30 Kasım 2022 Çarşamba

NASIL BİR YOL?

 

                                              NASIL BİR YOL ?                                         


Sermaye kronikleşen krizini çözmek için savaş dahil her türlü çözüm arayışını sürdürüyorsa, emek cephesi ve onların oluşturduğu örgütlenmeler de farklı bir sistem yaratmak için yol arayışını sürdürecektir. Yol arayışları geçmiş deneylerin bize sunduğu "EKONOMİK-DEMOKRATİK" "İDEOLOJİK"ve "POLİTİK" alanları kapsayan bütünlüklü bir mücadeledir. Günümüz açısından da belirlenen bu çerçeve geçerlidir. Güncel sorunların dayattığı bazı mücadele biçimleri zaman zaman ön plana geçse de belirleyici olan bütünlüklü politikanın sürdürülmesidir. Bütünsellikten sapma, mücadele çizgisinden sapmayı da beraberinde getirir. Bütünlüklü politikanın temel ekseni ise SINIFA karşı SINIF siyaseti olmak zorundadır.   

Kısa bir girişten sonra konuyu tartışmaya başlayabiliriz.

                    "DEVRİMLER ÇAĞININ GERİDE KALDIĞI" ÖN YARGISI    

 Albert Einstein; "Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur" demiş olsa da ne yazık ki ön yargıları parçalamadan da yol alınmıyor. 1970' lerde Milton Ffriedman'ının başını çektiği LİBERAL akım (giderek neoliberal) dünya genelinde toplumcu düşünce akımlarını ciddi oranda geri itti. Bunu salt düşünce akımının kendisine bağlamak eksik olur. liberal akım ile birlikte Şili' de başlayan ülkemiz de dahil birçok ülkedeki askeri darbe, faşist ve baskıcı yönetimleri de sürecin tamamlayıcısı olarak tanımlamak gerekiyor. Tüm bunlara sosyalist diye tanımlanan ülkelerde kapitalizme dönüş yaşanınca, devrimler sürecinin bittiği ve kapitalist düzenin son ve kalıcı olduğu kanısı sürekli tekrarlandı. Böyle bir sürecin insan ve toplum düşünceleri üzerinde etkili olması doğaldır.

Gelinen noktayı nesnel gerçeklik olarak kabul edersek, sistemi kabullenmiş ve değişim umudunu kaybetmiş oluruz. Özellikle sol aydınların ağırlıklı bir kesiminin bakış açısı ne yazık ki bu durumdadır. Bunu söylerken işçi sınıfı ve diğer sömürülenlerin etkilenmediği anlamı çıkarılmamalıdır. Kitle hareketlerinde genel bir geri çekilme ve umutsuzluk havasının olduğu bir gerçektir. Ayrıca sistemin propaganda ve fiziki sindirme araçlarının da sürekli çalıştırıldığını dikkate almak gerekiyor. İşçi sınıfının ve diğer ezilenlerin hayatlarının kolay olmadığı, zora ve baskılara dayanıklı olduğu tezi ileri sürülebilir. Tüm bunlara gelecek beklentilerinin de bir şekilde azaldığı gerçeğini de eklersek, direnme güçlerinin azalması doğaldır. Çizilen resim biraz fazla kötümser gelebilir. Umutsuzluğu yaratan da, yaratılan sosyo-ekonomik ve düşünsel tablodur. Sorun bu tabloyu yırtıp parçalamak, çıkış yollarını aramak ve bulmaktır. Ön yargılar da düşünsel ve pratik yol açmakla kırılabilir. Dünyanın sonunu ilan edenler, kapitalizm dışında sistemin olmayacağını savunanlar 2008-2009 krizi ile birlikte duvara tosladılar. Yeni çıkışlar üretilemediği için bölgesel çatışmalar yarattılar. Bölgesel savaşlar yetmeyince küresel savaşı zorlamaya başladılar. Küresel sermayenin ulusunun olmadığı, barış getireceği masalı da çökmüş oldu. Diğer yandan insan yaşamının devamlılığını tehdit eden doğanın yıkımına yöneldiler. Ucuz emek ve  sömürü oranın arttırmak için parçalı ve esnek üretime gittiler. Gelişmiş kapitalist merkezlerde bile sosyal devlet uygulamaları büyük oranda geri çekildi.  Ekonomik krizlerin savaşları tetiklediği, savaşların da ekonomik sonuçlarının olduğu gerçeğini bir kenara not etmek gerekiyor. Ayrıca ekonomik krizlerin toplumsal ve siyasi krizleri yarattığı başka bir gerçektir. Kriz durumlarında sermaye güçlerinin faşist ve ırkçı hareketleri destekleyerek güçlendirdiği tarihsel deneylerin bize bıraktığı mirastır. Aynı zamanda ekonomik-toplumsal ve siyasal krizin, genel krize dönüştüğü ve beraberinde yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği, yönetenlerin de eskisi gibi yönetemediği gerçeği ile karşılaşırız.  Lenin'in tanımı ile DEVRİMCİ DURUM gelip çatmıştır. Objektif koşulların olgunlaşması devrim için subjektif koşullar hazırlanmış ise bir anlam ifade eder. Gerekli hazırlık yapılmamışsa sistemin sahipleri tepkileri kendileri için tehlikeli olmayan alanlara yönlendirerek sorunu aşmayı başarırlar ve yollarına kaldıkları yerden devam ederler.  

Devrim; siyasi iktidarın bir sınıftan, başka bir sınıfa geçmesi, üretim sisteminin daha ileri sisteme dönüştürme gerçeği olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Kitlelerin sistemden kopuşunu yaratan devrimci durum, aynı zamanda yeni yönelimin belirleyicisi olur. Yönelimi yaratacak olan o güne kadar örgütlenme ve mücadelesi ile kendini ispatlamış, düşünsel olarak yeni sürecin inandırıcılığını sağlamış, örgütsel olarak yeni iktidarı alabilecek olgunluğa ve ilişkilere ulaşmış bir örgütlenme ile olanaklıdır. Aksi takdirde günümüzde sıkça dillendirilen AĞ TİPİ örgütlenmelerde olduğu gibi belli bir aşamadan sonra sistem güçleri tarafında etkisizleştirilir.  Kaçınılmaz kural işler. Karşı olduğun güçlerle mücadele edecek araçlara sahip değilsen yenilirsin. Bütün doğumlar gibi yeni sistemin doğumu da sancılı ve kanlı olmak zorundadır. Bir çok insancıl aydının kurguladığı gibi, sancısız doğum mümkün değildir.

                                                         TEMEL YÖNELİM

Temel yönelim; mücadele sürecinin bütününü kapsar, aynı zamanda mücadele araç ve yöntemlerini belirler. Varılacak hedef sınıfsız ve sömürüsüz toplum, "HERKESTEN YETENEĞİNE GÖRE- HERKESE İHTİYACINA GÖRE", Kısacası komünist toplum olarak belirlenirse, doğal olarak yürünecek yolu ve aşamaları da kapsayan bir çerçeve belirlenmiş olur. Doğaldır ki bu süreç içinde emek değer ölçütü kalkmış ve beraberinde burjuva egemenlik araçları gereksiz hale getirilmiştir. Varılacak hedefi verili sistemin aksaklıkları ve eksiklerini gidermek, HAK mücadeleleri üzerinden kurarsak doğal olarak kullanılacak araç ve yöntemler de farklı olacaktır. Bunu belirtirken komünist toplumu hedefleyen bir mücadele çizgisinin günün sorunlarını görmezden geleceği sonucuna gidilmemelidir. Güncel sorunlar ile mücadele içinde yoğurularak geleceğe yol açılır. Burada belirleyici olan varılmak istenen hedeftir. Uğruna verilecek mücadelede hedefe varabileceğine inanılıyorsa, yönelim bu yöne doğru yol alır. Aksi takdirde gerek devrim öncesi gerekse de devrim sonrası başarılacak her aşama son durak olabilir. Sosyalizm tarihi bu konuda yeterli deneyler sunar. 

Temel yönelim; mücadelenin ve değişimin bütününü kapsar. İşçi sınıfı ve ezilenlerin eğilimi ile komünist öncünün eğilimi ağırlıklı olarak aynı olmaz. Burada belirleyici olan genel mücadeleden kopmadan hedefe gidişin düşünsel ve pratik yöntemlerini bulmaktır. Öncülüğü belirleyen de yol açmadaki ustalıktır. Gerek iktidarı alma süreçleri, gerekse de iktidar süreçleri hedefe varmanın aşamalarıdır. Hedeften sapıldığı veya vaz geçildiği zamanlar çürümenin başladığı zamanlardır. Çünkü kapitalist sistemin yaşadığı ve komünist aşamaya geçilmedikçe geriye dönüş her zaman mümkündür. İşçi sınıfının birçok alanda faydacı davrandığı, kısa dönemli çıkarları için uzun dönemli mücadeleyi göze almadığı görülmüştür. Burada belirleyici olan temel yönelime göre örgütlenmiş ve programını bu çerçevede belirlemiş devrimci örgütün tutumudur.

Temel yönelime maddi sürecin işleyişi açısında bakmayıp, idealist felsefi bakış açısı ile bakan, varılacak bir hedeften çok cennet duygusu gibi insanı rahatlatan bir inanç olduğu savını ileri sürenler var. Kapitalist ideologlar marksist düşünce sistemi ile baş edemeyince, saptırmanın daha ince yollarını bulabilmektedirler. Sınıfsallığın dışına çıkıp, üretimin toplumsallığını- mülkiyetin bireyselliğini görmek istemezsen kaçacak çok yol bulunur. Post marksistler de emek sermaye çelişkisi yerine, birey sermaye çelişkisini koyabilmektedir. William Stanley Jevons ; 1879 yılında şöyle seslenir: " Sayıları gittikçe artan ve örgütlenme güçlerini geliştiren işçi sınıfımız, siyasal ve iktisadi özgürlüğümüzün gelişmesini durdurmaya yönelebilir. O halde emeğin hiçbir biçimde değer yaratmadığını ortaya koyan bir kuram geliştirmeliyiz. ( Sosyolojinin marksist reddiyesi. s.48). Bu günün sınıf reddiyesi mantığından daha tutarlı gözükmektedir. Diyalektik ve tarihi materyalizm açısında günümüzü yorumlamaya kalkarsak; Kapitalizmin uyum sağlama niteliğinin sonuna gelindiği, giderek büyük bölgesel savaşlara ve nükleer çatışmalara gebe olduğu bir dönem yaşanıyor. Eğer kapitalizmi aşan ve daha ileri bir sistem olan sosyalizme yönelinmezse insanlığın sonuna doğru gittiğimiz tespiti abartı olmaz. Rosa Luxemburg' un dediği gibi"YA SOSYALİZM-YA BARBARLIK.

                                           YÜRÜNECEK YOL

Politik mücadelenin belirgin bir çizgisi yoksa, günlük mücadele içinde ne için dövüştüğünü bilmeyen eylemler içinde koşturulup durulur. Günümüzde olduğu gibi, Mecliste sesini duyurmak, bir televizyon programına çıkmak, çevre eyleminde bulunmak, feminist hareketi desteklemek veya farklı kimliklerin özgürlüklerini savunmak vs. Yapılan tüm bu işler belirgin bir amaca yönelmediği müddetçe kendi içinde eriyip gider. Böyle bir sonuç, sürecin içinde olanların bir bölümünün geri çekilmesini getirirken bir bölümü de başka bir alana atlayarak yoluna devam etmeye çalışır. Bunları belirtirken küçük burjuva ve burjuva solcularını tartışmanın dışında tutuyorum. Onlar kendi alanlarında görevlerini sürdürüyorlar. Burada belirleyici olan mücadelede samimi, fakat belirgin bir politik çizgisi olmayanlardır. Böyle bir sonuç ister istemez yürünecek yol konusunu genel hatları ile koymak gerektiğini dayatmaktadır. 

Yürünecek yolu belirleyenin keyfilik olmadığı, dünyanın ve ülkenin ekonomik-toplumsal ve politik durumu olduğu gerçeğidir. (Konu geniş anlamı önceki kendi yazılarımda ve diğer bir çok yazıda işlendiği için genel bir çerçevenin yeterli olduğu kanısındayım.) Kapitalizmin içsel gelişim sürecinin bir sonucu olarak küreselleşme diye tanımlanan yeni bir evreye girilmiştir. Küreselleşmenin belirleyici yanı da sermayenin uluslar üstü rolü, üretimin ve ticaretin ulusal sınırlar tanımayan bir şekilde yaygınlaşma evresine gelmesidir. Emeğin sömürüsünü en üst seviyeye çıkarmak, işçi sınıfı örgütlenmesinin en alt seviyeye indirmek temel amaç olmuştur. Emperyalist diziliş farklılaşmış ve artı değerden aslan payını almak ise gelişmiş kapitalist merkezlere düşmektedir. Kısacası yeni sömürgecilik diye tanımlanan işleyişin güncellenmiş halidir. Sürece ilişkin anlatılan öyküler ise sermaye savunucularının kamuoyu oluşturma çalışmasıdır. Gelinen sonuç; çıkar çatışmalarının dayattığı savaş riskleri taşıyan bir kutuplaşmalar dönemidir. Ülkemiz de emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, çeper ülkesidir. Emperyalist merkezlerin ucuz emek cenneti ve aynı zamanda yetişmiş elemanları merkez ülkeleri çektiği bir ilişki çemberindedir. Hala 12 eylül darbesinin ürünü olan Anayasa ile yönetilmektedir. Demokrasi diye sunulan ise bu anayasa çerçevesinde sunulan özgürlük alanlarıdır. Kısacası demokrasicilik oyunu oynama alanları kalın çizgiler ile çizilmiştir. Oyunun dışına çıkanları veya çıkmaya yeltenenleri cezaevi yolu beklemektedir. Demokrasi diye sunulan ve bu alanı kullanarak seçilen yerel yöneticiler yerinden alınıp, yerlerine kayyum atanmakta, milletvekilleri ise dokunulmazlığı kaldırılıp mahkemenin yolunu tutmaktadır. Kısacası eskinin tanımlarıyla ifade etmesek bile baskıcı yönetimin sürdüğü gerçeğini atlayamayız. Bazı kolaycı tanımlar "siyasal islam " gibi işin özünü gizleyemez. Çünkü burada süren tek başına iktidar uygulamasını aşan bir devlet yönetim biçimidir. Hükümetler değişse ufak tefek değişikliklerin dışında genel işleyişte bir değişiklik olmaz. 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden kırk küsur yıl geçti. Kendini sağ-sol-liberal diye isimlendiren yönetimler geldi, fakat 12 eylül ruhu ve anayasası değişmedi. Kendisini devrimci diye tanımlayanların olayı ve süreci yorumlamaktan kaçarak sanal düşman yaratarak gidecekleri yol yoktur. Bütün değerlendirmeden, parça üzerinden sonuçlara gidilemez. Kısacası çaresizliğin ve çözümsüzlüğün ürettiği gerekçelerin bir sonu olmalı.                           

Dünyanın ve ülkemizin konumunu kısaca tanımladıktan sonra yürüyeceğimiz yol nasıl bir yol olabilir. Yürünecek yolun aynı zamanda devrimci bir yol olması gerekir. Yani Mahir'in tanımı ile engebeli,dolambaçlı ve zorlu bir yoldur. Bunu geçmişe güzelleme olarak değil, günümüzde neleri yapmamız gerektiği noktasında yorumlamalıyız. Her tarihi ve toplumsal sürecin çelişkilerinin çözümü farklılıklar içerir. Tarihin tekrarlanamayacağı ne kadar doğruysa, üstünden atlanamayacağı da o kadar doğrudur. Bu gün, gerek yetmiş süreci, gerek seksen süreci ve sonrası mücadelelerden dersler çıkarıp, mücadelede devamlılık kuralı içinde günümüzün koşullarında yürünecek yol bulmak zorunludur. Ülke aynı ülke, ekonomik ve toplumsal değişimler değerlendirilerek çıkış yolu bulunacak. Aksi taktirde günümüzdeki kör döğüşü sürüp gidecek. Sistemin sahipleri de bu gidişten hoşnut olmaya devam edecek.  

Sonuç olarak çok düşük düzeyde de olsa bir burjuva demokrasinin olmadığı, baskıcı yöntemlerin ağır bastığı bir ülkede ikili bir mücadele tarzının olması kaçınılmazdır. Bir taraftan her alanda ödünsüz bir demokrasi mücadelesi, diğer taraftan tüm bu mücadeleleri de kapsayacak devrim ve sosyalizmi hedefleyen sınıf devrimciliği. Demokrasi mücadelesi devrim mücadelesinin hazırlayıcısı olduğu gibi, devrim mücadelesi de demokrasi mücadelesinin kaldıracı olmaktadır. Böylece günlük mücadeleler bütünün parçası olmakta, gelecek yönetim biçiminin hamurunu yoğurmaktadır. Gelecek kurgusu olmayan politik yapılarda olduğu gibi yenilgi dönemlerinin karamsarlığı ve içe kapanması da aşılmış olacaktır. Doğaldır ki ikili mücadele beraberinde ikili örgütlenmeyi zorunlu kılar. Var olan veya oluşturulacak olan demokratik kitle örgütlenmesi araçları ve kendi alanlarını kapsayan mücadele yöntemleri. İkincisi devrimi ve sınıfsız toplumu hedefleyen, mücadelesini ve örgütlenmesini bu yönelime kuran devrimci-komünist örgütlenme. Başka bir anlatım ile devrim örgütü. Bizim gibi baskıcı ülkelerde böyle bir örgütlenmenin yasal ve açık örgüt biçimiyle yaşaması olanaksızdır. Tarihsel dönemlerdeki değişime paralel mücadele biçimleri ve örgütlenme tarzı konusunda değişimler zorunlu ise, aynı değişim devrimci örgütlerde de zorunludur. Geçmişin gizlilik koşulları ile günümüz arasında farklılıkların olması doğaldır. Doğal olmayan her tarihsel dönemin kendine has koşullarını öne sürerek olamayacağını ileri sürmektir.                                                                                                                       

                                                NE YAPILABİLİR     

Emperyalist kapitalist dünyanın yaşadığı krizin aşılamaması ve krizin ağır faturasını ödeyen çeper ülkelerde çelişkinin boyutları gittikçe derinleşmektedir. Ülkemiz de bu çelişkileri fazlasıyla yaşamaktadır. Kriz giderek toplumsal krize ve devlet krizine dönüşmüş, devletin kısmi özerklik pozisyonunu kaybetmesine neden olmuştur. Objektif olarak bunlar olurken, ağırlıklı düşünsel eğilim devrimin düş-ütopya olabileceğini ve böyle bir göreve soyunmak yerine kapitalizmin aksayan yanlarının düzeltilmesi gerektiği üzerinedir. Bunu yaparken bile çizginin dışına çıkmamaya dikkat edilmektedir. Bu konuda V.İ. Lenin'in "Devrim bir "serap" falan olmadığı gibi "Doğada ve tarihte mucize yoktur, fakat her devrim, tarihin her ani dönemeci gibi öyle zengin bir içeriğe sahiptir, mücadele biçimlerinin ve mücadele eden güçlerin karşılıklı ilişkisinin kendine özgü bileşimlerini o kadar beklenmedik biçimde ortaya çıkartır ki, birçok şey dar kafalı beyinlerde mucize olarak görünmek zorundadır. (Uzaktan mektuplar). Gezi olayları sırasında yaşanan şaşkınlığı anlatıyor gibi. Yine Nasuh abi'nin hasta yatağında "şimdi Devrimci yol gibi bir yapının olmayışının eksikliğini" ifade etmesi dönemi anlatması açısından önemlidir. Burada olmayan, iktidarı hedefleyen bir stratejinin ve beraberinde bu stratejiyi hayata geçirecek ideolojik birliği ve netliğini sağlamış devrimci bir örgüt. Böyle olunca gezi sonrası yaşanan sürecin doğal olduğu sonucuna gidilir. Tarihsel süreç içinde "Paris komünü-ekim devrimi-halk savaşları-gerilla savaşları" gibi iktidarı alma stratejiler uygulanmıştır. Her tarihsel süreçte dünya ve ülkelerin nesnel durumuna göre stratejilerin belirlenmesi kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan sınıflar mücadelesinin konumu, bu konuma göre işçi sınıfının diğer sınıflar ile  ilişkisi, sosyo-ekonomik yapı ve kır-şehir ilişkisi ve kapitalist birikim sürecinin işleyişi. Tüm bunlara emperyalist kapitalist sistem ile süren ekonomik-politik ve askeri alandaki bağlantıları da eklemek gerekir. Başka bir anlatımla güç ilişkileri ve güçler çatışması üzerinden bir kurgu oluşturmak zorunluluğu vardır. Nesnel gerçeklik bizim istemlerimize göre olmayacağını göre, biz nesnel gerçeklik üzerinden yorum yapmak zorundayız. Devrimin bir sınıfın başka bir sınıfı devirdiği gerçeği üzerinden hareketle, şiddete dayanan bir sürecin kaçınılmazlığı görülür. Ne yazık ki tarihsel süreçlere baktığımızda şiddetsiz devrim yoktur. Doğaldır ki şiddet tekelini elinde tutan devlet, şiddetin ilk uygulayıcısıdır. Genel tanımla önce silahı mösyö burjuvazi çeker. Mücadele tarihinde bunun aksi henüz yaşanmamıştır.   

Strateji denince doğal olarak geçmişin detay tartışmaları akla gelir. Günümüzün nesnelliği açısında böyle bir tartışmayı yürütecek bilgi ve  deney birikimi şimdilik sınırlıdır. Günün koşullarında yaşanan toplumsal hareket ve patlamaları dikkate alarak yön bulunmaya çalışılabilir. Gezi isyanı dahil yaşanan spontane olaylar gelecek sürecin işaretlerini vermektedir. Gelişmelere ne kadar hazırlıklı olunursa, toplumsal olaylarda o kadar etkili olunur. İzlenecek strateji bu günden yarına sınıfsal ve toplumsal olayların içinde çelikleşmek ve kitlelerin spontane tepkilerini iktidar mücadelesine yönlendirmek. Sınıfsal yapıdaki parçalılık ve katmanlaşma zaaf oluştursa da mücadele içinde bütünlük sağlanır. Diğer küçük burjuva ve küçük üreticiler süreç içinde tavırlarını belirler. Kısacası işçi sınıfı ve onun oluşturduğu devrimci örgütlenme mücadelenin belirleyici unsurlarıdır. Tüm bu süreçler sendikalizm ve ekonomizm sapmalarının aşılması ile başarılabilir. Bu aşamada gelecek ve başka bir dünya kurgusunun karşılık bulması yeterlidir. Nasıl bir strateji izleneceğini mücadele içinde örgütsel  yapıların görevidir. Çünkü mücadelenin içinde olup bütünsel süreci görmeden önerilecek strateji ve taktiklerin karşılığı yoktur.

 Sonuç olarak; Gelecek beklentisi yaratmak, bunun nasıl olabileceği üzerine düşünce üretmek ve devamında böyle bir mücadeleyi yürütebilecek örgütsel ilişkiler yaratmak. Tüm olumsuz koşullara karşı iyimserliği kaybetmemek, bu günden yarına mücadelenin gereklerini yerine getirmektir.                            

                                                     01-12-2022

                                            YAHYA TAŞDEMİR



29 Haziran 2022 Çarşamba

NEOLİBERALİZM

 

                                24 OCAK KARARLARI


     24 ocak 1980 tarihinde DEMİREL hükümetinin ekonomiden sorumlu kurmayı ÖZAL ekonomik tedbirler paketini açıkladı. Böylece ekonomik tıkanıklık aşılıp ülke refaha çıkacak, döviz gereksinimi karşılanacaktı.

1-%32,7 devalüasyon ve günlük kur uygulaması

2-Devletin ekonomide küçülmesi, KİT ve tarım ürünleri destekleme alımlarının sınırlandırılması.

3-Gübre,enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonların kaldırılması

4-Dış ticaretin serbestleştirilmesi, yabancı sermayenin teşviki, kar transferinde kolaylık.

5-Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerinin desteklenmesi

6-İthalatın liberalizasyonu, ihracata vergi iadesi,kredi desteği,gümrük muafiyetleri, teşvik sistemleri.

1960-1980 tarihleri arasında devletin de kısmen müdahil olduğu “İthal ikameci kalkınma modeli” olarak isimlendirilen iç pazara yönelik birikim modelinden, serbest piyasanın, ulusal ve uluslararası sermayenin belirleyici olduğu dış satıma yönelik birikim modeline geçişin kısa tanımlamasıdır. Buna da “ihracata dayalı kalkınma modeli” denilmiştir. Bu kalkınma modeliyle döviz sıkıntısının aşılacağı, serbest piyasanın sihirli elinin bütün sorunları aşacağı propagandası yapıldı. Modelde öncelikli olarak iç pazarın daraltılması ve üretimdeki maliyetin düşürülmesi gerekiyordu. Bu da halkın alım gücünün ve işçi ücretlerinin düşürülmesi demekti. Ayrıca KİT'lerin süreç içinde özelleştirilmesi, eğitim ve sağlık alanının piyasalaştırılması öngörülmekteydi. Bu planlamanın düşünsel arka planı ve pratik uygulaması Dünya bankası ve İMF tarafından kotarılıyordu. Kısa tanımıyla Uluslararası sermaye.

Böyle bir ekonomik modelin uygulanabilmesi işçi sınıfı ve diğer emekçilerin cumhuriyet tarihi boyunca kazanımlarından büyük oranda vaz geçmesi anlamına geliyordu. Sendikalaşma oranının %47,6, sol muhalefetin bir hayli güçlü olduğu dönemde bunun normal koşullarda olmayacağı kesindi. Ayrıca Sovyetlerin Afganistan işgali ve İran'da mollalar rejiminin kurulması, ABD ve NATO için istikrarlı bir Türkiye kaçınılmaz olmuştu.

24 ocak kararlarının uygulanması için 12 eylül 1980 tarihinde TSK yönetime el koydu. TURGUT ÖZAL yeni yönetimin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak yerini aldı. Beş kişilik MGK bütün yasal ve anayasal yetkileri elinde topladı. (Trajikomik bir şekilde terör bahanesi ile yargılananlar, ortadan kaldırılan anayasa'yı ihlalden yargılandılar.) Terör ile mücadele gerekçesi ile tüm demokratik haklar ortadan kaldırıldığı gibi, kazanılmış haklar da yok sayıldı. Sermayenin tüm istemleri harfiyen yerine getirildi. Toplumun geleceğini şekillendiren Anayasal, yasal ve fiziki planlamalara gidildi. (Aradan 36 yıl geçtikten sonra hala 12 eylül anayasası ve yasaları ile yönetiliyorsak durumun korkunçluğu ortada). 12 eylül ve devamındaki Özal hükümetleri sermayenin çok güçlü bir karşı saldırısı dönemidir. Real ücretlerde %55'lere varan kayıplar, köylülüğün yoksullaşması ve kentte göç.

1980-1990 Arası dönem uygulanan neoliberal politikaların bedelini emekçi halk öderken, sermaye kesimleri gerek dış satımdan gerekse de iç tüketimden elde ettikleri birikimin, çok az bir kısmını üretken alanlara yatırdı. Büyük bir kısmı finansal liberalizasyon, lüks malların ithaline ve iç tüketime yöneldi. Gecekondu afları, tapu dağıtımı ve imar izinlerinin yarattığı rant, kısmi bir zenginleşme görüntüsü yaratsa da toplumun büyük bir kesiminin yoksullaştığı bir süreçti. Ekonominin dış sermaye gereksinimi azalmadığı gibi giderek arttı. 1989'a gelindiğinde işçilerin yaşam seviyelerinin çok fazla düşüklüğü bahar eylemlerini doğurdu. 1990 yılında Zonguldak kömür işçilerinin Ankara yürüyüşü güçlü sarsıntılar yarattı. Ayrıca kamu çalışanları da kurduklar sendikalar ile mücadelede yerlerini aldılar.

1980 sonrası dönemde Anadolu sermayesi olarak isimlendirilen EMEK YOĞUN yatırımlar daha çok Konya,Denizli,Gaziantep ve Kayseri'de yoğunlaştı. Tutucu Anadolu eşrafından yeni bir islami sermaye yaratıldı. Bu sermaye kesiminin giderek iktidara ortak olması kaçınılmazdı. TÜSİAD'ın karşısına MÜSİAD konumlanıyor ve İstanbul sermayesinin tekeli de kırılmış oluyordu. Anadolu sermayesi Özal'ın ANAP'ında belli oranlarda kendini ifade etse de daha sonraki DYP-MSP-AKP döneminde etkinliğini daha da arttırdı.

1990 yılına gelindiğinde yatırım ve sıcak para olarak ciddi bir dış sermaye girişi olmasına karşın, Üretken sanayi alanında ciddi bir gelişme görülmedi. Özal'ın başlattığı ve devamındaki hükümetlerin sürdürdüğü neoliberal politikalar hiçbir şeyi çözmediği gibi 1990-1991-1994-2001 krizlerini beraberinde getirdi. Doğaldır ki kapitalizmin işleyiş yasası gereği tüm krizlerin faturası işçi sınıfı ve diğer emekçilere çıkarıldı. Ekonomik cepheden bakıldığında dış borç günümüzde özel sektör ve devlet olarak 420 milyar dolara çıktı. Özal 1989 yılında giderayak yayınladığı 32 nolu kararı ile Türk parasının kıymetini koruma kanununu değiştirerek Uluslar arası sermayeye son ve en önemli görevini yerine getirmişti. Bundan sonrası tümüyle uluslararası sermayenin ilişki ve çıkarlarına göre belirlenecekti. Yaşanan krizlere çözüm önerileri ve elemanları da(Kemal Derviş) hazırdı.

Özal politikaları bazı değişimlere uğrasa da, İMF ve Dünya bankasının reçeteleri ile yola devam edildi. Uluslararası sermayenin ekonomik politikalarının yıkımı en fazla kırsal alanda görüldü. Gerek makineleşme gerekse de Devlet desteklerinin kalkması köyden kentte göçü hızlandırdı. Buna bir de Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki zorunlu göçleri eklemek gerekir. 1980 yılında kır nüfusu %56 iken günümüzde %10'ların altına(köy nüfusu) düşmüştür. Kentte göçen nüfusu karşılayacak üretken bir sanayi olmadığına göre istihdam daha çok hizmet, inşaat ve kayıt dışı alanlara kaydı.

                                             AKP DÖNEMİ

2001 Krizinden sonra özellikle liberal sağın güç kaybının da etkisiyle islamı sermaye olarak isimlendirilen Anadolu sermayesini de arkasına alan AKP iktidara geldi. AKP emperyalist güç odaklarının din soslu neoliberal projesi olarak gündeme sokuldu. Projenin ülke içine sunumu DEMOKRASİ ve AB kriterleri olarak yapıldı. Doğal olarak en büyük karşılığını liberal kesimlerde buldu. Kendini solda ifade eden birçok kesimin de desteğini aldı. Ekonomide ise 2008 yılına kadar DERVİŞ politikalarını sürdürdü. Bu dönemde ÖZELLEŞTİRME Adı altında toplumun ortak değerleri birilerine satıldı. Satışın toplamdaki oranının %86 gibi bir rakama ulaşması yeterince açıklayıcıdır.  Ekonominin taşıyıcı gücü İNŞAAT ve RANT alanına kaymış, var olan KİT'leri satarak vasat bir büyüme ile (%4.5-%5) yola devam edildi.

İzlenen neoliberal politikaları sonuçları olarak artan yoksullaşma ve sınıfsal çelişkilerin etkisini azaltmak için; AKP'li belediyeler, islamcı vakıflar, cemaatler ve islami sermaye grupları tarafından yardımlar yapıldı. Böyle bir uygulama kendilerine bu kesimleri politik olarak elde tutma olanakları sundu. Kısacası kitlelerin en doğal hakları, yardım adı altında sadakaya dönüştürüldü.

Emekçilerin mücadelesi açısından hak kayıplarının ve güç yitiminin çok yoğun yaşandığı bir dönemdi. Buna bir de iktidar güdümlü sendikaları da eklersek durumun korkunçluğu ortaya çıkar. 2003'te çıkarılan iş kanunu, güvencesiz taşeron yasası ile örgütsüz bir işçi sınıfı hedeflendi. KİT satışları sonucu bu sektörlerde örgütlenmiş sendikalar, baskılara direnemeyip  ciddi güç kayıplarına uğradılar. Kayıt dışılık, geçici işçilik, esnek üretim gibi uygulamalar ayrı bir zorluk oluşturdu. Tüm bunlara 1980 sonrası ezilen devrimci sendika ve örgütlenmelerin yarattığı boşluğu da eklemeliyiz. 1980'lerde %50'yi bulan sendikal örgütlülük bu gün %10'ların altına düşmüş. Bu toplam içinde barındırdıkları ile değerlendirdiğinde emek mücadelesi açısından bir anlam ifade etmemektedir. Çalışan nüfusun %70'nin(mavi-beyaz yakalılar) işçi olduğunu göz önüne alırsak çok ciddi bir işçi sınıfı çalışması kaçınılmazdır. İşçi istihdamının dağılım ise %16-20 tarım,%25-30 sanayi ve %50'sini de hizmet sektörü oluşturmaktadır.

                                            SINIFLARIN MEVZİLENMESİ

24 ocak 1980'den günümüze ekonomik ve toplumsal yaşamda yaşanan değişimleri sorgulamak. Bu sorgulamanın sonucu sınıfsal mevzilenmeyi görüp buna göre çözüm önerileri üretmek zorunludur.

Kapitalizm; devrimci bir tarzda demokratik devrimini yaparak gelişmemiş olsa da, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri açısından çok yol alınmıştır. Geçmiş dönemin klasik tanımları günü yorumlamaya yetmez. Sermayenin zorunlu ilişkileri günümüz açısından daha çok uluslararası sermaye kesimleri ile sürmektedir. Ülke içinde süren üretim de süreç içinde emperyalist sermaye gruplarının istemleri yönünde şekillendi. Tedarikçilik üretimin ağırlıklı bir kesimini oluşturdu. Anadolu (islami ) sermayesi olarak isimlendirilen kesimler, daha çok emek yoğun üretim ile yerli ve uluslararası tekellerin tedarikçiliğini yapmaktadır. Farklı sermaye grupları arasında zaman zaman yaşanan çatışmaların doğal olduğunu görmek ve buradan farklı sonuçlar çıkarmamak gerekir. İslami sermayeye dayanıyor gözüken AKP iktidarı dönemi TUSİAD' çıların kazançlarının en yüksek olduğu dönemdir. Ülke genelinde prekapitalist unsurlar varlığını sürdürse de ekonomik anlamda bir güç oluşturmamaktadır. Gerek iç piyasada gerekse de dış satıma yönelik üretimde belirleyici olan kapitalist üretim ilişkileridir.

Emperyalist-kapitalist merkezlerin kendi sorunlarını ve Marx'ın tanımı ile “Kar oranının düşme eğilimi yasası” çeper ülkelere açılarak aşılabilmektedir. Düşük ücret, ucuz ham madde ve o ülke tarafından tanınan vergi vs gibi diğer kolaylıklar maliyet hesaplarını düşürmektedir. Böyle bir sonuç beraberinde o ülkede dışarıdan ve yukarıdan da olsa (çarpık da olsa) kapitalizmi geliştirmektedir. Bunu yaparken özelliklen ARGE çalışmaları ve katma değeri yüksek üretimleri kendi ülkelerinde sürdürüyorlar. Üretimin esnekliliği ve parçalılığı sayesinde çok fazla alternatifi ayni zamanda kullanma olanaklarına sahipler.

                                   SINIF-EMEK MÜCADELESİ

Emperyalist-kapitalist sistemin günümüzdeki üretim ilişkilerinin uluslararasılaşması, esnek ve parçalı üretime yönelmesi emek örgütlenmesi açısından ciddi zorluklar oluşturur. FORDİST üretim tarzının ayni mekanda olmanın yarattığı çabuk örgütlenip harekete geçme olanakları ortadan kalkmıştır. Daha da ileri gidersek bazı üretimlerin parçalılığı aile içi üretime kadar gitmektedir. Böyle bir durumda işçilerin karşılarına sermaye gruplarının ötesinde diğer ülkelerin işçileri de çıkmaktadır. Sermaye kesimleri için belirleyici olanın maliyetin düşürülmesi olunca, makinaların bir başka ülkeye taşınması sorun oluşturmamaktadır. Tüm bunların kapitalizm genel kuralı olan daha fazla kazanç üzerinden kurgulandığını düşünürsek, insanını önemsizleştiğini görürüz. Onlar için insan kazanç getiren herhangi bir araçtan farklı değildir.

Üretimdeki teknolojik gelişmenin hızını da dikkate alırsak insan emeğine gereksinim giderek düşmekte, nitelikli elemanın işini ise gelişmiş makinalar almaktadır. İnsanı gereksizleştiren bir sistem giderek insanlığın sonunu da hazırlıyor demektir. İngiliz bilim insanı Stephen Havking'in başka dünyalar bulmalıyız önerisi sonucu görmesindendir. Kendi deyimi ile “nükleer savaş, genetiği değiştirilmiş virüs, ısınma ve yapay zeka” Dünyanın sonunu getirebilirmiş. Burada gizlenen ise sermayenin doymayan kazanma hırsının yarattığı sonuçtur. Dünya genelinde nüfusun %1'ini bile oluşturmayan sermaye sahiplerinin %99'un kaderini belirleme hakkını insanları mülkleri olarak görüyor olmalarından olsa gerek. Yine aynı sonuca ulaşıyoruz. Sermayenin çıkarları için DOĞANIN ve YAŞAMIN sonlandırılmasına izin verilecek midir? İnsanlığın gerek düşünsel gerekse de pratikte yanıtlaması gereken zor bir soru.

Konuyu çok fazla küresel alana kaydırmadan ülkemiz açısından nasıl yanıtlar üretebiliriz. Yaratılan sonucu kabullenip hangi nedenle olursa olsun ölümü beklenmeyeceğine göre düşünsel yanıtlarla birlikte pratik mücadele zorunludur. Bunu yaparken günümüzün koşullarını dikkate alan ve tarihi birikimi tekrarlamadan güncelleyen, zorlukların yıldırıcı etkisine kapılmadan üretken ve inatçı bir çizgi. Değişen kapitalizmin sömürü mekanizması olmadığına göre biçimsel değişimlere karşı mücadele tarzı ve örgütlenme şekilleri yaratmak varlık sorunudur.

Öncelikli olarak geçmiş dönemlerin örgüt ve mücadele tarzı anlayışları aşılmalı. Üretimin esnekliği ve dağınıklığını kapsayacak bir çalışma. Öğrenilmiş formlara dayanmayan, hayatın dayattığı formları yaratan bir tarz. Böyle bir uygulama öncelikle sendikal alandan başlayıp beraberinde yaşam alanlarını da içine alan dayanışma ve direnme çizgisi. Dünya deneyleri( Güney Amerika ve Güney Asya) ve ülkemizdeki( 2013 gezi isyanı-16 nisan 2017 hayır çalışması) yaşananlar ön veri olarak yeterlidir. Başka bir tanımlama ile yaşayarak öğrenme ve beraberinde öğrenilen sonuçlardan gelecek için yeni tasarım ve programlar çıkarma. Burada belirleyici olan faşizm karşıtı güçlerin ortak hareketini sağlayacak düşünsel ve pratik esneklik gösterebilmektir. Bunu becerebildiği oranda yaşanan deneylerden sonuç çıkarılmış demektir. Ülkelerin tarihlerinde GEZİ isyanı gibi spontane isyanların çok seyrek olduğunu düşünürsek,örgütlü karşı çıkışların örülmesi gerektiği sonucuna ulaşırız.

                              DEVLETİN YAPISI ve YÖNETİM TARZI

Kapitalizmin rekabetçi dönemini doğal bir süreçte yaşayarak kendi demokratik kurum ve işleyişlerini yaratamadığı için baskıcı devlet işleyişi sürmektedir. Baskının oranı günün koşullarında yaşanan sorunların boyutuyla orantılıdır. Devlet yapısı sermaye gruplarının istemlerine göre uyarlanmış, ekonomik ve sosyal hayattan tümüyle sıyrılarak güvenlik örgütü durumuna gelmiştir. Ayrıca baskıcı devlet mekanizması, taleplerin bastırılması ve ucuz iş gücü için kolaylıklar sunar. Dini akımların güç kazanması ve biat kültürü de emeğin kolay sömürülmesinin aracıdır.

Ekonominin Uluslararası sermayeye bağımlı olması, sermaye hareketliliğine bağlı olarak krizlerin sık yaşanmasını beraberinde getirir. İşsizliğin geniş açıdan %20'leri olduğu, yoksulluğun arttığı ve geçim koşullarının zorlaştığı bir toplumsal yapıda hoşnutsuzlukları bastırmanın yolu baskı ve şiddetten geçmektedir. Devlet yapısı günün koşullarına göre değişimler geçirerek işlevini sürdürmektedir. Verili yapı yetmemiş olacak ki, tüm yetkilerin tek merkezde ve kişide toplandığını bir devlet örgütlenmesine gidilmektedir. Klasik devlet yapısıyla birlikte koşullara göre özel örgütlenmeler oluşturuluyor bir de buna istendiği zaman sokakta harekete geçirilebilen ırkçı ve dinci yapılar eklenmektedir. Bu bize baskı yöntemlerinin süreceğini gösterir. 

                                           DEVRİMCİ MÜCADELE

Ülkemiz açısından tarihsel kesit; Emperyalizmin güdümünde geliştirilen çarpık kapitalizm, Uluslararası sermaye bağımlısı bir ekonomi, 1908 ABD ve Dünya ekonomik krizinden sonra dış sermaye kaçışı ve ekonomik kriz. Kapitalizmin esnek ve parçalı üretiminden kaynaklı örgütsüzlük. Neoliberal politikaların yarattığı bireyci insan ilişkileri. İşsizlik, yoksulluk ve güvencesiz bir yaşam. Yönetememe krizinin yarattığı darbe girişimi ve KHK'ler. Sermayenin dayattığı çözüm önerisi ise başkanlık adı altında din soslu açık faşizm. Kırk katır mı? Kırk satır mı?.

Kapitalist toplum içindeki düşünsel farklılık ve çıkar ilişkileri açısından farklı yaklaşımların olması doğaldır. Burada belirleyici olan başka bir dünya mümkün diyenlerin, gelecek için yalnızca düş kurmak değil tasarımı olanların yaklaşımıdır. Bu güne kadar yaratılmış olan veya gelecekte de yaratılacak olan gerekçelerle sorunların çözümü tarihe havale edilemez. Böyle olmayacak ise, kısa ve uzun dönemli tasarım ve programlar ile yaşamın tüm alanlarına müdahale kaçınılmazdır.

Kısa dönem açısından; Açık faşizme doğru gidişin önünü kesmek, gerek demokratik hakları gerekse de ekonomik kazanımları genişletmek. Böyle bir tasarımda doğal olarak kapsayıcılık geniştir. Oluşturulacak program ilişki içinde olunan kesimlerin ortak istemlerini karşılamak zorundadır. Faşizme karşı temel insan hakları ve demokrasi mücadelesini içerecek bir direniş-demokrasi örgütlenmesi, birleşik direniş mücadelesi. Haziran örgütlenmesi ve hayır çalışması içinde yer alan kendini demokrasi ve seküler yaşam savunucusu olan tüm kesimleri kapsar. Kürt halkının kimlik taleplerinin de demokrasi içinde çözülebileceğini öngörür. Günlük mücadelenin gereklerini yerine getirirken iradi olarak sınıfsal tabana yönelmek ve beraberinde tüm ilişkileri kotarabilecek örgütsel ilişkileri yaratmanın görevi ile karşılaşmak.

Uzun dönem açısından durum daha farklıdır. Burada sınıfsal tutumlar daha nettir. Gelecek tasarımı devrimi ve sosyalizmi hedefler. Reel sosyalizmin çöküşü ve karşı devrim güçlerinin estirdiği propaganda devrimci saflarda ciddi dalgalanmalar yaratmış ve beraberinde geri çekilmeyi getirmiştir.(Yaşanmış deneylerin eleştirisi ayrı bir tartışma konusudur). Emperyalizm ve estirilen neoliberal rüzgar kendi kriz dalgalarına çarpmış, Dünyanın sonu diye tanımlananın yeniden DEVRİMLER ÇAĞI olduğunu bir kez daha göstermiştir.  Emperyalist ülkelerin Dünya genelindeki güç ve hakimiyet kavgasını ve çelişkilerini bilen bir yerden hareket ederek, sınıfsal çıkar çelişkilerinin ve çatışmaların çok güçlü olduğu çeper ülkelerinde devrimin yapılması ve yaşatılması olasıdır. (Merkez ülkelerin olanakları, hoşnutsuzlukları susturmak için yeterlidir). Sistemin sahipleri tarafından yaratılan yenilmezlik duygusu aşılmalıdır. Tarihsel geçmişimizde gördüğümüz gibi devrimlerin oluşumu ve yaşatılması ciddi zorluklar içerir. Böyle olması olanaksızlığını göstermez. Her geçen gün daha fazla gericileşen ve çürüyen kapitalizm kendisi ile birlikte Dünyanın da sonunu hazırlamaktadır. Ölenin karşısında ise doğum halinde olanın SOSYALİZ olduğunu görmeliyiz. Zor koşullarda sınırlı alanlarda da olsa doğuşun ve yeni yaşamın örnekleri gösterilmek zorunda.

Emperyalist sisteme bağlı ülkeler ciddi sınıfsal çelişki ve çatışmalara gebe ülkemizde DEVRİM olanaksız değildir. Belirleyici olanın böyle bir sürece yönetebilecek düşünsel ve örgütsel hazırlıktır. Koşulların uygunluğu kendiliğinden sonuçlar üretmez. Bu günden geleceğe tüm mücadele biçimlerini kapsayacak devrimci bir örgütlenmeye gereksinim kaçınılmazdır. Böyle bir yapının masa başında oluşmayacağı genel doğrudur. Başka bir doğru da bugünden yarına düşünsel ve pratik tasarımlar yapılmadan alınacak yolun olmadığıdır. 18-19. yy, örgüt yapıları ve dışarıdan bilinç götürme deneylerinin günümüzde çok karşılığı olmayabilir. Yapılacak olanın günümüz koşullarını karşılayan örgütlenmeler ve çalışma tarzı yaratmaktır. Bunun yolu da öğrenerek öğretmekten, dönüşerek dönüştürmekten geçer. Kimse kimsenin öğretmeni ve öğrencisi değildir. Sürecin içinde olanlar süreci dönüştürenlerdir. Böyle bir tutum bürokratik örgüt yapılarını aşabileceği gibi, kararlara demokratik olarak katılıp sahiplenme sonucunu yaratır. Böyle bir kültür ayni zamanda gelecek toplumun da temellerini atmış olur.

Günün görevlerini kotarırken geleceğe yatırım yapmak, biriktirmek ve birikenler ile tekrar geleceğe yönelmek. Çağımızın tekrar DEVRİMLER ve SOSYALİZM ÇAĞI olduğunu görmek. Başkaların yazdığı öykülerle oyalanmak değil, kendi öykülerimizi yazmak ve geleceğimizi kurmak.

                                              10-05-2017 YAHYA TAŞDEMİR.




14 Ocak 2022 Cuma

SOKAK

 

                                                                SOKAK

 Saray yönetimin başı sokağa çıkanı .........kovalarım dedi. Muhalefetin başı ve bir burjuva grubunun sözcülüğünü yapmaya çalışan ana muhalefet lideri de bizim sokakta ne işimiz var dedi. Diğer sistem muhalifi partiler de sokağı kötülemek üzere sıraya girdiler. Ülke yönetimini saray entrikalarına ve seçime indirgediler. (Kısacası profesyonel politikacıların dar alan paslaşmaları). Bunun adına da "DEMOKRASİ" diyorlar..............

Antik Yunan'dan günümüze demokrasinin beşiği sokak olduğu gerçeğini atlarsak geriye ne kalır. Sermayenin merkezileşmesine paralel yürüyen iktidarın merkezileşmesi, beraberinde iktidar mücadelesini sermaye grupları arasındaki güç mücadelesine indirmiştir. Burjuvazinin tepiştiği alan olarak tanımlanan meclisin de etkinliği en alt düzeye indirilmiştir. Seçim ise bir rıza üretme ve meşruiyet aracı olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Böyle bir evreye nasıl geldiğimiz başlı başına sorgulanması gereken sonuçtur. Genel tanımlamalar ile; "Kapitalist ekonominin politik sonuçları" demek işin kolayına kaçmaktır. Aynı süreçleri yaşayan dünyanın bir çok ülkesinde aynı sonuçlar yaşanmamaktadır. Kısacası toptancı değerlendirmeler ile sonuca gidemeyiz. İster istemez GEÇMİŞ-BUGÜN- GELECEK denklemini kurmak zorundayız. En basit tanımı ile geçmişte yaptıkların veya yapamadıkların bu günü tanımlar. Bu gün yapabildiklerin ise geleceği tanımlayacaktır. Böyle bir tanımlamanın içine sınıfsal ve toplumsal mücadelelerin tümü girer. Doğaldır ki mücadele örgütlerinin izlediği strateji de sorgulanmak zorundadır. Günlük gelişmelere tepki vermek ile sınırlı bir stratejiden söz edilemez.

Kapitalist sistemin işleyişinin sonucu sermayenin merkezileşmesi beraberinde siyasi merkezileşme eğilimi taşır. Bu eğilimin mutlak gerçekleşeceği anlamına gelmez. Çünkü bir tarafta sermaye yer alırken, diğer yanda işçi sınıfı ve ezilen ve sömürülen tüm halk kesimleri vardır. Sonucu belirleyecek olan sınıf ve demokrasi mücadelesinin gücüdür. Çürümüş sendikal yapılar ve politik örgütlenmeler çerçevesinde bakıldığında sermayenin önünde hiç bir engel yoktur. Ne yazık ki ülke gerçeğinin yaşadığı durum bu tanımı haklı göstermektedir. Basın açıklamalarını başarı sayan eylem çizgisine gelinmiştir. Gezi ayaklanması gibi büyük bir kırılma yaşanmış olması, gelecek açısından da umut yaratmaktadır. AKP-Saray yönetimi ekonomik politika olarak günü karşılayacak bir arayış içindedir. 20 yıllık iktidar tecrübesi sonucu çözüm yollarını bulmaları zor değildir. TÜSİAD-MÜSİAD  çatışmasını fazla abartmamak gerekiyor. Kendilerini sıkıştıracak güçlü bir sınıf mücadelesi olmadığı sürece, krizin faturasını tümüyle emekçi halka keserek çıkarlarında ortak noktaları bulmaları zor değildir. Son ekonomik politikalar, zam furyası bunun habercisi gibidir. Görünen o ki önümüzdeki günler baskının ve sömürünün arttığı, sermayenin gülmeye devam edeceği günler olacak. Sermaye için belirleyici olan sorunlarına çözüm bulunmasıdır. Mevcut yönetim çözüm ürettiği müddetçe iktidarda kalır. Sandıktan iktidar rüyası görenler ve ittifak politikaları ile meclis rüyası görenler görmeye devam edebilir.

Cumhuriyet tarihi boyunca sınıf ve demokrasi mücadelesi yükselen ve geri çekilen dönemler yaşanmıştır. Özellikle 1960 sonrası koşulların da etkisiyle iki alanda da ciddi yol almıştır. TİP ve DİSK kurulmuş, ciddi işçi eylemleri ve grevleri yaşanmıştır. "Demokratik gelişme, ekonomik gelişmeyi aştı" tanımlamasında kendisini bulan bir süreç yaşanmıştır. Süreci tersine çevirme hamlesi ve 12 mart açık faşizm dönemi yaşanmıştır. Dönemin koşullarına direnen ve savaş açanlar geriye bir hikaye bırakarak gitmişlerdir. 1972 Sonrası politik havanın oluşumunda bırakılan hikayenin etkisi küçümsenemez. Daha sonraki politik oluşumların ve sınıf ve toplumsal mücadelelerin tümünde yaratılan hikayenin etkileri devam etmiştir. Ne yazık ki 1980'e kadar yaşanılan süreç ve daha sonrası sağlıklı bir şekilde değerlendirilememiştir. Geçmişle yüzleşip öz eleştiri verip, yeni sürece uyum sağlama yoluna gidilememiştir. Geriye ilerletici bir hikaye bırakılamadığı gibi, yeni süreçleri de kendimize benzetme hatasına düşülmüştür. Doğal olarak gelinen yer, olması gerekenin çok gerisindedir. Böyle bir durum sınıf-emek ve demokrasi alanındaki tüm mücadelelere yansımaktadır. Yanılmadıklarını düşünenlerin en büyük yanılgısının sonuçlarını ülkenin tüm ezilenleri yaşamaktadır. Kişilerin sınıfsal anlamda çıta yükseltip bir üst sınıfa atlaması ve beraberinde sınıfsal konumunun teorisini yapması nesnel gerçekliği değiştirmez. Sınıfsal geçirgenlik ve beraberindeki düşünsel değişim bütün tarihsel süreçler için geçerlidir. Yeni olan ise tarihsel koşulların da desteklemesi ile, ağırlıklı olarak sınıf mücadelesi alanından düşünsel ve pratik olarak çekilmektir.

"Ne tarihin sonuna geldik","Ne de sınıflar ortadan kalktı" anlatılanlar sermayenin liberal savunucularının kocaman bir yalanı çıktı. Kaçınılmaz olarak geriye sınıf mücadelesine sarılmak ve sokağa sahip çıkmak kaldı. Ezilenler ve sömürülenler için SOKAK vaz geçilmez bir mücadele alanıdır. Gerek emek mücadelesi, gerekse de demokrasi mücadelesi için bu alan sonuna kadar savunulmak zorundadır. Bu günü karşılamanın ve geleceğe miras bırakmanın yolu sokaktan geçmektedir.

                                             YAHYA TAŞDEMİR     14-01-2022