8 Temmuz 2019 Pazartesi

TEKRAR YUNANİSTAN ve SYRIZA ÜZERİNE

                          TEKRAR YUNANİSTAN ve SYRIZA ÜZERİNE

20-07-2015 tarihli yazımda “ “Devrimciliğin hayatı yalnızca yorumlayan değil; değiştirip dönüştüren bir akım olduğunu unutmazsak ezilenler adına en küçük bir gelişme bile bizi mutlu eder. Bunun reformizm olduğunu biliriz fakat ileriye atılmış bir adım olarak değerlendiririz.” tanımlamasını yapmıştım. 27-11-2016 tarihli “Devrimcilik iddiası olanlar için biz niye SYRIZA olmayalım deniyorsa burada ciddi çizgi sorunu var demektir. Bunu söylerken ezilenlerin en ufak kazanımları önemlidir ve küçümsenemez. Bu kazanımların ne kadar kalıcı olacağı ayrı bir tartışma konusu. Burada belirleyici olan BURJUVA İDEOLOJİSİNE TESLİM olmak BURJUVA ÇÖZÜMLER çerçevesi içinde kalmaktır. Kullanılan dilin devrimci ve keskin olması,özellikle kriz döneminin yarattığı ekonomik koşullardan dolayı sol ve radikal eylemlere yönelmeleri geçicidir. Sınıfsal konumlarından dolayı uzlaşma masasından uzaklaşamazlar. Gelinen noktada kaçınılmaz olarak tekrar tekrar reform ve devrim konularını tartışmak zorundayız. 16-07-2017 tarihli “Geleceğin yeniden tasarımı mevcut sistemin beklentiyi karşılamamasından doğar. Sosyalist düşünce günün koşullarını karşılayacak gelecek tasarımı oluşturulamazsa, gelecek kurulması da olanaksızdır. Böyle bir sonuç karşıt oldukları sistemin parçası olmayı getirir. Sol popülist bazı yapıların iktidar ortağı ve iktidar olarak yaşadıkları da budur. Bu da günümüz marksistlerinin sistemin doğru çözümünü, sistem karşıtı mücadelenin doğru belirlenmesini ve beraberinde doğru araçların tespitini zorunlu kılar. Yaşanan süreçte gücü ele geçirdiğini düşünen partiler güç tarafından ele geçirilmişlerdir. Reformlar sistemin restorasyonunu sağlarken toplumsal muhalefete de gedikler açar. Fakat bu gedikler hiçbir zaman toplumsal dönüşüme yol açmaz. Buradan kaçınılmaz olarak reformizm ile devrimci çizgi ayrımına gelinir; PAZARLIK MASASINDA MI OLUNACAK? Ya da MASAYI DEVİRİP yine YENİDEN DEVRİM ve SOSYALİZM Mİ mi denilecek?” yazımda da konuyu detaylandırmaya çalıştım.

31-03-2019 tarihliNeoliberal politikaların tahribatları sonucu oluşan tepkileri örgütlemede ve yönlendirmede sol popülist olarak isimlendirilen oluşumlar etkili olmuştur. Böyle bir sürece sosyalizmin itibar kaybının da katkısı vardır. Sorunları ekonomik merkezli ve sınıfsal temelde yorumlamayıp, mağdur kesimlerin çıkarlarını gözeten bir yerden duygulara seslenmeyi seçmişler ve etkili olmuşlardır. Güney Amerika ve güney Avrupa'daki bu yapıların bazıları iktidara da gelmişlerdir. Komşumuz Yunanistan'da Syriza iktidarı da genel olarak sevinçle karşılanmış ve beklenti yaratmıştır. Beklentilerin karşılanamayışı ise düş kırıklığı ve eleştirileri beraberinde getirmiştir. “Syriza iktidara geldikten sonra, bu toplumsal hareketleri geliştirme ve ona dayanma yerine doğrudan Avrupa oligarşisi ile pazarlığa oturarak kazanabileceğini düşündü.”YOL s.1.s.21. Bazıları ise işi daha ileri götürüp popülist hareketten sınıf hareketi yaratılabileceği yorumuna kadar gitmişlerdir. Tepkilerin harekete geçirilmesi ve yönlendirilmesi önemli bir gelişmedir. Unutulan ise sistemin hukuku çerçevesinde iktidara geliş, tepkisel bir kitle örgütlenmesini aşan örgütlenme ve mücadele araçlarının olmadığı bir ortamda sistemin sahipleri ile kavga beklemek. Ayrıca reformist hareketler bazı iyileştirmeler ve kapitalizmin ehlileştirilmesini aşan talepler içermezler. Sorunları yorumlayış ve çözüm önerileri küçük burjuvazinin bakış açısı ile sınırlıdır. Ayrıca örgütlenmelerin ana gövdelerini küçük burjuva ve orta kesimlerden oluştuğu da gözden kaçırılmamalıdır. Her sınıf kendi politik reflekslerini gösterir. Program olarak kapitalizmin işleyişini aşan bir bakış açısı, örgütlenme ve mücadele oluşturulmadığı sürece düş kırıklıkları sürekli yaşanacaktır. Sorun sürecin sonundaki konum değil, sürecin başındaki bakış açısındadır. Tepkiler üzerinden iktidarı almayı hedeflenmiş ise iktidarı alınır ve beraberinde tepkileri yumuşatacak tavizler kazanım olarak sunulur. Detaylara boğulmadan eleştiriyi düşünce sisteminin bütününe yöneltmek gerekir.” yazımda da tartışmayı kendi açımdan sonlandırdım.

Alıntıların fazlalığı sıkıcı olabilir. Ne yazık ki unutkan bir toplum olduğumuzdan ve fikri takip konusundaki zayıflığımızdan dolayı buna mecbur kaldım. Günümüze gelince 07-07-2019 Tarihli seçimde SYRIZA güç kaybına uğramış ve görevini tamamlayarak muhalefete çekilmiştir. Zorlu bir görev gördüğü yadsınamaz. Ekonomik krizin yarattığı tepkileri kontrol etmiş ve beraberinde yerli ve uluslar üstü sermayenin taleplerini yerine getirmiştir. Sermaye açısından görevini tamamlamış ve gelecek dönem gereksinmeleri açısından bekleme salonuna alınmıştır. Yaşanan sürecin sınıfsal bazda işçi sınıfı ve diğer ezilenlere kazanımı nedir? Doğaldır ki bu süreci değerlendirmek Yunanistan emekçilerine ve marksistlerine düşmektedir. Bilinen bir gerçek faturanın sermaye tarafından ödenmediği.

Biz neden SYRIZA olmayalım” diyenler için ise kaçırılan bir şey yoktur. Ülkemiz açısından süren ve derinleşen ekonomik kriz, Cumhurbaşkanlığı sisteminin işlemeyişi ve tıkanması tüm toplumsal koşulları hazırlamaktadır. Toplumsal tepkilerin yönlendirilmesi bir aşamadan sonra İMAMOĞLU tarzıyla sürdürülemez olabilir. Daha radikal sol popülist söylemlere gerek duyulabilir. Sorun böyle bir süreci kotarıp-kotaramamak. Toplumsal yapıyı sınıf yapılarından soyutlayıp, kaynaşmış bir yapı olarak değerlendirip, memleket ekonomisine ciddi katkılar sunulmuş olur. Çipras da görevi bırakırken memleket ekonomisini bataktan çıkardığını söylüyordu.

Sorunların çözümü NEREYE BAKTIĞIN DEĞİL, NEREDEN BAKTIĞINA göre şekillenir. Sistemin krizlerine ve çözümlerine odaklanılıyor ise kaçınılmaz olarak sistemin restorasyonunda yer alınır. Yapılması gereken marksist literatürden uzaklaşıp, duygulara seslenen popülist söylemdir. Marksist ve sınıfsal bir çizgi sürdürmek isteyenler için halkı aldatmaya dayalı söylemler kabul edilemez. Kolaycı ve kısa dönemli çözümlerden çok, zor ve uzun dönemli bir örgütlenme ve mücadele kaçınılmazdır. Unutulmamalıdır ki sermaye ve sermaye devleti ile mücadele sağlam bir düşünce-örgütlenme ve güçlü direnişlerle sürdürülebilir.

                                     YAHYA TAŞDEMİR. 08-07-2019

31 Mart 2019 Pazar

SOL LİBERALİZM


                                                 SOL LİBERALİZM

Özlemleri ve istemleri siyasi çalışma malzemesi olarak sıralamak, daha çok inançlı bir dindarın teslimiyet ruhu içinde sorunlarını çözümünü tanrısından beklemesi gibidir. Çünkü toplumsal sınıf ve tabakaların kendi sınıfsal çıkarlarını ifade eden talepleri vardır. Tüm sınıfların ortaklaştığı talepler oluşmaz. Eğer talepler ezilenler adına ise muhatapları ile buluşmalı veya buluşma konusunda ciddi bir yönelim olmalı. Politik iddiası olmayan, sınıflar çatışması içindeki güçlere dayanmayan, ricacı konumundaki yapıların kendi öz güçlerine güvenmedikleri için güçlü gördükleri yapılara yaslanırlar. Söylemleri dikkate almadan politik davranış biçiminin, politik bir arka planının olduğu unutulmamalıdır. Günümüzün gerçeği de bunun politik literatürdeki yerine oturtulmasıdır. Geçmiş güzellemeleri, keskin söylemler, içi boşaltılmış kavramlar ile konu açıklanamaz. Belirleyici olan politik davranış biçiminin sınıf çatışması mı? Ya da devlet ile sivil toplum olarak tanımlanan kesimler arasındaki mücadele mi? Haklar-sosyal devlet-keynesçi politikalar-sosyal demokrasi mücadelesi mi? Marksist bakış açısı ile sınıf yapıları ve sınıfsal güç dinamikleri arasındaki mücadele mi? Kısacası reformist bir çizgi mi? Devrimci bir çizgi mi?

Tanımlar ve mücadele pratikleri sınıfsal çatışma bağlamında değerlendirilmeyince, kavramlar ve içerikler kendilerine yabancılaşmaktadır. Eşitlik- özgürlük-adalet ve modernizm Fransız burjuva devriminin talepleridir. Aydınlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkan liberalizm felsefesi, kişi hak ve özgürlükleri, mülkiyet hakları üzerine inşa edildi. Kapitalist üretim ilişkilerinin getirdiği yabancılaşma ve mülkiyet ilişkileri kişi haklarını büyük oranda sınırladı. Daha çok anayasal ve yasa metinlerinin süsü oldu. Gerçek kişi özgürlüğü ve eşitlik talebinin karşılanması özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, politik ve toplumsal devrim ile olanaklıdır. Marksizmin tarihsel ve diyalektik materyalizm bakışı ile akılcı ve uyumlu gelecek tasarımı olarak toplumsal özgürlük anlayışı liberal öğretiden kesin olarak ayrılır.

Günümüzün nesnel koşullarından da kaynaklı sol içinde etkili olan, kendilerini POST-MARKSİST diye isimlendiren öğretiye kısaca bir göz atmakta yarar var. POST MARKSİZM; Devrimci kalkışma ile iktidarın alınmasını-üretim ilişkilerinin belirleyiciliğini-işçi sınıfının rolünü-sınıf mücadelesini-işçi sınıfı demokrasisini kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihsel sürecine ve savunucularına baktığımızda; Bernstein'ın “evrimci sosyalizm-ileri demokrasi” Kruşçev'in “ Barışçıl geçiş tezi” Gramsci'nin “Hegemonya ve sivil toplum tezi”, günümüze gelince Ernest Laclau ve Chantal mouffe'nin “radikal demokrasi ve toplumsal güçler tanımlaması”. Kendilerini marksist olarak adlandırsalar da marksizmden çok liberalizme yakındır. Sınıf mücadelesinin dışında toplumsal sorunların çözümü hedefleyen KAPİTALİZMİ AŞMA tanımlaması sosyal devleti amaçlamaktadır. Sosyal devlet uygulamalarının Avrupa'da bile büyük oranda daraltıldığı günümüz koşullarında gerçekleşme olasılığı ne kadardır? Kriz ve sınıfsal çatışmaların önüne geçmek için THOMAS PİKETTY 21.YY da kapital kitabında “Sonsuz bir eşitsizlik sarmalından kaçınmayı ve birikim dinamiklerini kontrol altına almayı sağlayacak ideal çözüm, sermayeden küresel ve artan oranlı bir vergi alınmasıdır” s.507. Arka sayfada “Ancak sermayeyi gerçekten küresel olarak vergilendirmek şüphesiz bir ütopyadır” s.508.

Liberal ve marksist felsefe kapitalizmin çocuklarıdır. Kardeşler ilk günden itibaren kavgalıdır. Marksist felsefe liberalizmden uzaklaştığı oranda devrimci olabilmiştir. Liberalizmde mülkiyet kutsallaştırılmış ve burjuvazinin çıkarları temel alınmıştır. Liberte (özgürlük) tanımı ise halk deyimi ile “altta kalanın canı çıksın” söyleminde kendini bulur. Marksizm üretim araçlarından yoksun kafa ve kol emeğini temel alır. Bileşenleri içine tüm ezilenler girer. Özgürlük anlayışı da daha geniş bir çerçevede kişinin kendini gerçekleştirmesini toplumsal özgürlük ile birlikte değerlendirilir. Kişi ve toplum özgürlük alanlarının iç içe geçtiği bir yaklaşım. Özgürlük dar anlamıyla bireysel değil, sosyo-ekonomik koşulların değişimini kapsayan toplumsallık taşır. Ekonomik-siyasal ve sosyal yabancılaşmanın aşılamadığı bir ortamda özgürlük alanlarının kullanımı sınırlıdır.

Bilinenlerin kısa bir anımsatılmasından sonra ülkemiz gerçeğine gelebiliriz. Sermayenin iç çatışma ve çelişkilerinden kaynaklı, politik kutuplaşmalar-kamplaşmalar ve beraberinde gelen pazarlıklar uzlaşmalar. Kamplaşma ile birlikte kendi tabanlarını konsolide etme ve olası sistem dışına çıkabilecek hareketlerin kontrolü. Kontrol zorluğu (HDP'de olduğu gibi) çekilenleri cezalandırma. Kamplar arasında sistemin işleyişine dokunmayan atışmalar. Belirlenen hat genel anlamı ile sermayenin çıkar ve istemleri yönündedir. Burada emeğin talepleri ve mücadelesi yoktur. Kendine sol veya devrimci diyen kesimlerin sözüm ona demokrasi adına kamplardan birileri ile ortak hareket etmelerini yorumlamak zordur. Engels Londra konferansında “İşçi partisi bir burjuva partisinin kuyruğu olarak değil, kendi hedefi kendi siyaseti olan bağımsız bir parti olarak inşa edilmelidir”. (Demokrasi savaşçıları olarak Marx-Engels. s.321. Yordam kitap.) Kısacası düşünsel ve pratik bütünsel bir yapı ve marksist perspektif ile sürdürülen bir mücadele olmayınca sapmalar da kaçınılmaz olur.

Neoliberal politikaların tahribatları sonucu oluşan tepkileri örgütlemede ve yönlendirmede sol popülist olarak isimlendirilen oluşumlar etkili olmuştur. Böyle bir sürece sosyalizmin itibar kaybının da katkısı vardır. Sorunları ekonomik merkezli ve sınıfsal temelde yorumlamayıp, mağdur kesimlerin çıkarlarını gözeten bir yerden duygulara seslenmeyi seçmişler ve etkili olmuşlardır. Güney Amerika ve güney Avrupa'daki bu yapıların bazıları iktidara da gelmişlerdir. Komşumuz Yunanistan'da Syrizu iktidarı da genel olarak sevinçle karşılanmış ve beklenti yaratmıştır. Beklentilerin karşılanamayışı ise düş kırıklığı ve eleştirileri beraberinde getirmiştir. “Syriza iktidara geldikten sonra, bu toplumsal hareketleri geliştirme ve ona dayanma yerine doğrudan Avrupa oligarşisi ile pazarlığa oturarak kazanabileceğini düşündü.”YOL s.1.s.21. Bazıları ise işi daha ileri götürüp popülist hareketten sınıf hareketi yaratılabileceği yorumuna kadar gitmişlerdir. Tepkilerin harekete geçirilmesi ve yönlendirilmesi önemli bir gelişmedir. Unutulan ise sistemin hukuku çerçevesinde iktidara geliş, tepkisel bir kitle örgütlenmesini aşan örgütlenme ve mücadele araçlarının olmadığı bir ortamda sistemin sahipleri ile kavga beklemek. Ayrıca reformist hareketler bazı iyileştirmeler ve kapitalizmin ehlileştirilmesini aşan talepler içermezler. Sorunları yorumlayış ve çözüm önerileri küçük burjuvazinin bakış açısı ile sınırlıdır. Ayrıca örgütlenmelerin ana gövdelerini küçük burjuva ve orta kesimlerden oluştuğu da gözden kaçırılmamalıdır. Her sınıf kendi politik reflekslerini gösterir. Program olarak kapitalizmin işleyişini aşan bir bakış açısı, örgütlenme ve mücadele oluşturulmadığı sürece düş kırıklıkları sürekli yaşanacaktır. Sorun sürecin sonunda yanılgıda değil, sürecin başındaki bakış açısındadır. Tepkiler üzerinden iktidarı almayı hedeflenmiş ise iktidarı alınır ve beraberinde tepkileri yumuşatacak tavizler kazanım olarak sunulur. Detaylara boğulmadan eleştiriyi düşünce sisteminin bütününe yöneltmek gerekir. Kısacası reformizmi - sol liberalizmi eleştirmek.

Ülkemiz açısından ; 12 eylül faşist darbesi ve solun yenilgisi, beraberinde reel sosyalizmin çöküşünün de getirdiği inanç yitimi. 12 eylül öncesi kadroların dönemin koşullarından kaynaklı ağırlıklı olarak öğrenci kökenli genç insanlardan oluşması. 1980 sonrası döneminin belirleyici politik rüzgarının bireysel kurtuluşu yücelttiği bir dönemde dünün öğrencisi-devrimcisi, günün işletmecisi-reklamcısı şirket yöneticisi vs oldular. Sınıfsal mücadele alanından ve yoksul bölgelerden uzaklaşıldı. Boşaltılan yerleri dini ve dayanışma görünümlü tarikatlar doldurdu. Sınıfsal değişim beraberinde düşünsel bakış açısına yansıdı. Doğal olarak bireyler kendi yaşam tarzlarının ideolojisini oluşturdular. Küçük burjuva ve orta sınıf insan profilinin oluşturduğu politik yapılar daha çok demokrasi ve haklar mücadelesi çerçevesinde kaldılar. Sistemin çizdiği sınırlar içinde oynama-sistemin sunduğu nimetlerden yararlanama ve beraberinde sistem dışına çıkabilecek gelişmeleri bloke etme. Bu tarz politik oluşumların tanımlaması sınıfsal bakış açısı ile devrimcilik değil, olsa olsa SOL LİBERALİZM'dir.

Günümüzün en önemli görevi bu çemberi yarmak, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenlerin mücadelesini buluşturmak. Önümüzdeki görev ideolojik-örgütsel ve pratik politika olarak sınıf mücadelesini yürütecek bir örgütlenme yaratmaktır.

                              YAHYA TAŞDEMİR. 31-03-2019



















22 Şubat 2019 Cuma

DÜNYA-TÜRKİYE ve SOSYALİZM.

                                  DÜNYA-TÜRKİYE ve SOSYALİZM

Neoliberal politikalar sermayenin kar problemini çözmek, başka bir anlatımla azalan karlar yasasını aşmak için gündeme getirildi ve uygulandı. Böyle bir tanımlama tümüyle iradi yani kapitalizmin kendi iç işleyiş yasalarından ayrı olarak değerlendirilemez. Kapitalizm; Merkantilist-rekabetçi- tekelci-küresel gibi evreleri içerir. Neoliberal politikalar kapitalizmin krizine çözüm arayışıdır. Sermayenin krizine çözümü gelişmiş kapitalist ülkelerden, çevreye yayılan yeni bir sömürü ve talan uygulamasıdır. Rekabet-merkezileşme-tekelleşme tüm hızıyla devam etti. Gerek rekabet, gerekse de birleşmeler devasa bütçeli (orta büyüklükte bir devlet bütçesi kadar) şirketler ortaya çıkardı. Gelinen aşama sermayenin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı-fikir mülkiyetinin (marka,tasarım, telif hakları vs)korunması-emeğin serbest dolaşımına izin verilmemesi üzerinden yürütüldü. Gelinen noktada ulus devlet yapıları bu şirketlerin taleplerine göre şekillendi. 

Sınırların ve kuralların ortadan kaldırıldığı acımasız sömürü düzeni sermayenin amaçlanan karlılık krizini çözdü mü? Karlılık sorunu çözüldüyse ABD tarihinin ikinci büyük krizini neden yaşadı? Bizim için belirleyici olan kapitalizmin krizlerinin sürekli olduğu ve kar marjının da sınırlarının olmadığı. Kapitalist üretimin karakteri sömürü ve kar üzerine kurulmuş olmasıdır. Kapitalizm için kazancın dışında, doğanın ve insanın önemi yoktur. Böyle olmasının doğal sonucu yıkıcı bir rol oynamasıdır. Ayrıca 2008-2009 krizi sonrası kapitalizm bitti-kapitalizmin sonu gibi tanımlamalar çok fazla gerçekçi değildir. Kapitalizmin tarihine baktığımızda sürekli olarak krizlerini aşan ve beraberinde yeni krizlere gebe bir seyir izlediğini görebiliriz. Krizlerin aşılmasında yaratılan tahribat ve yıkım ayrı bir tartışma konusudur. Ekonomik-sosyal ve politik olarak kapitalizm karşıtı bir sistem oluşturulamadığı sürece krizler ve krizlerin yıkıcı sonuçları yaşanmaya devam edecektir.

Sermayenin merkezileşme ve tekelleşmesinin farklı noktalarda toparlanması beraberinde güç çatışmalarını getirdi. Emperyalist güç odakları arasında (ABD-AVRUPA-RUSYA-ÇİN) savaş riski taşıyan kutuplaşmalar ve ticaret savaşları başladı. Krizin ve çıkışsızlığın yarattığı FAŞİST ve IRKÇI oluşumların güçlendirilmesi savaş için bir taban oluştururken, emek ve demokrasi mücadelesi için ciddi engeller oluşturmuştur. Uluslar üstü sermaye bir ulus devletine ait değilmiş gibi algılansa da tekeller arası rekabette var olduğu devletin desteğine gereksinim duyar. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak çok kutuplu Dünya'ya yol açar ve beraberinde güç merkezleri arasında çatışma dinamiklerini taşır. Dünyayı kutuplaşmış yanıyla değerlendirince ikinci dünya savaşı öncesini anımsatır.

Küreselleşme ve neoliberal politikalar karşıtlıklar ve kutuplaşmalarla birlikte ülkelerdeki yaşam seviyesi arasındaki farklılıkları da arttırdı. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kısmi hak kayıplarına karşın geçim standardı belli bir seviyeyi korudu. Çevre ülkeleri ve beraberinde daha geri (üçüncü dünya ülkeleri olarak isimlendirilen) ülkelerde sınıfsal farklılıklar artarken yoksulluk ve işsizlik dayanılmaz boyutlara dayandı. Güney Amerika ve güney Avrupa'daki protesto hareketleri ve güneyden kuzeye göç ekonomik tablonun yarattığı toplumsal sonuçlardır.

Kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı çürümüş bir dünyaya karşı her ülkenin aydınları-ilericileri-solcuları çözüm arayışları ile birlikte mücadele yöntemlerini de geliştirmek zorundadır. Yeni bir enternasyonal veya devrim söylemleri böyle bir mücadelenin üzerine kurulabilir. Boşluğa çağrı yapmak işin sorumluluğunu üzerinden atmaktır.

                                    MERKEZ-ÇEVRE İLİŞKİSİ

Gelişmiş kapitalist merkezler; AR-GE çalışmalarına-katma değeri yüksek ürünlere -bilgi ve bilgi teknolojilerine yoğunlaşıp, çevre ülkelere işin emek ağırlıklı yanını bırakıyorlar. Burada belirleyici olan ucuz emek- ham madde-enerji ve düşük vergilerdir. Esnek ve parçalı üretimden fazlasıyla yararlanıyorlar. Böyle bir işleyiş doğal olarak kardan kendilerine düşen payı arttırmaktadır. Klasik sömürgeciliğin yerini üretimin uluslararasılaşması almıştır. Dünya nüfusunun %5-8 ini oluşturan merkez ülkeler, üretilen gelirin %75-80 nine sahip oluyorlar. Geriye kalan %25-30 u da %85-90 paylaşıyor. Merkez ve çevre ülkelerinin homojen olmadığı, eşitsiz gelişimin yarattığı farklılıkları içerdiği gerçeğini belirtmek gerekir. Böyle bir sonuç ülkeler arası gelir farkını artırırken, ayni zamanda çevre ülkelerdeki gelir eşitsizliğini dayanılmaz boyutlara çıkarmakta, finans merkezleri dünya gelirini emmektedir. Dünyadaki ekonomik işleyiş ile birlikte, ilişkideki ülkeleri de kendine tabi kılmakta, toplumsal yapı ve devlet işleyişini şekillendirmektedir. İlişkiyi salt ekonomik boyutuyla değerlendirmek eksiktir. Merkez çevreye doğru ekonomik olduğu kadar, siyasi-yönetim ve kültürel hakimiyet kurar. Merkezin değerleri tüm Dünya'nın değerleri olarak sunulur ve hakimiyeti sağlanır. İnanç ve ulusal kökenli bazı itirazlar gelişse de sistemin işleyişini etkileyecek bir karşı hareket henüz oluşmamıştır.

2008 krizi ve krizin süreklileşmesi yönetim tarzında da değişimler getirdi. Baskıcı yöntemlerin-gerici ve faşist hareketlerin güçlendirildiği bir süreç yaşanıyor. Kapitalist birikim imkanlarının azaldığı ve yok olduğu dönemler beraberinde rıza üretme olanaklarını daraltıyor. Gelişmiş kapitalist merkezlerde böyle bir süreç yaşanırken; özellikle kriz koşullarında sıcak paranın güvenli liman aramasının da sonucu çevre ülkelerde ekonomik daralma daha ileri boyuttadır. Böyle bir daralmanın beraberinde küresel sermayenin güvenlik örgütüne dönen çevre ulus devletlerini daha baskıcı yönetimlere zorluyor. Ülkelerin kendi öznel tarihleri ve demokrasi kültürleri farklılıklar içerse de tümü ekonomik krizin ve kapitalist birikim modelinin sonuçlarını yaşıyor. Baskıcı ve giderek faşist yönetimlere doğru evrilen bir sürecin FAŞİZM tanımlamasını da günün koşullarına göre yapmak gerekir. Burada belirleyici olan günün koşullarında sermayenin sorunlarına çözüm bulmak. SAMİR AMİN'in “Faşizm parlamenter seçim demokrasisinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis rejimi ile eş anlamlı değildir. Faşizm belirli koşullar altında kapitalist toplum yönetiminin karşılaşabileceği zorlukla karşısında verilecek bir politik yanıttır.” tanımı dikkate alınmalı.

Kapitalizm; küresel anlamda sermaye-üretim-yönetim-kültürel olarak değişimler yaşarken, sınıf ve toplumsal mücadelelerin seyrinin düşük olduğu gerçeği gözden kaçmıyor. Böyle bir düşüşte sosyolojik olarak bütün cephelerdeki yaşanan değişimlerin etkileri kaçınılmazdır. Bunlara sosyalizm adına yaşanmış deneylerin çökmesi ve kapitalizmin kaçınılmaz olarak son kader olduğu tespitlerini de eklemek gerekir. Gelecek umudunun tüketildiği insanlara TÜKETİM İDEOLOJİSİNDEN başka bir şeyin sunulmadığı bir ortamda sonuçları çok fazla yadırgamamak gerekir. Ezilenler için inandırıcı yaşanılır bir gelecek kalmadığı zaman kendi kabuklarına çekilmeleri, yaşananlara ilgisiz kalmaları mücadele ve dayanışma duygularını kaybetmeleri doğaldır. Günümüz açısından ekonomik-demokratik ve politik mücadelelerin önemi yadsınamaz. Gelecek kuramı yoksa alan mücadelelerinin sınırları belirlidir. Olması gereken gelecek tasarımı, başka bir anlatımla ÜTOPYA oluşturmaktır. Böyle bir ütopya' nın tüm mücadele biçimlerinin harcı olacağını görmek gerekir.

                              ÇEVRE ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE

Ülkemiz sermayesinin uluslar üstü sermaye ile bütünleşme süreci 1970' lere dayanır. Gerek sermaye içi çatışmalar, gerekse de toplumsal hareketlilik sürecin 24 ocak kararlarına kadar yavaş işlemesine neden oldu. 12 Eylül askeri faşizmi tüm ulusal örgütlenmeleri ortadan kaldırırken, uluslar üstü sermayenin önü açıldı. ÖZAL-DERVİŞ-AKP dönemi politikaları sürecin tamamlayıcı unsurlarıdır. Günümüzde kapitalist krizin sonuçları merkez ülkelerden daha ağır yaşanıyor. Kapitalizmin işleyiş süreci küreselleşmeyi yarattıysa, 1940' lardan beri emperyalist dünyanın güdümünde gelişen ülke kapitalizminin aynı kaderi paylaşması doğaldır. 12 Mart sonrası TÜSİAD -12 eylül sonrası YASED'in kurulması sermayenin yönelimini göstermesi açısından öğreticidir.

Ekonomik entegrasyon ile birlikte sınıfsal ve toplumsal olarak ezilen kesimler içinde de ciddi gelişmeler yaşandı. Üretimin parçalılığı-reel sosyalizmin çöküşü-neoliberalizmin kişi fetişizmi gibi belirleyici etkenler ile birlikte ideolojik ve örgütsel olarak ciddi çürüme yaşandı. Toplumun tümünü kapsayan bu çürümeden gerek sınıf hareketinde, gerekse de geçmişin politik hareketlerin devamı niteliğindeki hareketler de payını aldı. Mikro milliyetçiliğin geldiği aşamada, kimlik hareketlerinin yanında, hemşehri -okul veya geçmiş süreç arkadaşlığının etken olduğu politik davranış biçimleri gelişti. Neoliberal kültür ilişkilerinin belirleyici olduğu, keskin sözler ve geçmiş süreç ajitasyonu ile sürdürülen sürecin devrimcilik olarak algılanması. Doğaldır ki içerikte ne marksist bakış açısı, ne de sınıf ilişki ve çatışmaları üzerinden bir kurgu var. Sivil toplum kurumu olarak isimlendirilen yapıların ağırlıklı kesimi sistemin parçası ve sistemin eksiklerini kapatma aracı haline geldi. Doğal olarak ezilenlerin dayanacağı ve güveneceği örgütlenmeler kalmadı. Ezilen kesimlerin zor zamanda yönlerini bulmak için dönüp bakabilecekleri bir kutup yıldızı yok. Düşünsel ve politik olarak yol göstericinin olmayışı, kitleleri kendi göbeğini kendilerinin kesmesi gerektiği sonucuna götürüyor. Böyle bir süreç beraberinde çok fazla hata yapma olasılığı demektir. Ezilenler ve genel olarak emek hareketinin geldiği aşama zorlu ve inatçı bir mücadele sürecinin tüm cephelerde yürütülmesini zorunlu kılıyor. Kuramsal ve pratik olarak sistemden kopuşu hedefleyen, süreç içinde inandırıcılığın oluşturulacağı bir çalışma. Emperyalist-kapitalist sömürü çarkının dışına çıkmanın inatçı ve zorlu bir mücadeleden geçeceğini öngörmek gerekiyor.

                                                       SOSYALİZM

Yüzyıl önce olduğu gibi bu gün de kapitalizmin karşısında tek seçenek SOSYALİZMDİR. Emperyalizmin geldiği aşama, teknolojik – askeri- iletişim alanındaki gelişmeler vs ileri sürülerek bunun olanaklı olmadığı fikri ağırlıklı görüştür. Sistemin sahiplerinin istediği gibi bir düşünme tarzı; ÖĞRETİLMİŞ ÇARESİZLİK. Hiçbir devrim kolay olmadı. Bütün devrimlere emperyalist ülkelerin açık veya kapalı müdahaleleri oldu. Böyle olması devrimleri engelleyemedi. Günümüz açısından da bu düşünce geçerliliğini korumaktadır. Sosyalizm ve devrim mücadelesi ile daha yaşanılır bir dünya arayışı sürecektir.

Reel sosyalizm olarak isimlendirilen deneylerden sonuçlar çıkarmak kaçınılmazdır. Özellikle bürokratlaşma ve yabancılaşma olayı belirleyicidir. Ders çıkarma olayını uç noktalara götürüp sosyalizm ve devrim mücadelesinden sapma noktasına gidilmemelidir. Böyle bir sapma beraberinde devrim mücadelesini ve örgütlenmesini ret noktasına gider. Sivil toplumculuk olarak isimlendirilen iktidarsızlık-demokrasiyi genişleterek kapitalizmin aşılması-komünal yapılar-sosyalizm adacıkları vs gibi yapıların sınırları bellidir. Sistem için tehlike oluşturdukları zaman devre dışı bırakılırlar. Durum böyle olunca “politik ve toplumsal mücadelenin diyalektik bir birlik içinde yürütülmesi tanımlaması” kulağa hoş gelen bir sözcük olsa da sorunludur. Direniş komiteleri deneyi de kendi sürecinde ve belirli sınırlar içinde kalmıştır. Yaşanmışlıklara abartılı anlamlar yükleyerek temel belirleyici olan politik iktidar mücadelesini karartmamak gerekir. Politik iktidarı aldıktan ve uzun süreli toplumsal bir dönüşümün ardından sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurulabilir. Yabancılaşma ve beraberinde tabanın iktidar organlarından uzaklaştırılması reel sosyalizmin çöküşünde belirleyici sosyal etkendir. En az sosyal etken kadar belirleyici olan kapitalist üretim ve yarışma modelinin sürdürülmüş olmasıdır. Konuyu kolaya kaçmadan ikili boyutuyla tartışmakta yarar var. Birey ve örgütlülük ilişkisine gelince; birey toplumsal konumundan ve sınıfsal ilişkilerinden bağımsız salt birey olarak alınırsa liberallerle ayni çizgiye gelinir. Burada belirleyici olan bireyin örgütlü sürecin öznesi olması, özne ile örgütlü yapı arasındaki birbirini tamamlayan sağlıklı bir ilişkinin sürdürülebilmesidir. Birey ve örgütlü yapı hedefe giden mücadelenin içinde gelişir ve dönüşüm geçirir. Sistemin yargılarından ve sunduğu olanaklardan böyle bir mücadele diyalektiği içinde kopuş sağlanabilir. Bu günden yarına pratik süreç içinde oluşturulacak böyle bir işleyiş gelecek toplumun kurucusu olabilir.

Sermayenin ve üretimin uluslararasılaştığı bir dönemde, emek ulusal sınırlar ile çevrilmiştir. Gelişmiş beyin göçü ve iltica hareketlerini saymazsak emeğin mücadelesi ulusal sınırlar içinde olmak zorundadır. Böyle bir tanımlama Uluslar arası emek hareketi ile dayanışmayı dışarıda bırakmaz. Dünya devrimi, ülkelerin ekonomik ve toplumsal gelişim eşitsizliğinden, sınıflar arası çelişki ve çatışmaların farklılığından dolayı çok fazla karşılığı olan bir tanımlama değildir. Günümüzde gelinen nokta hala ulus devlet içinde devrim teorisinin geçerliliğidir. Devrim sürecinin koşullarının oluşması Dünya krizleri ile ülke krizinin olgunlaşması ile orantılıdır. Genel bir tanımlama olan “yönetenlerin yönetememe, yönetilenlerin de yönetilmek istememe” durumu.

                                               NASIL BİR YOL?

Gerek merkez, gerekse de çevre ve üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik ve toplumsal gelişkinlik farklılığından dolayı genel bir tanımlamaya gidilemez. Her ülkenin ekonomik ve toplumsal tarihi kendi çözümlemesini içinde barındırır. Bizim için belirleyici olan ülkemizin jeo-stratejik konumundan dolayı dünya ve orta doğu için önemi, yönetim şekli, ekonomik durum ve sınıf ilişkilerinin geldiği boyuttur. Tekelleşme ve krizin süreklileşmesi merkez ülkeler dahil genel olarak ırkçı ve faşist hareketleri güçlendirilmesi ve beraberinde faşist yönetim tarzına yönelişi getirdi. 201O'dan beri sürecin nereye evrileceği konusunda çok fazla yorum yapılmasına karşın, engellenmesi ve karşı mücadelenin örgütlenmesi anlamında ciddi bir çalışma yapılmadı. Sözcüklerin sihrine güvenilmiş olacak. Geçmiş süreçlerde olduğu gibi gerekli ön çalışma yapılmadığı için doğal olarak hazırlıksızdık. Sürece uyum ve direnme eğilimleri bir arada yürüyor. Kimisi bunu biat ederek yaparken, bazıları da yasak bölgelerden uzak durarak veya daha güvenli alanlara çekilerek yapmaktadır. Sözün kirlendiği bir ortamda karşı mücadeleye niyetli ciddi bir hazırlık ve pratik örgütlenme süreci görülmemektedir. Ne yazık ki ülkemiz ezilenleri için işin en acıklı yanı böyle bir tablo ile karşı karşıya kalınmasıdır. Ciddi bir mücadele ve örgütlenmeyi göze alamayanlar kendilerini oyalayacak yeni hikayeler yazma masalına sarıldılar.

Günümüz açısından bu kadar karamsar bir görünüme karşılık yapılacak bir şeyler yok mudur? Genel bir söz vardır; gece karanlığının en koyu olduğu zaman, sabahın en yakın olduğu zamandır. Umutsuzluğa kapılıp ne olursa olsun yaklaşımı marksist bir yaklaşım olamaz. Çözüm vardır, önemli olan çözüm yollarını arayıp bulmak, muhatapları ile birlikte uygulamaktır. Öncelikli olarak genel bir sol ve devrimcilik tanımının dışına çıkmak gerekir. Sağ liberalizmden, sol liberalizme ve marksist hareketlerin aynı sözcüklerle dertlerini anlatması sorun oluşturmaktadır. Böyle bir tanımlama sınıf bakışını ve sınıf mücadelesinin gerekliliğini perdelemektedir. Devrimcilik sözcüğünü sınıfsal mücadele kapsamında kullanılması daha anlamlı olabilmektedir.

Genel olarak ülkenin geldiği konumu tanımladık. Böyle bir konumdan nasıl çıkılacağı konusu öncelikli tanımlamanın kabulünden geçmektedir. Faşizm sözcüğüne yumuşatmak veya faşizme alışmaya çalışmak teslimiyettir. Çelişkiler tanımlamasını eski kullandığımız sözcükler üzerinden yaparsak; temel çelişki-baş çelişki. Günümüze uyarlarsak temel çelişki ezen-ezilen, baş çelişki ise var olan yönetim biçiminin geriletilmesi. Başka bir anlatımla devrim ve sosyalizm mücadelesi-demokrasi mücadelesi. Her iki mücadele biçimini diyalektik bir bütünlük içinde götürme zorunluluğu. Böyle bir mücadelenin asli  unsurları işçi sınıfı ve diğer tüm ezilenlerdir. Bu mücadeleyi kotarabilecek sınıflar çatışması içinde pişmiş devrimci bir yapı, Lenin'in tanımı ile “devrim örgütü” öncelikli görevdir. Nasıl olabilir sorusuna Lenin'in “Petersburgta iki üç kişiydik” sözünü dikkate alarak yanıt üretebiliriz. Şah şahlı buluşmalara- güçlü medya araçlarına ve sahte beklenti yaratan balon şişirmelere hiç gerek yok. Son 25-30 yıllık tarih bu konuda yeteri kadar örnek sundu. Önemli olan az sayıda inançlı insanların devrim ve sosyalizm mücadelesini azimle götürmeleridir. Sınıflar çatışmaları içinde mücadelenin muhatapları ile yol alınır. Kuramsal olarak merkezine devrimi ve sosyalizmi koyan ve beraberinde ezilenlerin mücadele alanlarında büyüyen bir örgütlenme kaçınılmazdır. Böyle olmadığı zaman uçurulan balonlardan yardım umulur ve balon patlayınca da yeni balonlar beklenir....Ülke tarihi açısından önümüzdeki dönem gerçekten devrimci ve Marksist olduğu iddiasında bulunanlar için yol ayrımıdır. Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere. İçi boşaltılmış birlik oluşumlarının bir karşılığı yoktur. Tarih başarıları ve yenilgileri yazar.

                    YAHYA TAŞDEMİR 22-02-2019