DİRENİŞ ve DEMOKRASİ
DİRENME
HAKKI
Direnme hakkı
insanın doğuştan sahip olduğu bir haktır. Kişilerin ve
toplumların kendilerini koruma yöntemlerinden biridir. Hukuk gibi
direnme hakkı da insanlık tarihi ile yaşıttır. Spartaküs'ten
Gandi'ye kadar tarihte bir çok örneği vardır. Genel olarak pasif
ve aktif direnme olarak isimlendirilir. JOHN LOCKE 1600'lü yıllarda
direnme ve devrim hakkının insanlığın doğuştan kazandığı
bir hak olduğunu savunur. LOCKE'nin tanımı ile”kaçacak
yöntemleri yoksa, insanlar hiçbir zaman TİRANDAN kendilerini tam
olarak koruyamazlar, ta ki etkisizce egemenliği altına girene
kadar”. Direnme hakkı “Amerikan bağımsızlık bildirgesine,
Virginia anayasasına ve 1789 Fransız insan ve yurttaş hakları
beyannamesine” girmiştir. Daha sonraki toplumsal sözleşmeyi ifade
eden anayasalarda yer almıştır. Ülkemiz açısından ise 29 eylül
1808 de yayınlanan SENED-İ İTTİFAK ve 1961 Anayasasının
başlangıç kısmında yer almaktadır.
Direnme hakkının
nereden geldiği tanımı, tanımlayanların sınıfsal ve politik
bakışları ile sınırlı olsa da genel kabul gören yanı baskıcı
yönetimlere karşı kullanılmasının meşruluk nedeni
sayılmasıdır. Temel belirleyici yönelim burjuvazinin feodal geri
dönüşlere karşı başta mülkiyet hakkı olmak üzere kazandığı
hakları korumak. Başka bir anlatım ile günün genel bakış açısı
ve hukuk tanımlaması. Direnme hakkı tarihi metinlerde ve
anayasalarda yer alsa da, ceza yasalarında suç maddeleri arasına
girmektedir. Böyle bir sonuç doğaldır ki bu hakkın kullanımını
fiili durum olarak belirlemektedir. Kısacası kişiler veya örgütlü
yapılar direnme eylemlerinde hukuki bir yan aramaz, hukuki bir durum
yaratmaya çalışır. Zor ve baskı araçlarının devlette
toplandığı günümüz gerçeği direniş mücadelelerinin de hiç
kolay olmayacağı ön kabulünden geçer. Marksizm ise zor ve
şiddetin kaynakları ile birlikte toplumsal ilişkilerin yapısından
çıkarılmasının MADDİ-TARİHİ koşulları ile ilgilenmektedir.
ZOR VE
ŞİDDET
Marksist
tanımlamaya göre devletin ortaya çıkışı sınıfların
oluşmasıyla birlikte olmuştur. Devlet sınıfsal farklılaşmanın
oluşturduğu ayrıcalıkları koruma aracıdır. Doğaldır ki hakim
sınıfın diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olma özelliğini
sürdürür. Kaba bir mantıkla devleti sınıfın iz düşümü
olarak tanımlamak yanlıştır. Devletin oluşumu ve işleyişi
bütün sınıfların üstünde ÖZERK bir yapı ve toplumun tümünü
kapsıyor görüntüsü aldatıcıdır. Hakim (ekonomik olarak
güçlü) sınıf çeşitli araçlarla egemenliğini sürdürür.
Ayrıca devleti tek başına baskıcı yanı ile tanımlayamayız,
aynı zamanda rıza üretme araçlarını da beraberinde barındırır.
Demokratik devrimini yapıp, demokratik işleyiş ve kültürünü
oluşturmuş ülkelerde rıza daha önemli bir yer tutar. Bizim gibi
ülkelerde kapitalizmin gelişimi emperyalist güçler tarafından
yukarıdan aşağı yapıldığı için zor araçları ve
uygulamaları daha ön plandadır.
Meşru
şiddetin devlet örgütlenmesi tarafından uygulandığından
hareket edersek; devlet ve sınıf ilişkisini daha iyi yorumlarız.
Karl Marx'ın tanımı ile “Açıklanması gerekli karmaşık
nokta, nasıl olup ta üretim ilişkilerinin hukuki ilişkiler
kılığında, düz olmayan bir çizgide eşit olmayan bir gelişim
sürecine girebilmiş olduklarıdır”. Hakim sınıfın istemleri
belirleyici olacağına göre baskının ve şiddetin ezilen
sınıfların itirazlarına olacağı açıktır. Sınıfsal
ayrımların keskin olduğu, ekonomik krizlerin etkilerinin ağır
hissedildiği dönemlerde devletin gerçek yüzü daha net görülür.
Böyle dönemlerin hamaset nutukları çok güçlü olsa da gerçeği
örtmeye yetmez. Burjuvazi ilk
dönemlerinde kendini korumak için direnme hakkını savunuyor ise,
ayni hak burjuvazinin savaşında yer alan işçi sınıfının
kazanımları için de geçerlidir. Dönemin ilişkileri içinde
burjuvazi zorunlu olarak bu hakları kabullenmiş ise de, kazanımlar
zor ve kanlı mücadelelerin ürünüdür. Burjuva demokratik
devrimini tamamlamış ülkelerde her şeye karşın ezilen
sınıfların duyarlılığı göze batar. Bizim gibi ülkelerdeki
ise tepkilerin cılızlığı ve mücadelenin zayıflığı tarihsel
süreçlerin ürünüdür.
NEO-LİBERAL
DÖNEM
1970'li yıllar
ile başlayan, 1989 reel sosyalizmin dağılması ile doruğa ulaşan
ve 2008 ABD tarihinin ikinci büyük krizi ile sonuçlanan bir süreç.
Doğaldır ki sürecin ruhuna uygun olarak devlet değişime uğramış,
sosyal devlet iddiasını tümüyle terk etmiş, güvenlik alanlarına
çekilmiştir. Başka bir anlatımla zor araçları ön plana
geçmiştir. Neoliberalizm; sermayenin karlılık krizini çözmek
için gündeme gelmişti. Böyle bir politika beraberinde başta
gelişmiş kapitalist merkezler dahil, çevreye doğru yayılan tüm
ülkelerde kazanılmış haklara saldırıyı getirdi.
Etkileri merkezden çevreye doğru yayıldıkça artan bir
yoksullaşma, yaşam alanlarının ve kaynaklarının tahribine kadar
varan bir talan dönemi yaşandı. Kuzey- güney ayrımı
keskinleşti, umut yolculuğu adı altında ölüm yolculukları
başladı. Post-modern ve post-marksist' ler de dönemin pazarlamasını
yaptılar.
Ülkemiz ise bu
sürece 24 ocak 1980 kararları ve tamamlayıcısı 12 eylül 1980
açık faşist askeri darbesi ile katılmıştır. Fordist üretimden
esnek ve parçalı üretime geçmenin getirdiği örgütlenme
zorluğu, Neoliberal propaganda yoğunluğunun yarattığı tahribat
direnme hattını bir hayli geri itti. 2008 Krizi ile birlikte süreç
kısmen tersine dönse de toparlanmak ve yol almak çok zayıf kaldı.
Krizin yarattığı sorunları ırkçı-dinci ve faşist bir yorumla
kitleleri aktife ederek örtmeye çalışıyorlar. Faşizm sözcüğünü
saklamanın yolu “sağ popülist” söylemidir. Sermayenin çıkışı
faşizmde görmesi çaresizliğini gösterir. Çözümsüzlüğün
çözümü yine işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin mücadelesidir.
Demokrasideki en ufak gerileme haklarının gasbı ve mücadele
alanlarının sınırlanması demektir. 1980' lerde
başlayan ve 1991 deki yasal engellerin ortadan kaldırılması ile
birlikte (1989'da yayınlanan 32 nolu karar) yerli ve uluslararası
sermayenin evliliği tamamlandı. Ucuz emek ve emek yoğun, daha çok
tedarikçilik görevi görevi gören iç Anadolu'nun büyük
şehirlerinde bir sermaye grubu oluştu. Bu grup Anadolu sermayesi
veye islami sermaye olarak isimlendirildi. Bu isimlendirmede
genellikle tutucu eşraftan gelmesi etken olmuştur. Ayrıca siyasi
islam diye tanımlanan politik çizginin güçlenmesinde etkileri
olmuştur. Tarımsal desteklerin kaldırılması ve pazarın
uluslar arası tekellere açılması köyden şehire göç dalgasını
güçlendirdi. Kent çevrelerindeki niteliksiz işçi yığılması
arttı. Bu kesimlerin iş alanları daha çok inşaat ve hizmet
sektörü oldu. İşçilerin çalıştığı alanlar %16 tarım-%25-30
sanayi-%50-55 hizmet sektörü. Gelinen noktada üretim alanlarındaki
alanların daralması ile dış alım ve dış borç zorunluluğu.
Böyle bir borçlanmanın getirdiği ekonomik kriz.
Ülkemizdeki
durum Dünya'daki gelişmelerden ayrı değerlendirilemez. AKP-MHP ve
devlet bürokrasinin ortaklığı böyle bir sürece yanıt üretmek
için oluşturulmuştur. Böyle bir oluşumun arka planı uluslar arası
ve yerli sermaye ortaklığıdır. Gelişmeleri arka plan
ilişkilerden koparıp kişi-grup-parti vs gibi yapılara indirgemek
bu gün için yapılacak en büyük yanılgıdır. Böyle bir
yaklaşım saray yönetiminin değişimi ile sorunun aşılabileceği
gibi kolaycı çözümler yaratır. 1940' lar sonrası
yoğunlaşan emperyalizmle ilişkiler ve güdümlü kapitalizm
gelişmesi günümüzde sürecini tamamlamıştır. Bu gün var olan
tüm işletmeler uluslar arası sermaye ile doğrudan veya dolaylı
ilişki içerisindedir. Devrimci bir tarzda olmasa da kapitalist
üretim ilişkiler hakim ilişkiler durumuna geçmiştir. Çalışan
nüfusun (mavi ve beyaz yakalılar) %70-75'i işçi statüsündedir.
Ayrıca %20'i aşan işsizler, yarı zamanlı çalışanlar da
eklenince emekçi nüfusun oranı daha da yükselmiş olur. Ülke
genelindeki nüfus dağılımı doğal olarak gerek demokrasi
mücadelesinde gerekse de devrim ve sosyalizm mücadelesinde kalkış
noktalarını gösterir.
SÖMÜRÜ-BASKI
Kapitalizm
döneminde sınıf ve kimlik hareketlerini baskı altına almanın
arka planında acımasız bir sömürü eğilimi yatar. Baskı ile
sömürü oranında doğrudan bir ilişki vardır. Baskıyı salt
devletin şiddet tekelini elinde bulundurmanın ötesinde, toplumun
baskı altına alınması olarak okumak gerekiyor. Gerek Dünya'da
gerekse de ülkemizdeki otoriter ve faşist yönetimlere kayış
direniş mücadelesini zorunlu kılıyor. Direniş mücadelesi
BASKI-DİRENİŞ sarmalının ilişkileri içinde şekillenecek.
Sivil itaatsizlik ile başlayan ve sürece göre evrilen bir
direniş hattı. Sermayenin baskıcı yönetimlere yönelmesi emek
güçlerine demokrasi mücadelesi görevini yüklüyor. Ekonomik
hakların bile demokratik hakların kullanımından geçtiği gerçeği
tüm kesimler tarafından görülüyor. Emek adına örgütlü olduğu
iddiasındaki sendikal ve diğer yapıların görevlerini yerine
getirememe durumu veya güdümlü olması en büyük engel. Bunu
aşmanın yolu da tabanı harekete geçirecek çalışmaları yapmak.
Böyle bir çalışma da zamanın ruhunu okuyabilmekten geçmektedir.
Her tarihsel dönemin insan davranışları üzerinde etkileri
farklıdır. Günümüzün neoliberal politikaları “özgür birey”
adı altında örgütsüz ve savunmasız kitleler yarattı. Bu gün
öncelikli görev bize pazarlananın özgür birey olmadığı, tam
aksine kendi dünyasına kapatılmış köleler olduğu gerçeğini
ortaya çıkarmak. Beraberinde kolektivizmi ve dayanışmayı
yükseltmek. Bireysel çıkarlar ile sınıfsal ve toplumsal
çıkarların kesiştiğini pratik süreçler ile ortaya koymak.
Sınıfsal ve alan mücadelelerinde yer alan dava insanlarının tüm
bu verileri dikkate alan bir yerden hareket etmeleri zorunludur.
Ezilen tüm sınıf ve kesimleri kapsayan BİRLEŞİK DİRENİŞ
MÜCADELESİ diye isimlendirilen tarzın yürütülmesi
kaçınılmazdır. Böyle bir sürecin örgütlenmesi ve yürütülmesi
zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Zorlu bir mücadeleyi kotarmak özveriyi- bilgi ve deney birikimini, başka bir anlatımla
profesyonelliği gerektirir. Geçmiş deneylerden dersler çıkaran,
günümüzün koşullarını karşılayacak profesyonel örgütlenmeler
kaçınılmazdır. Birleşik bir mücadeleyi böylesi bir kurmay
örgütlenmesi ile karşılayabiliriz.
DİRENİŞ
Baskının
arttığı dönemlerde kitle davranışlarında ikili eğilim ağır
basar. Birincisi geri çekilme, ikincisi ise direnme. Devrimciler
bardağın dolu tarafına bakmak zorundadır. Çünkü yol almanın
direniş hattından geçtiğini bilirler. Demokratik devrimi yaparak
demokratik kurum-işleyiş ve kültürü oluşmamış ülkelerde
burjuva anlamda da olsa demokrasinin devrimden geçtiği gerçeğini
atlayamayız. Bu gün için yapmak zorunda olduğumuz faşizmin
geriletilmesi, demokratik alanların genişletilmesi ve nefes
alabilecek alanların yaratılmasıdır. Ayrıca böyle bir
mücadelenin devrim mücadelesinin parçası olduğu gerçeği de
yadsınamaz. Basitten
karmaşığa direniş mücadelesi gelişip toplumsal harekete
dönüştükçe fiili olarak kendine demokratik alanlar açar. Gezi
isyanı ve iktidarın gezi korkusunun temelinde bu yatar. Önümüzdeki
dönem demokrasi mücadelenin çetin bir direniş mücadelesinden
geçeceği gerçeği üzerinden hareket edilmek zorundadır. Kolaycı
çözümler ve şişirilen balonlar dikkate alınamaz. Sermaye
özellikle günümüzde örgütsüz kitleleri çok çabuk sahte
beklentilerin peşine takmaktadır. Duygularla değil, bilimsel
inceleme ve düşünüş tarzıyla hareket etmek zorunludur.
26-11-2018 YAHYA TAŞDEMİR
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil