yaratması ve beraberinde saray yönetimi tarafından ağır saldırılara uğramasının arka planında ne var? İktidarın muhalefet-muhalefetin iktidar rolü oynadığı bir sistemde öğrencilerin sürekli olarak uyarılması ve ailelerine çağrı yapılması neyin ifadesi? Bizim kuşağın çok yakından tanıdığı sıkıyönetim komutanlarının çağrıları kıvamında bildiriler ile ne anlatılmak isteniyor?

Emperyalizm-küreselleşme ve sınıf mücadelesi yazımda dünya genelinde yaşanan ekonomik kriz ve krizin yarattığı toplumsal etkilerinden söz etmiştim. Özellikle covit 19 baskılanmasının ve baskılarının ortadan kalktığı koşullarda genel olarak toplumsal hareketliliğin artabileceği öngörülmüştü. Bizim gibi krizin etkilerinin ve çelişkilerinin daha derin olduğu ülkelerde, kaçınılmaz olarak tepkilerin boyutu da artar. Sistem partilerinin tümünün korktuğu sınıfsal ve sosyal fay hatlarının harekete geçmesinin yaratacağı sonuçlardır. Burjuvazinin farklı kesimlerinin temsilcisi olan partilerin süreci destekler gibi gözüküp engellemeye çalışmasının arka planında yatan neden bu korkudur. 

Günümüzde işsizlik ve yoksulluğun yanında, özellikle kapitalist sistemin orta direği ve destekçisi olan küçük esnaf ve diğer orta kesimlerin yaşadığı kriz yönetenler için tehlike sinyali anlamına gelmektedir. Yönetimlerin ve sistemlerin meşru kanallarının, doğal savunucularının ortadan kalkması varlıklarının sorgulanmasını getirir. Her ne kadar saray yönetimi göreceli önlemler alsa da, kaybı karşılamaya yeterli değildir. Gelişmiş merkez ülkelerin ekonomik birikimlerinin yarattığı olanaklar ile daha geniş önlemlere yönelseler de, bizim gibi borç yükü altında ezilen ülkelerin böyle bir olanağı yoktur. İşsizliğin-yoksulluğun ve sınıf çelişkilerinin arttığı koşullarda sınıfsal ve ekonomik istemler çerçevesinde büyük kitlesel dalgaların oluşması doğaldır. Belli alanlarda ve sınırlı bir çerçevede süren sınıfsal temelli hak mücadelelerin yarattığı etki küçümsenemez. Daha geniş ezilen halk kesimleri tarafından oluşacak toplumsal hareketliliğin sonuçlarını kestirmek zordur. Böyle bir hareketliliğin kendiliğinden bir süreç izlese bile nereye evrileceği önceden öngörülemez. Olası gelişmelere karşı düşünsel ve pratik olarak devrim ve demokrasi güçlerinin hazırlıklı olması kaçınılmaz görevleridir. Öğrenci eylemlerinin desteklenmesi ile görevler tamamlanmış olmaz. 

Günümüzde, inanç, düşünce ve politik oluşumların eylemlerinin ritüele dönüştüğü gerçeği yaşanmaktadır. Ritüellerin yerine getirilmesi vicdani rahatlama yaratmakta ve beraberinde görevini yerine getirmenin huzuru yaşanmaktadır. Böyle bir tarzın toplumsal mücadeleyi kotarma görevini yerine getiremeyeceği açıktır. Özellikle büyük toplu hareketlilikler yaratıcılık ister. Yeniliklere açık olma, gelişmeleri görüp yorum yapabilme ve davranış biçimlerini uyarlama görevini zorunlu kılar. Böyle bir esneklik ve kapsayıcılık sağlanamadığı koşullarda kaçınılmaz olarak örgütlü mücadelenin yerini spontane süreçler alır. Spontane süreçleri yönlendirme veya yedekleme tavrının tutmadığı gezi eylemlerinde görüldü. Son on yıllarda yaşananlar yeterli deneyler biriktirdi. Önümüzdeki dönem örgütlü ilişkiler ile yürütülecek bir mücadeleyi zorlamaktadır. Örgütlü mücadelenin yolunun da sorunun muhatapları ile birlikte olmaktan, aynı havayı solumaktan ve birlikte dövüşmekten geçtiği bilinir. Politik yapıların veya dar ittifakların kendi alanları ile sınırlı destek açıklamalarının kendi çevrelerine seslenmenin dışında bir etkisi olmaz. 

                                            NE YAPILABİLİR

Sistemin onarımı ve sistem partilerinin (millet ittifakı vb) arayışı dışında bağımsız devrimci bir odak yaratılması isteniyor ise, koşullar uzun dönemdir hiç olmadığı kadar uygundur. Yapılması gereken; unutulan veya unutulması tercih edilen bazı sözcükleri anımsamak ve geçmişte biz bu işleri nasıl yapıyorduk diye biraz kafa yormak. Öncelikle STRATEJİ ve TAKTİK sözcüklerini anımsayıp genel mücadelenin amaçlarına hizmet eden güncel pratiklerin nasıl yerine getirileceğini anımsamak. Stratejik görev olarak önüne devrimi ve sosyalizmi koymak, güncel pratiklere belirlenen amaç üzerinden yüklenmektir. Böyle bir yükleniş sistem güçleri ile olan ilişkilerini koparırken, beraberinde yolda birlikte yürümek istediğin dostlarını da ortaya çıkarır. Ayrıca sistem ile mücadelede sistem içi araçların yanında sistem dışı araçların da zorunluluğu kendini dayatır. Stratejik bir yönelimden yola çıkılmayınca kaçınılmaz olarak günlük politik dalgalanmalarının içinde kulaç atılır. Niyetlerden bağımsız olarak günlük gelişmelere tepki vermek şeklindeki politik eylemlerin sisteme hizmet ve sistem partilerine yedeklenme dışında çok fazla etkisi olmaz.

Ülkemiz sol yapılarının güncel durumu güçlü toplumsal bir mücadele dalgasını kucaklayacak durumda değildir. "Su akar yolunu bulur" özdeyişinde olduğu gibi yeni süreç düşünsel ve pratik örgütlenmeler olarak yeni oluşumlara yol açacaktır. Doğaldır ki böyle bir sürecin iradi müdahaleyi gerektirdiği ve fikri hazırlık yapılmasının zorunlu olduğu gerçeğini de görmek gerekir. Dünya ve ülke devrimci mücadele deneyleri bize koşulların dayatması ile yeni süreçlere çözüm üreten politika ve politik örgütlenmeler oluştuğunu göstermiştir. Özellikle geçmiş süreçleri yaşamış kişilerde karamsarlık ve bir şeylerin değişmeyeceği düşüncesi ağırlıktadır. Böyle bir ruh hali kaçınılmaz olarak sistem içi arayışları güçlendirmektedir. Bilinen diğer bir olgu ise umut veren pratik süreçlerin yaşanması ile bireylerde ve toplumda oluşan çözümsüzlük havasının dağılacağı gerçeğidir. Önümüzdeki günlerde toplumsal mücadeledeki olası hareketlenmeler sisli havayı dağıtıp yeni ufuklara yelken açmanın koşullarını yaratacaktır. Belirleyici olan toplusal hareketliliklerden ürkmemek, yapılabildiği oranda mücadelenin içinde yerini almaktır.

                                          YAHYA TAŞDEMİR        11-02-2021









   

23 Ocak 2021 Cumartesi

EMPERYALİZM-KÜRESELLEŞME ve SINIF MÜCADELESİ

 

                       EMPERYALİZM-KÜRESELLEŞME ve SINIF MÜCADELESİ


                                     SERMAYE BİRİKİMİ

Kapitalizmin iç işleyişinden kaynaklı sermaye birikimi, merkezileşme ve yoğunlaşması bir eğilim olarak sürer. Sermaye birikiminin belirleyici unsuru ARTI-DEĞER' dir. Yoğunlaşmanın, rekabetin, eşitsiz gelişmenin ve birleşmelerin yarattığı güçlü sermaye grupları oluşur. Yoğunlaşma giderek tekellere dönüşür. Özellikle sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşmesi sonucu FİNANS KAPİTAL diye adlandırılan dünya çapında çok güçlü tekeller oluşmuştur. Doğal olarak böyle güçlü finans oluşumların, gerek ülke içinde, gerekse de uluslararası alanda güçlü ekonomik ve politik sonuçları olacaktır. Kapitalizmin gelinen bu aşaması EMPERYALİZM olarak isimlendirilmiştir.

Rudolf Hilferding, Karl Kautsky, Rosa Lüxemburg, V.I. Lenin, Nikolay Buharin gibi birçok kişi konuyu yorumlamaya çalışmıştır. Bir taraftan tarihi materyalizm çerçevesinde gelinen noktanın yorumlanması yapılırken, diğer taraftan politik yorumlara gitmişlerdir. Politik yorumlar gelinen aşamada ekonomik-politik-kültürel alandaki çözüm önerilerini kapsamaktadır. Sermayenin geldiği aşama olarak emperyalist politikalar, kriz ve çatışma potansiyeline karşı tek alternatifin sosyalizm olduğu genel kabul görse de, kapitalizm içi çözümlemeler de gündemde olmuştur. Dönemin koşullarında devrimlerin zorunluluğu ve sistemin ehlileştirilmesi düşüncesi iki ana eğilim olarak var olmuştur. Doğal olarak sınıf mücadelesinde yıllarca etkinliğini sürdürecek iki ana eğilim reformist ve devrimci çizgi yıllar içinde değişimlere uğrasalar da temel özelliklerini korumuşlardır. Sermayenin ulus devleti aşan boyutlara gelmesi ulusal çatışmaların önüne geçeceği gibi aşırı iyimser beklentiler de yaratmıştır. Kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesinin yarattığı çatışma potansiyeli görmemezlikten gelinmiştir.  Emperyalistler arası 1. ve 2. dünya savaşının yaşanması ham hayalleri suya düşürdüğü gibi dünya halklarına büyük acılar yaşatmıştır. Böyle bir süreç karşıtlığını yaratmış, devrimler ve kurtuluş savaşları emperyalist etkinliğin alanını daraltmıştır.   

 Lenin'in tanımıyla; "Emperyalizm ne tarih ötesi bir biçim, ne de devlet politikasıdır. "Kapitalizmin gelişim sürecindeki özel bir aşamasıdır."(Emperyalizm. Alex Callinicos. s.19. phoenix.y.) Yine Lenin'e göre meta ihracı ile birlikte sermaye ihracı vurgusu önemlidir. Belirtilen aşama son olmadığı gibi kapitalizm kendi krizlerini aşma becerisi göstermiştir. Rus bilim insanı Nikolay Kondratyev; "Kapitalizmin kriz altında yıkılmak yerine genellikle uyum sağladığını ve mutasyon geçirdiğini" (Kapitalizm sonrası. Paul Mason.) belirtmektedir. Günün koşullarında kapitalizmin krizlerinden çıkamayacağı, kaçınılmaz olarak yıkılacağı düşüncesine karşı çıkmıştır. " Bu kitabın tezi, kısaca şöyledir: Kapitalizm, uyum sağlama yeteneğinin sınırlarına gelip dayanmış karmaşık ve uyum sağlayıcı bir sistemdir." (Kapitalizm sonrası. Paul Mason. s.17. Yordam. k.) Kapitalizmin sınırlarına dayandığı düşüncesi günümüzde de birçok marksist yazar tarafından da dile getirilmektedir. Kapitalizmin sınırlarına dayandığı fikri daha çok ekolojik ve canlı yaşamının devamlılığı ile ilgili bir yorumlamadır. Ekonomik paradigmalar çok fazla dikkate alınmamıştır. Kapitalizm gerek devresel krizlerini, gerekse de uzun dalga diye isimlendirilen krizleri aşmayı becerebilmiştir. Teknolojik gelişme, yeni pazarlar bulma, emeğin üretkenliğini arttırma, ucuz ham madde kaynaklarına ulaşma, bölgesel veya genel savaş vs gibi gelişmeler ile girdiği krizden çıkıp yeni krizlere doğru yol almıştır. Krizler ve krizlerden çıkış insan-doğa ve tüm canlılar için yıkım olsa da kapitalizm yoluna devam edecektir. Ezilen sınıfların ve yoksulların sürece müdahil olup kapitalizmi yıkmadığı sürece krizler ve sonuçları yaşanmaya devam edilecektir.  Kapitalizmin kendine özgü iç işleyişi; Bir yandan emek sömürüsü ile artı değere el koyarken, diğer yandan diğer sermaye grupları ile rekabeti içerir. Sermayenin birikimi-yoğunlaşması-anarşik ve sıçramalı gelişimi sürekli olarak gelişme ve çatışma eğilimlerini beraberinde getirir. Kapitalizm sonlanmadan işleyiş yasalarını değiştirmeyi ummak günümüzün ütopik dünya görüşüdür. Sonsuz ve sınırsız sermaye birikimi, sonsuz ve sınırsız bir güç elde etme eğilimini taşır. Günümüzün gelişkin burjuva demokrasilerinde bile bu eğilimin sonuçlarını görebilmekteyiz. Yönetimin tek merkezde ve tek elde toplanması beraberinde tek adam yönetimlerini dayatmaktadır.

Emperyalizmin seyrini kabaca üç evrede değerlendirebiliriz; 1870' lerden ikinci paylaşım savaşına kadar olan dönem- savaş sonrası oluşan çift kutuplu dünya dönemi- 1990 sonrası küreselleşme ve çok kutuplu dünya. Doğaldır ki her dönemin kendine özel sömürü ve sömürgecilik ilişkileri vardır. Açık işgallerin yerini yeni sömürgecilik ilişkileri, yeni sömürgeciliğin yerini küreselleşme olarak isimlendirilen sermayenin ve üretimin uluslar arası evreye geçtiği yeni bir dönem almıştır. 

                                          KÜRESELLEŞME

Küreselleşme olarak tanımlanan üretimin ve sermayenin uluslararası evreye yükselmesinin tarihi emperyalist dönemin başlangıcına kadar dayanır. Yaşanan süreçte en belirleyici olan ikinci dünya savaşı sonrası ABD kökenli 29 şirketin doğrudan uluslararası yatırıma yönelmesidir. Kapitalist dünyanın lideri olan ABD küreselleşme konusunda da öncü olmuştur. ABD ekonomisi teknolojik gelişim ile birlikte üretim kapasitesinin genişlemesinin yarattığı sonuçlar üzerinden hareket etmiştir. Küreselleşmenin kaçınılmazlığı değerlendirmesine ideolojik teslimiyet diye itiraz edenler olmuştur. Burada belirleyici olan sürecin doğru okunması ve karşılığında önerilecek politik yorumlardır. Emperyalizm konusunda Lenin ile Kautsky aynı sonuçlara gitmemiş, farklı politik önermeler ile ayrılmıştır. Günümüzde özellikle keynesyen önermeleri aşan devrimci önermelerin olmaması karamsarlık yaratmaktadır. Alternatif düşünce ve pratiklerin yaratılamamış oluşu, olgunun kendini yok saymayı getirmez. Dünya genelinde toplam dış yatırım; 1970 yılında 13 milyar-1980'de 55 milyar-1990'da 208 milyar-2000'de 1,400 milyar dolar (UNCTAD 2004:33) olmuştur. Artış günümüze kadar artarak sürmüştür. Böyle bir sürecin en önemli iki etkeni; Finansal liberalizasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir. Kapitalizm serbest rekabetçi dönemden, tekeller arası rekabete, devamında üretimin ve sermayenin uluslararasılaştığı bir evreye gelmiştir. Bazı sektörlerde küresel(iletişim) yayılma olsa da bazı sektörlerde bölgesel oluşumlar şeklinde yol almıştır.

Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması ulus devlet köklerinden koptuğu anlamına gelmiyor. Ulus devletler yeni koşullara uyumlu hale getirilmiştir. Ulus devletlerin egemenlik alanları daralmış, küresel sermayenin ülke içinde meşrulaştırılması sağlamak ve emek alanının disiplinine etmek gibi görevleri de üstlenmiştir.  Birikim koşullarını korurken, sermayenin dolaşımını arttırırken emeğin dolaşımını önlemek için ulus devletine gereksinim sürmektedir. Böyle bir oluşumda kaçınılmaz olarak devrimcilerin konumlanışı devlete göre olacaktır. Ekonomik işleyiş ile politik alan ve yönetim erki birbirinden ayrılamaz. Sınıfsal bir konumlanış çerçevesinde ANTİ-KAPİTALİST mücadelenin aynı zamanda ANTİ-EMPERYALİST mücadele olduğu gerçeğini atlamamak gerekiyor. Günün koşullarına göre öncelikler değişse bile diyalektik bütünlük bozulmamak zorundadır. Ulus devlet üzerinden yürütülen anti-emperyalizm mücadelesinin karşılığı yoktur. Ayrıca sermaye üzerindeki hakimiyetini büyük oranda kaybetmiş olan ulus devletten keynesyen politikalar beklemenin de çok fazla karşılığı yoktur. Ekonomik işleyişin geldiği aşama KAMUCULUK ve SOSYAL DEVLET politikalarına olanak tanımamaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı ve ezilenler adına dile getirilecek sosyal devlet taleplerinin karşılanamayacağı gerçeği üzerinden hareket edilmek zorundadır. Tarihsel süreçte gelinen aşamanın koşulları doğal olarak mücadelenin de koşullarını belirlemektedir. Günümüzün mücadelesi daha radikal ve kapitalizm karşıtı sistem arayışlarını zorunlu kılmaktadır.

            SINIFSAL KONUMLANIŞ VE MÜCADELE KOŞULLARI

Ekonomik işleyişteki değişimler kaçınılmaz olarak toplumsal ilişkilerin değişimini, sınıfsal ilişkilerin farklılaşmasını, politik ve düşünsel değişimi beraberinde getirir. Kapitalist sistemin küresel evreye gelmesi üretimin parçalılığını, esnekliğini ve güvencesiz çalışmayı getirdi. Yeni üretim sistemi bazı üretimleri dünya üzerine yayarken, ulus devlet bünyelerinde çok dağınık bir üretim alanına yayılmaktadır. Dağınık ve parçalı emek gücünü örgütlemenin zorlukları kaçınılmazdır. Böyle olması işçi mücadelesini ve işçilerin sermaye sahipleri üzerinde yarattığı baskılanma koşullarını büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Farklı bir anlatım ile işçilerin artı-değer sömürüsü daha fazla artmıştır. Sendikaların ve sol örgütlenmelerin sınıf üzerinde etkileri azalmıştır. Böyle bir sonuç özellikle sol aydınlar üzerinde etkili olmuş, karamsarlık yaratmıştır. Sosyalizm yerine farklı arayışlara yönelmişlerdir. Küresel ve ulusal olarak sorunlara çözüm arayışları yerine, yerel ve dar alan mücadeleleri ilgi alanları olmuştur. Karmaşık ve zor tespitleri ve mücadeleyi zorunlu kılan sınıf mücadelesi yerine kimlik ve alan mücadelelerini desteklemişlerdir. Bir kısmı da kapitalizm karşıtı mücadeleyi yürütemiyor isek, sistemin iyileştirilmesi-reformlar yapalım noktasına gelmişlerdir. 

Sınıf mücadelesinde belirleyici ekseni ekonomi olduğu için, ekonomik işleyişteki değişiklikler beraberinde mücadeledeki değişimleri zorunlu kılar. Laclaau ve Chantel Mouffe' nin dediği gibi "toplumsal üretim ilişkilerindeki değişim, bireylerin algı ve davranışlarını değiştirir" noktası değildir. Böyle bir tanım onların gitmek istediği sonuçtur. Sınıf mücadelesi üretim ilişkilerinin koşullarına göre şekillenir ve bir mücadele geleneği yaratır. Sınıfsal konumlanıştan kaynaklı uzlaşmaz çelişkiler sınıf mücadelesinin koşullarını yaratır. Çelişkilerin uzlaşmazlığı alternatif düzen arayışlarını da beraberinde getirir. Alternatif düzen arayışlarının emek sömürüsünün bütün alanlarında yürütülmesinin bir sonucudur. 2008-2009 Ekonomik krizinin aşılamaması ve beraberinde gelen covid 19 salgını ekonomik krizin boyutunu dünya çapında arttırmıştır. Ekonomik kriz beraberinde toplumsal ve sosyal krizleri tetikler. İşsizlik, yoksulluk ve açlığın boyutlarının arttığı koşullarda toplumsal tepkilerin de artması kaçınılmazdır. Covid 19 salgını neoliberalizmin gizlenen tüm yönlerini ortaya sermiştir. Özellikle ABD gibi bir uç örnek sağlık alanında tam anlamıyla sınıfta kalmıştır. Süper güç ve en etkili emperyalist merkez; sosyal devlet politikalarının olmayışının bedelini ödemiştir. Böyle bir sonuç dünya çapında keynesyen politikalara yönelineceği beklentilerini arttırmıştır. Ekonomik işleyişin niyetlerle yürümediği, kazanma dürtüsünün belirleyici olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Toplumsal tepkilerden doğru bazı esnemeler olsa da genel olarak bir değişim yaşanması zordur. Sınıfsal farklılaşmanın ve yoksulluğun arttığı emperyalist merkezlerde de önümüzdeki dönem sosyal hareketliliği görmek şaşırtıcı olmaz.

Çevre, ikinci ve üçüncü dünya diye tanımlanan bölgelerde ise gerek ekonomik krizin gerekse de covid 19 ekonomi üzerindeki etkilerinin boyutlarının daha güçlü olacağı görünen bir gerçektir. Sınıfsal ayrışmanın, çelişkilerin, yoksulluğun ve açlığın güçlü olduğu alanlarda çok daha güçlü toplumsal tepkiler olasıdır. Salgının ve tedbirlerin frenlediği koşulların ortadan kalkması ile toplumsal hareketliliğin artacağını öngörmek gerekir. Toplumsal hareketliliğe yanıt verecek sendikal ve politik örgütlenmelerin olmayışı, kaçınılmaz olarak kendiliğinden (spontane) olayların gelişeceği anlamını taşır. Neoliberalizmin gerçek başarısı bireysel kurtuluşu yüceltmesi, toplumsal ve örgütsel ilişkilerin gereksizliği konusunda aldığı yoldur. Tüm bunlara kitle örgütlenmelerindeki çürümüşlüğün geldiği boyutlar da eklenince kitlelerin tepkilerini anlamak gerekir. Sol yapıların düşünsel ve pratik olarak günü karşılayacak politikalar geliştirememesi de ayrı bir eksikliktir. Resme kuş bakışı bakıldığında tüm alanlarda eksikliğin arka planında devrimci düşüncelerin zemin kaybetmesi ve ezilenlerin sorunlarıyla yoğurulan devrimci örgütlenmelerin olmayışıdır.

                                  YAHYA TAŞDEMİR            23-01-2021