9 Kasım 2025 Pazar

TEHLİKELİ GİDİŞ

 

                                                    TEHLİKELİ GİDİŞ

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt belediye başkanı ile başlayan belediyelere el koyma operasyonu giderek tüm toplumu teslim almaya yönelmiştir. Temsili sistem olarak isimlendirilen işleyişi tümüyle ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapılıyor. Kısacası Cumhuriyet dönemi sistem işleyişi bitirilmek isteniyor. Son durağa gelince yolun sonu görünmüş olacak. 

               MODERNİZM - İLERLEME VE CUMHURİYET HALK PARTİSİ

Osmanlının son döneminde kapitalizmin gelişimi ile birlikte Avrupa kökenli düşünce akımları da karşılığını buldu. Çöküş dönemi Osmanlı için çözüm arayışları arttı. Burada belirleyici olan  modernizm ve ilerleme ile dini temelli veya Osmanlıcı tutucu akımların mücadelesi oldu. Günümüzde de karşılığını bulan böyle bir mücadelenin devam etmesidir. CHP geçmişten gelen modernist ve ilerlemeci akımların devamcısı, kurtuluş savaşını yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran bir geleneğin partisidir. Ülkedeki kapitalizmin gelişiminde belirleyici rol oynamıştır. İki çizgi arasındaki mücadele tek partili dönemde toplumsal kesimleri etkilemek üzerinde sürerken, çok partili dönemde ise partisel oluşumlar üzerinden de sürmüştür. Dönemin özelliği ve kapitalist gelişmenin dayattığı ilerleme eğilimi belirli bir süre için CHP' nin elini güçlü kılmıştır. 1946 sonrası ve çok partili dönem ise güç mücadelelerinin olduğu inişli-çıkışlı bir süreçtir.

Günümüze gelince emperyalist sistem krizini aşamamış, çürümüşlük içinde boğuşmakta, son çare olarak savaş ve baskıcı yönetimler ile ömrünü sürdürmeye çalışmaktadır. Sınırda kapitalizmin çözümü her zaman olduğu gibi  FAŞİZMDİR. Günün modası (otoriter-totoliter) gibi süslü tanımlamalar işin özünü kapatamaz. Ülkemize biçilen de böyle bir yönetim tarzının tamamlanması görevidir. Böyle bir yönetim tarihsel kotlar üzerinden neo liberal sermayenin talebidir. "Sermaye demokrasi ister" söylemi günün koşullarında uydurulmuş bir ifade şeklidir. Sermaye yalnız kendi çıkarlarının garanti altında olmasını ister. Gelinen aşamada CHP laiklik tutumu üzerinden aşılması gereken bir engel olarak görülmektedir. Ayrıca CHP'nin bir burjuva partisi olması ve bünyesinde burjuvazinin çeşitli kesimlerin olması doğası gereğidir. Böyle bir partinin zayıf yanı ise ekonomik yapısından dolayı geçirgen olması, sıkıştıkları zaman çıkarları yönünde hareket etmeleridir. AKP'ye geçenleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca kitlesel miting türü mücadelenin de sınırlarına gelinmiştir. Tüm bunlara yorgunluk belirtilerini de eklersek konunun önemi daha anlaşılır olur. Uzun sözün kısası salt CHP'ye dayanan mücadelenin çok fazla şansı yoktur. Ayrıca sistemin uygulamalarından mağdur olan emekçiler-emekliler ve tüm çalışanların mücadeleye ağırlığını koyması zorunluluktur.

                                           SINIFSAL MEVZİLENME

Küresel sermayenin geldiği aşama, devletleri salt güvenlik ile uğraşan yapılara dönüştürdü. Devletin kamu hizmeti görevi sonlanmış oldu. Devletin rıza üretme rolünün kalmaması, salt baskı ve şiddete dayanması meşrutiyetinin sorgulanmasını beraberinde getirdi. Meşruluk oluşturmanın yolu düşman ülkeler yaratma ve savaş oldu. Savaşın sonuçlarının ne olduğu da Filistin halkının yaşadıklarına bakılarak görülebilir. Sayıları parmakla sayılacak kadar az, bir avuç finans sermayesi ve yerli iş birlikçilerinin yürüttüğü böyle bir yönetim biçimine ülkelerin gerçek sahipleri olan tüm emekçiler sessiz kalacak mıdır? Başka bir soru ile ne zamana kadar katlanacaktır. Sorunun yanıtı hayatta karşılığını bulduğu oranda gerçeğe dönüşür. Böyle bir gerçeklik meşruiyet arayışlarının halkta değil, başka mecralarda aranmasını getirmektedir. Bunun tipik örneği son dönemde ülkemizde yaşananlardır.

Burada kaçınılmaz olarak bir sınıfsal mevzilenmenin oluşturulması gerçeği karşımıza çıkar.  Belirleyici olan üretimdeki (beden ve fikir işçiliği) tüm emekçilerin kendi ve içinde yaşadıkları ülkenin çıkarları için mevzilenmesi gereğidir. Bu mevzilenme sistemin sorgulanması, sistemin uygulamalarına karşı tavır alış ve beraberinde mücadele örgütlerinin yaratılmasıdır. Başka bir tanımla; düşünsel tavır alış, pratik mücadele ve mücadeleyi yürütecek örgütsel ilişkileri yaratmaktır. Örgütsel ilişki tanımı mücadelenin gereksinmelerini karşılayacak tüm yapıları kapsar. Sınıfsal tavır kaçınılmaz olarak farklı bir mevzilenme alanıdır. Böyle bir mevzilenme sermaye akımlarının (ister modernist ilerlemeci olsun-ister tutucu) hiç birisi tarafında hoş karşılanmaz. Osmanlının son dönemi, tek parti ve çok partili dönemde yaşanmış bir çok olay bize yol gösterir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının acı sonu öğreticidir. Ayrıca tek parti sonrası 1946 seçimlerinde bazı sol aydınların daha özgürlükçü ortam olur diye destekledikleri DP döneminde çok kısa zamanda düş kırıklığı yaşadığı gerçeği önümüzde durmaktadır. 

Sınıfsal tavır güçlü bir direnme hattının kurulmasıdır. Böyle bir hat başta işçi sınıfı olmak üzere tüm çalışanların ve emeklilerin ortak mücadelesi ile kurulabilir. Böyle bir mücadele bir yandan bu günden yarına geriye gidişin önünü keserken, diğer yandan gerçek kurtuluş olan eşitlikçi toplum yaratmanın taşlarını döşer. Tavırları bu günden geleceğe yol gösterici olur. Kendilerini sol-sosyalist ve komünist olarak isimlendiren yapıların takındıkları tavır, kendi konumları ile uygunluğu tartışmaya açıktır. Daha özgürlükçü olmak, bir nefes almak gibi geçici beklentiler genel izlenmesi gereken çizgiden kopmayı getirebilmektedir. Günümüz ekonomik ilişkilerinin belirleyiciliği yeni gelecek yönetimler için de geçerlidir. Değişiklikten yararlanacaklar yeni iş birlikçiler ve onların çevreleridir. Sosyal devlet olayı sermaye-mülkiyet ve sömürü ilişkileri değişmeden olanaksızdır. Dünya'daki sermaye birikiminin geldiği aşama buna olanak tanımamaktadır. Talep olarak istemler ileri sürülür. Ne yazık ki gerçekliğin duvarını aşmak kolay değildir.

                                         DİRENİŞ HATTI

Direniş hattı nasıl örülebilir. Öncelikle günümüzde var olan "BİR ŞEY YAPILAMAZ" ön yargısını yıkmak kaçınılmaz. Yaşanmış tarih ve deneyler günümüzde kendini çaresizlik olarak yansıtmaktadır. Yapmak için yola çıkmadan neyin yapılamayacağını öngörmek, olsa olsa yılgınlık göstergesidir. Sınıfsal çelişkilerin, sömürünün ve yoksulluğun dayanılmaz noktaya geldiği günümüzde, sorun kendini devrimci diye tanımlayanlardır. CHP eylemlerinde boy göstermek, gölgesine sığınmak bir şeyler yapıyor görüntüsünün ötesine geçmez. Gerek birey olarak, gerekse de örgütlü ilişki olarak kavganın olduğu her yerde, içinde ve parçası olmanın dışında yol gözükmemektedir. Günümüzün moda anlayışı resim çekip, sosyal medyada paylaşmak sorunu çözmüyor.

Geçmişe masal anlatmak olarak değil ders çıkarmak olarak bakarsak gereğinden fazla örnek bulunur. Gecekondu bölgesinde can güvenliği ve barınma sorununun giderilmesi için bulunmadan, gecekondu halkı ile ortak mücadele yürütülür müydü? Aynı zamanda öğrenim hakkının engellenmesi karşısında, faşistlerle kavgayı göze almadan öğrenci mücadelesinde var olmak mümkün müydü. İş yerlerinde işçi hak mücadelesinin parçası olmadan işçi sınıfı ile organik ilişki kurmak olanaklı mıydı? Soruları çoğaltmak ve yanıtlarını düşünmek gerekiyor. Görünen o ki, gerek Dünya gerekse de ülke emek ve demokrasi mücadeleleri zorlu süreçlerden geçmiş, özverili çalışmalar sayesinde yol almıştır. Günümüzde koşullar ve riskler daha fazla artmış, daha sert mücadele şekilleri zorunlu hale gelmiştir.

Gelinen evrede sorunları seyretmek veya edebiyatını yapmak yerine mücadelenin parçası olmak kaçınılmazdır. İstemenin yerini yapma iradesinin alması gerekiyor. İçi boş birleşik cephe çağrılarının hayatta karşılığı yoktur. Cephesel örgütlenmeler mücadele alanlarında (fabrikalarda-atölyelerde-okullarda ve mahallelerde) kurulur. Halkımızın kullandığı bir deyim vardır; KURU DONLA BALIK TUTULMAZ.

                                          YAHYA TAŞDEMİR   09-11-2025

            






1 Haziran 2025 Pazar

SİSTEM İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ VE SOL

 

                          SİSTEM İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ VE SOL


                      SERMAYE YOĞUNLAŞMASI VE YÖNETİM İLİŞKİSİ 

Sermayenin merkezileşmesi ve sınırlı sayıda insanın elinde toplanması kaçınılmaz olarak yönetim ilişkileri üzerinde etkili olmaktadır. Sorunları bir çok hukuki mevzuat ve kurum ile çözmekten ziyade, tek elden çözmeyi tercih etmektedirler. Böyle olması dünyada olduğu gibi, ülkemizde de daha fazla hissedilen iktidarın merkezileşmesi ve beraberinde baskıcı yöntemlerin arttığı bir süreç yaşanıyor. İktidar gücünü eline geçiren kesim, giderek her şeyin sahibi gibi davranıp, yazılı hukuk kuralları tanımadıkları gibi, iktidarı dengeleyen kurumları yok saymışlardır. Doğaldır ki bu tür oluşumlar ülkelerin sınıf ve demokrasi mücadele deney ve birikimlerine göre farklılık içermekte. Sonuç olarak genel anlamda baskıcı ve TEK ADAM yönetimlerinin hakim olduğu bir dönem yaşanıyor. Böyle bir süreç devletin sermaye karşısında kısmi özerkliğini de ortadan kaldırmakta, iktidar destekçisi sermaye gruplar daha fazla devlet olanaklarından yararlanmaktadır. Sistemin yarattığı yönetim tarzı giderek sistemin kendisi için sorun olmuştur. En önemlisi de sermaye grupları arasındaki oluşumlar ile yönetimi değiştirme koşulları zorlaşmıştır. Yönetim değiştirmek için meydana getirilen oluşumlar suç örgütü suçlamalarına dönüşebilmektedir. 

 Ülkemizde yaşanan süreç böyle bir tercihin tipik örneğidir. Geniş yetkiler ile donatılan saray yönetimi; çeşitli yönetim kademelerini kendine bağladıktan ve kendine bağlı bazı sermaye grupları oluşturduktan sonra kural ve kanunun kendilerinin dedikleri ve yaptıkları olduğunu ileri sürebilmektedir. Böyle olunca yönetimi değiştirmeye kalkan diğer sermaye grupları, baskı altına alınabilmekte, alışık olmadıkları bir şekilde kendilerini yargı karşısında bulabilmektedirler. Güncel durum mücadelenin bittiği anlamına gelmemektedir. Mücadele farklı düzeylerde, inişli çıkışlı devam edecektir. Hakim sınıflar arası mücadele uzlaşma veya bir kesimin kazanımı ile sonuçlanır. Çok partili döneme geçildikten sonra bu tür değişim sancıları, zaman zaman çatışmalara ve darbelere giden sonuçlar üretmiştir. Sonuçta; sermaye sorununu çözüp, yoluna devam etmektedir. Ne yazık ki tüm bu süreçlerde yaşanan yıkımların faturası emekçi ve ezilen kesimlere kesilmektedir.

Böyle bir sürecin bir ayağı iktidar sahipleri olurken, diğer ayağını ise sistem içi muhalefet oluşturmaktadır. Sistem içi muhalefet toplumsal tepkileri siyaset alanına taşıyarak yönetim üzerinde bir baskı oluşturduğu gibi, tepkileri de sistem içinde eriterek sistemin devamına katkı sunmaktadır. 23 Yıllık AKP yönetiminin sürmesinde muhalefetin katkıları küçümsenemez. Buradan tüm sistem partilerinin aralarında fark olmadığı gibi bir kolaycılığa gitmemek gerekiyor. Anlatılan yakın geçmişteki yaşananlardır. Sistem içi mücadelenin günümüzde boyutları artmış, muhalif ve iktidar adayı güçler yargı yoluyla etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ne kadar etkili olur, sistem sahiplerinin yönetim değiştirme gücü ellerinden mi alınır? tüm bunlar yaşayarak görülecek. Bilinen bir gerçek var; Sınıfsal yapılar ellerindeki gücü ve olanakları kolay kolay terk etmezler.

                                                               SOL

Neo-liberal dönemde sosyal demokrat partiler bu politikayı içselleştirdiler ve yeni politik hatlarını sürecin işleyişlerine göre kurdular. Böyle bir tavır doğal olarak emekçi kesimlerin kendilerinden uzaklaşmasını getirdi. Sosyal demokrat partiler ciddi güç kaybına uğradı. Aynı tavır CHP için de geçerlidir. Yoksulluk edebiyatının dışında ekonomik tartışmalara girilmiyor. Sosyal demokratların boşalttığı alanı diğer sol kesimler doldurmaya çalışmışlardır. Ne yazık ki dünyada bir-iki başarısız deney dışında farklı bir gelişme yoktur. Sonuç olarak neo-liberal dönemi yorumlayıp karşı alternatif geliştirememe ve karşı örgütlenmeyi başaramamanın doğal sonuçları yaşanmaktadır.

Ülkemizde ise; Günü kavrama ve yorumlama üzerinde bir mücadele hattı kurmayıp, geçmişin mirası ve ilişkileri üzerinden düzen içi alanlara sıkışmış ve çizilen çerçevede debelenen bir sol ile karşı karşıyayız. Geçmişin düşünce kalıp ve davranışları ile yol alınamayacağı görülmektedir. Burada en belirleyici olan; yenilginin öz eleştirisini yapma ve onun üzerinden günü kavrama olgunluğunu ve iradesini göstermemiş olmaktır. Yenilginin hesabını vermeden, nerede kalmıştık ile yol alınmıyor. Başarıyı ve yenilgiyi kendinden menkul sayarsan, kaçınılmaz olarak öz eleştiri süreci işlemez. Bilinen bir gerçek mücadele başarısı veya yenilgisi binlerin eseridir. 

Bir zamanlar "nesnel koşullardan dolayı önce diz çökelim, sonra duruma göre isyan ederiz" tanımlamasını tarih mahkum etmiştir. Günümüzde de koşulların gereği gibi hareket edelim, gelecekte koşullara göre hareket ederiz bakışının çıkışı yoktur. Eski kuşaklar yeni bir yenilginin koşullarını kaldıramıyor olabilirler. Ne yazık ki hayat bazı kişilerin ruhsal durumuna göre şekillenmiyor. Ekonomik-siyasi ve yönetim olarak en kötü koşulların yaşandığı günümüzde, ne kadar seyirci kalınabilir. Yapılması gereken açık ve nettir; TARİHSEL SÜREÇLERİN DENEYLERİNDEN YARARLANILARAK, MEVCUT ÖRGÜT VE İLİŞKİLERİ YOK SAYARAK, YENİ BAŞTAN BAŞLAMAKTIR.

                                                         YAHYA TAŞDEMİR

                                                                01-06-2025




24 Ocak 2025 Cuma

ORTA-DOĞUNUN YENİDEN PAYLAŞIMI VE KÜRTLER.

          ORTA-DOĞUNUN YENİDEN PAYLAŞIMI VE KÜRTLER.                  

03-05-2016 Tarihli "İTTİHAT VE TERAKKİ POLİTİKALARI" başlıklı yazımda kısaca Türkiye cumhuriyetinin kuruluş sürecine ve bu sürecin hakim bakış açısına, uygulamalarına değinmiştim. Yazının yazıldığı dönem "ÇÖZÜM SÜRECİ" tartışmalarının yapıldığı ve malum sonuçları hep birlikte yaşadığımız dönemdi. Şimdi tekrar farklı isimler ve farklı aktörler ile yeni bir süreç başlatıldı. Yeni sürecin belirleyici yanı SURİYE'deki yönetimin yıkılması ve orta doğudaki güç dengelerinin değiştiği bir zaman dilimine denk gelmesidir.  

İttihat ve terakki'den beri Türk devletinin azınlıklar ve farklı ulusal yapılara karşı davranış kalıpları daha çok baskı ve sindirme üzerinedir. Günümüz açısından aynı kalıplar geçerli olsa da, dış etkenlerin önemi artmıştır. ABD-İNGİLTERE VE AB merkezli emperyalist odak şimdilik orta-doğuda kazanan güç oldu. Enerji kaynaklarını paylaşma ve sevki konusunda belirleyici oldukları gibi, toplumsal yapıyı istedikleri gibi yönetmek isteyecekleri de açıktır. Böyle bir durumda Türkiye'nin geleneksel davranış biçimleri ile hareket etmesi ciddi tehlikeleri barındırmaktadır. NATO üyeliği ve geçmişten gelen ilişkiler, çıkar ilişkilerinin önüne geçemez. Çok kutuplu dünyada farklı dengeler olsa da, bölge açısından belirleyici olan ABD kutbudur. Ayrıca ekonomik yapı ilişkilerinin ağırlığını da batı dünyası oluşturmaktadır. Salt askeri değil, ekonomik olarak ellerindeki olanaklar ile ülke politikalarını etkileyecekleri kesindir. Zamanında Donalt Trump'ın ekonominizi yıkıma uğratırım tehdidi karşılığı olan bir uyarıdır.  

Günümüzde tekrar dini söylem üzerinden yol alınmaya çalışılmakta, ulusal ve kültürel farklılıklar görmezden gelinmektedir. Ayrıca 1789 Fransız devrimi ile başlayan ulus devletler yaratma süreci atlanmakta, pozitivizm ve aydınlanma yok sayılmakta ve tekrar YENİ OSMANLICILIK adı altında ÜMMETÇİLİK yapılmaktadır. Tüm bu süreçler ALT EMPERYALİZM mantığı ile paylaşımdan pay kapmanın bir aracı olarak görülmekte. Doğaldır ki böyle bir süreç emperyalist merkezlerin de kolayına gelmektedir. Böyle olması sürecin kolay olacağı anlamına gelmez. Günümüzde çıkar çatışması kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Çıkarlar çatıştığı anda kapışmaların olabileceğini de öngörmek gerekiyor. Kısacası Suriye ve orta-doğu coğrafyası çok aktörlü ve çok bilinmeyenli bir süreç yaşayacaktır.   

                       KÜRT SORUNU VE BÖLGE DENGELERİNDEKİ ROLÜ

Osmanlının çöküş süreci, aynı zamanda orta-doğunun emperyalist merkezler tarafından cetvel ile sınırların belirlendiği, devletlere bölündüğü  ve paylaşıldığı dönemdir. Ne yazık ki paylaşım hala devam etmektedir. Tüm bunlar yapılırken ulusal - dini-mezhepsel  farklılıklar dikkate alınmamıştır. Bu konuda mağdur edilenlerin başında Kürt ulusu gelmektedir. Geniş bir haritada küçümsenmeyecek bir nüfusu temsil etmelerine rağmen dikkate alınmamışlardır. Böylece farklı ulusal devletlerin sınırları içinde asimile edilmeye çalışılmıştır. Gerek nüfus yoğunluğu, gerekse de köklü bir tarihsel ve kültürel birikimden gelmeleri sayesinde varlıklarını korumuşlardır. Yüz yıl sonra Kürt ulusal sorunu geniş bir coğrafyada kendini dayatmaktadır. Böyle olması, emperyalist güç merkezlerinin vekalet savaşlarında kendilerine olanaklar sunmaktadır. Emperyalist merkezler Kürt ulusal unsurlarını, verili devletlere karşı korumak için, hamiline soyunmakta ve beraberinde kendileri için sadık dostlar yaratmak istemektedir. Doğaldır ki karşılıklı zorunluluk bu tarz iş birliklerini zorlamaktadır. Ulusal hareketlerin pragmatik davranışları dünya genelinde bilinen bir deneydir. Bu davranışı sınıfsal mücadele değer yargıları ile yargılamak doğru bir yaklaşım değildir. Bilinen bir gerçek her hareketin kendisini oluşturan sınıfsal ve düşünsel çerçeve içinde hareket edeceğidir.

Konuya bölge dengeler açısından bakacak olursak  ABD'nin başını çektiği güç merkezi sürecin belirleyicisi olacaktır. İsrail-Suudi Arabistan ve Kürt oluşumlar yeni sürecin atlama tahtaları olacak gibi gözüküyor. Bunu söylerken Türkiye'nin rolü eskiden olduğu gibi sürmeyecek, daha geri plana düşecektir. Bu durumda Türkiye'nin yeni rolünü kabul etmeyeceği ve bazı ataklar yapabileceği gerçeği açıktır. Böyle olması bazı riskler içerse de bölge politikası açısında gel-gitlerin oluşacağı bir süreci ifade eder. Klasik ittihat-terakki politikalarının çok fazla esnetilmesi gerektiği bir dönem yaşanacak. Politika yürütücülerin sözlerine bakınca böyle bir sürece hazır olmadıkları görülmektedir. Kullandıkları dil uzlaşmadan çok, teslim almaya yöneliktir.

Tüm bu süreç, daha önceki çözüm sürecinde yaşandığı gibi; baskı ve zor araçlarının ön plana çıktığı yeni bir süreci ifade etmektedir. Her olayda "hayır" ve iyilik bekleyen LİBERAL kesimi kendi dünyasına bırakarak, karşı mücadelenin gereğini yapmak. "BİRLEŞİK MÜCADELE" sözcüğünü pazarlama ve propaganda malzemesi olmaktan çıkarıp fiziki mücadelenin bir aracı haline getirmek. Baskının-sömürünün ve yoksulluğun katlanılmaz noktaya geldiği, ekonomik krizin faturasının tümüyle ezilenlere yüklendiği bir dönemde sınıf-emek ve demokrasi mücadelesinin buna yanıt üretememesinin sonuçları çok ağır olacaktır. Türkiye'de 12 eylül öncesi benzeri bir iklim yaşanmaktadır. Baskı ve teslim alma yöntemlerinin artarak devam edeceği gerçeği üzerinden düşünmek ve çözüm aramak zorunluluğu ile karşı karşıyayız.

                                                YAHYA TAŞDEMİR

                                                       24-01-2025