4 Mayıs 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET

                        

                                   NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET


Sosyal devlet tanımlaması öncelikli olarak devletin ekonomik ve sosyal yaşama müdahalesini kapsar. Beraberinde çalışanların haklarının güvence altına alınması ve sosyal güvenlik kurumlarının geliştirilmesini. Tüm bunlarla birlikte en önemlisi de paylaşımda sosyal adaletin sağlanmasıdır.  Sosyal devlet tarihi 17. yy kadar götürülse de gerçek karşılığını 1945 sonrası bulur. Bu tarihi süreçte ekonomik koşulların uygunluğunun yanında, sınıf mücadelesinin yüksekliği ve beraberinde sosyalist ülke oluşumlarının zorlayıcı etkisini de küçümsememek gerekir. 1929 krizi liberalizmin ekonomik politikalarının sorgulanmasını getirmiştir. 1930-1970 arası ağırlıklı olarak keynesyen politikaların uygulandığı  bu süreç kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirilmiştir. 1970 Sonrası birikim sistemin uluslar arası evreye ulaşması ve keynes politikalarının krize girmesi nedeniyle, neo-liberal politikaların önü açılmıştır.  Burada belirleyici olan sermaye birikiminin uluslar üstü seviyeye ulaşması ve keynesgil politikanın ekonomik sınırlarına dayanmış olmasıdır. (Günümüzde ise dünyadaki üretimin üçte ikisi uluslar üstü sermaye grupları tarafından yapılmaktadır). Neo-liberal politikaların kültürel çerçevesini ise post-modernizm oluşturmuştur.  Ekonomik ve kültürel dönüşüm beraberinde siyasette de dönüşümü getirmiştir. Temsili demokrasi daraltılmış, siyasal öznelerin yeniden tanımlanmasına gidilmiştir. Yeni tanımlama YÖNETİŞİM ve YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER üzerine kurulmuştur. Gelinen noktada DEMOKRASİ ve SİVİL KATILIM söylemi sermayenin çıkarlarının çatışmasız bir şekilde sürdürülmesinin ifadesidir. Yeni toplumsal hareketler ise ideolojiden arındırılmış ve örgütsüz kitlelere görüntüde katılım duygusu yaşatmaktır. Doğal olarak siyasetteki geleneksel sağ-sol ayrımının içeriği farklılaşmaktadır. Sol; sınıf politikasından uzaklaşıp toplumsal sorunlara odaklanmıştır. Böylece mülkiyet ilişkileri ve üretim araçlarının denetimi tartışması devre dışı bırakılmıştır. Toplumsal ve ekonomik sorunlar birbirinden ayrılmış, kimlik ve alan mücadeleleri belirleyici konuma gelmiştir. Bireyciliğin yüceltildiği, dikey örgütlenmenin mahkum edildiği bir kültür geliştirilmiştir. Geriye gösteri-protesto ve delegasyon demokrasisi kalmıştır. Ülkemizde somut durum anlatılanları büyük oranda kapsamaktadır. 

Neoliberal dönenim en önemli özelliği kurumsallığı ilga etmesi, kurumsuzluk ve kuralsızlık dönemini başlatmasıdır. Birikim süreçlerini sürdürmek için güvenlik politikalarını sağlayacak kurumların dışındaki yapıları işlevsiz hale getirmişlerdir. Gelinen sonuç sosyal devlet kurumlarının büyük oranda darbe yemesidir. Eğitim-Sağlık-Sosyal güvenlik ve en önemlisi de doğal afet sonuçlarını karşılayacak yapılar ciddi güç kayıplarına uğramıştır. Ulus devletleri yöneticileri uluslar üstü şirketlerin kazançlarını garanti altına alan yapılara dönmüşlerdir.  Başka bir anlatımla devlet ağırlıklı olarak güvenlik aygıtına dönüşmüştür. Uluslar üstü yapıların işlerini kolaylaştırmak belirleyici görevleri olmuştur.

                           2007-2009 EKONOMİK KRİZİNE NASIL GELİNDİ                                                          

1929 Krizi liberal politikaların sorgulanmasını ve itibar yitimi sağladığı gibi 2007-2009 krizi ve krizin kronikleşmesi neo-liberalizmin sorgulanmasını getirmiştir. Gözler tekrar keynesyen ekonomik politika ve metotların günümüze uyarlanması tartışmalarına döndü. Klasik kapitalizmin çıkmazı yine kapıyı çalmıştı. Eşitsiz ve sınıf temelli ekonomide yatırım ve tüketim belirleyici unsurdur. Üretimin tüketicisi işçi sınıfı ve diğer orta sınıflardır. Ücretlerin baskı altına alınması alım gücünü düşürür. Başka bir anlatım ile toplam talepte ciddi düşüşler yaşanır. Kapitalist için ücretleri düşürmek kar oranını artırmak olduğu gibi, başka bir açıdan ürün talebinin düşüşü demektir.  ekonominin iyi işlediği süreçlerde çok fazla sorun yaşanmazken, kötü olduğu dönemlerde finansal sorunların, işsizlik oranlarının ve eşitsizliğin artması sonucu ekonomik durgunluk evresine geçilir. Klasik tanımlama ile kısa dalga ve uzun dalga krizleri ile karşılaşılır. Marks'ın tanımı ile "kar oranlarının düşme eğilimi, eksik tüketim, aşırı birikimin" işleyişi kaçınılmaz olarak kriz koşullarını oluşturur. 

Neoliberal dönemde tüketimi artırmak için kredi yöntemi kullanılmıştır. Gerek hane halkı, gerekse de ticaret ve şirket yapıları borçlandırılarak tüketim artırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca mülk edinmek için de kredi uygulaması önemli yer tutmaktadır. Gelirin ve hayat standardının düşük olduğu kesimler bir dönem sonra borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmektedir. Süreç bir süre borcu borçla kapatmakla işlese de sonunda ödeme döngüsü tıkanır. Böyle bir sonuç finansal kuruluşları krize sokar. Her ne kadar liberaller devlet müdahalesine karşı olsalar da kurtarılmak için devletin kapısına dayanırlar. Günümüz tanımı ile  "batmasına izin verilmeyecek kadar büyük finans kuruluşları" devlet eliyle kurtarılır. Finansal kuruluşların devlet tarafından kurtarılması devlet hazinesine ek bir yük bindirir ve beraberinde ekonomik durgunluk ve krizin derinleşmesini ve toplumsallaşmasını beraberinde getirir.  Böyle bir ekonomik işleyiş sürekli olarak kriz üretme potansiyelini barındırır. Doğal olarak bu noktaya nasıl gelindiği sorgulanır; öncelikle piyasa fetişizmi ile her şeyin piyasa tarafında düzenleneceği ve refah düzeyini en yüksek seviyesine ulaşılabileceği anlatımı. Beraberinde reel sektör ile finans sektörü arasında belirleyiciliği finans sektörünün alması. Bütün ilişkilerin pazar ilişkilerine döndürülmesi. 1970 Krizinden çıkış olarak sunulan ve işçi ücretlerinin düşürülmesinde şiddetin de rol oynadığı sürecin sonunda daha fazla yoksulluk, bölüşüm dengesinin bozulması, tüketimin giderek düşmesi ve sonuç yeniden KRİZ.

                                      KEYNESYEN  ÇÖZÜM  ARAYIŞLARI

Ekonomik kriz ve krize çözüm arayışları iktisatçıları tekrar geçmiş çözümleri değerlendirmeye itmiştir. Gelinen evrede eski ekonomik düşünce ve metotları günümüze uyarlama tartışmaları başlamıştır. Doğaldır ki yeni koşullar eski uygulamaların açmazını oluşturmaktadır.

Neoliberal birikim modelinin krize girmesi klasik iktisatçılar ile post keynes iktisatçıları tekrar karşı karşıya getirmiştir. Her iki kesim de kapitalizmin krizine ve sorunlarına çözüm arayışı üzerine yoğunlaşmaktadır. Post keynesyen teori finansal serbestleşmenin makro iktisadın koordinasyonda başarısızlığa vurgu yapmakta, Paul Davidson' a göre "Keynesyen düşünce ile klasik düşünce arasında temel farklardan biri; finansal piyasaların reel ekonomik işleyişte üretim ve istihdam politikaları bağlamında farklılaşmasıdır. Post Keynesyen yorumda, yatırım ve paylaşım büyümenin temel belirleyicisidir." Klasik iktisatçılar ise ücretin azalmasının kar oranlarını artıracağı ve böyle bir artışın yatırım oranlarının yükselmesine neden olacağı savıdır. Keynes'in tanımı ile ücretler salt maliyet unsuru değil, talebin de kaynağıdır. "PALLEY' e göre neoliberal politikalar, finansal çıkarlar tarafından desteklenen minimum devlet müdahalesi, iş gücü piyasasının esnekliği, globalleşme ve tam istihdam anlayışının terk edilmesi gibi politik yaklaşımların iş gücü piyasaları üzerinde etkisi olduğu yönündedir. Kısacası neoliberal düşüncenin tarif ettiği gibi finanslaşma sürecinde artan finansal çıkarlar doğrultusunda olan politika yapılandırması, her yönden çalışanlara meydan okumakta ve ücretler üzerinde aşağı doğru sürekli baskı uygulamaktadır. Bu artan gelir eşitsizliğinin sebebini açıklamaktadır."(Palley). Keynesyen iktisadın kurucularından olan Michal Kalecki 'nin bölüşüm ve toplam talep analizi Post Keynesyen makro ekonomik modellere temel oluşturması açısından önemlidir.  Bölüşümdeki eşitsizliğin ekonomik kriz arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşüncesi post keynesyen teorisyenler tarafından savunulmaktadır. "Bir yerde dertlerimize deva olarak kemer sıkmayı vurgulayan, neoliberal arz yönlü ve monetarist tedavilerin sürdürülmesinden hatta güçlendirilmesinden yana çözümler, diğer yanda Keynesyen talep yönlü ve krediyle finanse edilen genişleme politikaları sulandırılarak yeniden yürürlüğe konuluyor. Sonuç olarak bu politikalarda Keynes'in temel unsur olarak önemsediği gelirin düşük gelirli sınıflar yararına yeniden dağıtımı hiç dikkate alınmıyor." (Harvey)  

Thomas Pıketty 21.yüzyılda kapital isimli kitabında sosyal devlet konusunu gündemine almıştır. Bir yandan krizlerin tüm yıkıcılığına rağmen faydalı olabileceğini, yeniden dağıtımın da olabileceğini ileri sürmüştür. Bu görüşe göre , en yüksek gelirler ya da en büyük servetler üzerindeki vergi oranının hissedilir ölçüde artması yahut düşmesi eşitsizliklerin yapısında ciddi bir değişiklik yaratacaktır. Bunun yolu da artan oranlı vergi almaktan geçmektedir. Geçmiş sosyal devlet uygulamalarını günümüze yol gösterebileceği düşüncesini işlemektedir. Bu çerçevede çok uluslu şirketlerin vergi durumu incelenmelidir. Çok uluslu şirketler kazançlarını en az vergi ödeyebilecekleri ülkelere taşıyabilmektedir. Bunun yolunun da küresel anlamda tedbirler alınması gerektiğini söylemektedir. Pıketty' nin önermeleri günümüz dünyasında iyi dilek önermesi olarak kalmakta, ütopya olmaktan öte geçememektedir. Kapitalizmin iktisatçıları kapitalizmin krizine çözüm arayışlarını sürdüreceklerdir. Kondratyev' in tanımı ile kapitalizm uyum sağlayan bir sistemdir. İnsanını ve doğanın kırımını göze alarak krizini aşabilir. Son süreçlerdeki savaşı zorlama gidişi bunun işaretlerini vermektedir.

                                                SONUÇ YERİNE 

Neoliberal dönemde sosyal devlet arayışları devam edecektir. Üretimim üçte ikisinin uluslar üstü olması ve beraberinde finans hareketlerinin kontrol dışı olması ulus devletlerinin hareket olanaklarını sınırlamaktadır. Ulus devletler kendi olanakları ile bazı sosyal iyileşmelere gitse bile, bunun sosyal devlet tanımı ile örtüşen seviyeye yükselme şansı yoktur. Tarihin ikinci büyük bunalımını yaşadığımız bu günlerde bizim gibi çevre ülkelerinde ise sosyal devlet uygulamalarının alanı iyice daralmaktadır. Doğal olarak ne yapılabilir sorusu gündeme gelmektedir. Finans kapitalin sultasını yıkmadan alınacak çok fazla yol yoktur. Böyle tarihi bir dönemde insanlık tarihi bir karar vermek zorunda. Savaş ve faşizmin karanlığında boğulmamak için çözüm yaratılmak zorunda. Uluslar üstü sermayenin kölelik zincirini kırıp, toplusal gereksinimlerin ön plana alındığı bir sistem oluşturulması kendini dayatmaktadır. Böyle bir dayatma insani ve sınıfsal istemlerin ötesinde, ekonomini geldiği nokta olarak zorunlu olmaktadır.

                                                 15-05-2023

                                           YAHYA  TAŞDEMİR 















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder