GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE
1971 DEVRİMCİ YENİLGİSİ
1971 Devrimci
yenilgisi örgütsel dağılmayı ve düşünsel savrulmaları da
beraberinde getirdi. Gerek parti içinden Münir-Yusuf ayrılığı
gerekse de dışarıdan narodnik ve goşistlik suçlamaları. Bunlara
bir de yenilgi sonrası yılgınlık eğilimlerini ekleyebiliriz.
Sürecin bir yanı böyle işlese de diğer yanı THKPC ve THKO
savaşçılarının destansı mücadeleleri ülke çapında dalga
dalga yayıldı. Aydınlar, gençler, işçiler ve köylüler tüm
ezilenler devlete kafa tutulabileceği gerçeğini gördüler.
Osmanlı ve cumhuriyet döneminin halkta yarattığı devlete karşı
çıkılmaz felsefesi aşılmış oldu. Mahir'in kaçma teklifini reddederek, çarpışmayı seçmesindeki doğru tavrı hayatta
karşılığını buldu. Burada önemli olan yenilgilerin
öğreticiliğinin ötesinde tarihsel olarak yarattığı
sonuçlardır. Sonuçlardan doğru bakıldığında 1971 yenilgisi
birçok kolay zaferden değerlidir. Bizim kuşağın çoğunluklu bir
kesiminin ilk etkilenmeleri bu süreçte yaşananlardır. Düşünsel
donanım daha sonra edinilmiştir.
Böyle bir
giriş yaparken 1960 sonrası nispi demokratik ortamda sol kültürün
gelişmesi, gençlik, aydın ve köylü mücadelelerini görmezden
gelemeyiz. Ayrıca sözü edilen bu savaşçı örgütlenmeler de
dönemin ürünüdür. Zamanın genel kurmay başkanı sosyal olaylar
ekonomik gelişimi aştı dese de 12 Mart muhtırası ve sonrası
uygulamaların gerçek nedeni ekonomiktir. Emperyalizmin güdümündeki
tekelci burjuvazisi OLİGARŞİ içi çatışmadan güçlenerek
çıkmıştı. Nihat Erim'in “REFORMİST” uygulamaları bir
taraftan muhalefet odaklarını baskı altına alırken (Balyoz
harekatı), diğer taraftan tekellerin istemlerini yerine getirdi.
Tüm olumsuz koşullara karşın TBMM ve bazı demokratik kuruluşlar
çalışmalarını sürdürdü. Hak alma mücadeleleri sınırlı da
olsa devam etti.
Yaşanan süreç
ve sol dalga CHP' yi de etkiledi. Nihat Erim hükümet' ine destek
konusunda genel başkan İNÖNÜ ile genel sekreter ECEVİT arasında
sorun başkanlık yarışı ile sonuçlandı. Yeni başkan Ecevit
daha sol ve halkçı bir çizgiye yöneldi. 'İnsanca hakça bir
düzen-toprak işleyenin su kullananın' gibi sloganlar halk
kitlelerinde karşılığını buldu. Örgütsel boşluğun olduğu
bu ortamda 14 ekim 1973 seçimlerinde %33 oy alarak birinci parti
oldu. 12 Mart ve sonrası süreçte halka karşı uygulanan baskı ve
yıldırma politikası belli oranlarda başarı sağlasa da genel
anlamda başarısızdı. Ekonomik ve demokratik mücadeleler devam
etti. Özellikle 1973 sonrası çeşitli isimler altında yoğun bir
dernekleşme, sol düşüncenin öğrenilmesi ve yaygınlaşması
açısından verimli bir süreç yaşandı. 1974 affı ile
siyasi tutukların belli bir kesimi dışarı çıktığında çok
canlı bir politik ortamla karşılaştılar. Onlardan istenen daha
çok deney ve bilgi birikimlerinden yararlanmaktı. Bu dönemde genel
bir solculuk kabul görse de politik çizgi konusu çok muğlaktı.
1974 SONRASI VE SİYASİ OLUŞUMLAR
Af ile birlikte
dışarı çıkan kadrolar politik yaşama derinlik kazandırdılar.
Özellikle geçmişe duyulan hayranlık ve sempatiden dolayı hiç
bir eleştiriye uğramadan kabul gördüler. Geçmişlerinin
sorgulandığı ne duyuldu ne de yazıldı. Özellikle geldikleri
kesim olarak isimlendirilen orducu (THKO) ve cepheci (THKPC) grupları
içinde yerlerini aldılar. Gerek eski, gerek yaş olarak büyük
gerekse de bilgi birikimlerinden dolayı doğal liderliğe oturdular.
Böyle olması yaşanan sürecin zaaflarının sonucudur. Mücadelenin
doğal seçiciliğinin olmaması gelecekteki yanlış eğilimlerin
başlangıcı oldu. Daha sonraları (1978'de pembe broşür)
tartışacağımız bazı hatalı eğilimlerin taşları işin
başında döşenmişti. Bu tespit yalnız Devrimci Yol için değil
tüm THKO ve THKP kökenli siyasi grupları da kapsar.
Yaşanan
dönemde savunulan ML örgütlenme modelinde partinin ilk aşamasında
sınıfsal köken aranmayacağı ve ağırlıklı olarak profesyonel
kadrolardan oluşacağı genel kabul gören bir anlayıştı. Böyle
olması küçük burjuva kökenli kadroların kısa dönemde bu
özelliklerini aşıp günün deyimi ile PROLETER DEVRİMCİ olması
beklentisi fazlasıyla ütopiktir. Bu kadroların ağırlıklı
olarak savaşımlarını küçük burjuva kesimleri içinde
sürdürdüğünü de eklersek durumun ciddiyeti daha da anlaşılır.
Toptancı bir anlayışla sonuca gidilemez. Süreç içinde kendini
aşanlar olduğu gibi kendi durumunu kullanıp bütün zafiyetlerini
sergileyenler de oldu. Geniş kitle eylemleri, ABD ve yerli
ortaklarının provokasyonları denetimin zor olduğu bir ortam
yarattı. Bütün bu gerçekler bizim görevlerimizi hakkıyla yerine
getirmeyişimize gerekçe olamaz. Yaşanan süreci ciddi bir şekilde
irdelemek hem tarih karşısında hem de gelecek kuşaklara belge
bırakmak için zorunludur. 1975 Sonrası
solun genelinde tartışmalar sertleşerek, zaman zaman sol içi
çatışmalara kadar vardı. Bunda provakatif tutumların ve günün
koşullarında kullanılan sert dilin de etkisi oldu. Özellikle
sempatizan kesimler bu dili kavga olarak değerlendirdiler.Tüm
bunlara sosyal faşist-maocu bozkurt kamplaşmasını da eklersek
resim daha net görülür. Aynı gelenekten gelen kesimlerin gerek
güne gerekse de geçmişe yönelik farklılaşması yeni ayrılıkları
ve çatışmaları beraberinde getirdi. Böyle bir ortamda ülkedeki
gelişmelere müdahil olmanın zorluğu açıktır.
Ülkenin
durumuna gelince 1950' lerden beri uygulanan İTHAL İKAMECİ ekonomik
politika tıkanmış, döviz gereksinimi çözülmesi gereken acil
sorun olmuştu. Sistemin çarklarının dönmesi sürekli bulunacak
dış kaynağa bağlanmıştı. Bu süreç, sürekli açısı
daralarak devam etti. Böyle bir gidiş ekonomik -sosyal sorunların
yaşandığı bir zemin yarattı. Bir de buna iki kutuplu dünya
arasında süren gerginlik(soğuk savaş) eklenirse resim daha net
görülür. ABD istikrarlı bir Türkiye istemekteydi. Bunu sağlamak
için CİA-MİT-KOTRA-SİVİL GÜÇLER( MHP ve ülkü ocakları)
yapısıyla hayatın her alanına müdahale edildi. Yükselen tüm
ekonomik-demokratik ve politik gelişmelerin karşısında
oldular. Şiddeti artan terör ve katliam çizgisi izlediler. İzlenen
bu çizginin anlamı hayatın bütün alanlarının teslim
alınmasıdır. Ülke gerçekleri böyle olunca devrimci görevlerin
yönü de belli olmaktaydı. Tavrını buna göre belirleyemeyenlerin
gerekçeleri ne olursa olsun hizmet ettikleri yer karşı devrim
safları oldu.
DEV-GENÇ (Devrimci gençlik dernekleri federasyonu)
Öncelikle büyük
şehirlerde başlayıp daha sonraları bütün yurda yayılan
'GENÇLİĞİN DEVRİMCİ EYLEMİNİN BİRLİĞİ' ni sağlama
amacıyla örgütlenmelere gidildi. Bu örgütlenmeler bir taraftan
okullarda faşist işgalleri kırmak, can güvenliğini sağlamak,
okullara sahip çıkmak gibi günün yakıcı sorunlarına
yöneldiler. Başka bir anlatımla üniversite gençliğinin ve
üniversitelerin teslim alınmalarının önüne geçmeye
çalıştılar. Mutlak bir başarıdan söz edilmese de
küçümsenmeyecek işler başardılar. Bunun en göze batan örneği
ODTÜ'dür. Devrimci gençlik grubunun bu tavrı çok fazla
eleştiriye uğrasa da hayat bu eleştirileri hükümsüz kıldı.
Doğru tavrın yaşamda karşılığını bulması çok fazla
yığılmayı beraberinde getirdi. Böyle bir yığılmayı
karşılayacak kadrolara sahip olamamanın sıkıntıları yaşandı.
Her ne kadar 'EN GENİŞ KİTLE İÇİNDE EN DAR KADRO ÇALIŞMASI'
sözünü söylemiş olsak bile pratik yaşamda bunu başardığımız
söylenemez. Daha çok yatay ilişkiler ile yürüyen süreç kendi
eksikliklerini de oluşturdu. Günün pratiği içinde koştururken
geleceğe yatırım anlamında kadro eğitiminde eksik kalındı.
Başka bir anlatımla politik hat olarak doğru bir yerde dursak bile
olayların peşinden sürüklendik. Böyle bir sonuç ister istemez
yönlendirici kadroların da sorgulanmasını beraberinde getirir.
Politik olarak doğru şeyler söylemek problemi çözmüyor. Bütün
marksistlerin bildiği bir gerçek vardır "Dünyayı değiştirmeye
yönelmeyen söylemin bir karşılığı olamaz". Uzun dönemli
stratejik planlama yapıp gereğini yapmıyorsan doğruyu söyleyen
her hangi bir filozoftan farkın kalmaz. Dönemin yönlendiricileri
böyle bir planlamayı önemsememiş olabilecekleri gibi bunu
becerebilecek donanıma sahip olmayabilirler. Burada daha çok ikinci
olasılık ön plana çıkmaktadır. Niyetleri sorgulamak
olanaksızdır fakat somut sonuçları sorgulayabiliriz. Burada yine
karşımıza mücadelenin doğal seçiciliği çıkmaktadır.
Ekip-tayfa mantığı ile yürüyen örgütlenmenin gideceği sonuç
bellidir. Kağıt üzerinde hatalı eğilimler konusunda ne
yazdığının çok fazla önemi yoktur. Fiziki olarak müdahale edip gereğini yapmıyorsan, gerisi yasak savmaktır.
DEV-GENÇ
yalnız gençlik içinde değil, tüm diğer sınıf ve tabakalarda
da etkili oldu. Birçok yerde sorun çözme merkezi haline geldi.
Böyle bir sonuç doğal olarak gençlik örgütlenmesinin çapını
aşmaktaydı. İŞÇİLERİ-KÖYLÜLERİ-GECEKONDULARI kısaca tüm
ezilenleri kapsayacak farklı örgütlenmelere gereksinim vardı.
DEVRİMCİ YOL BİLDİRGESİ
1977 Nisanında
bildirge yayınlanarak dünyanın ve ülkenin genel durumu tanımlanıp
yol haritası çizildi. Ön sözünde sürecin giderek sertleşip
çatışmaların yükseleceği tespiti yazının mürekkebi kurumadan
1 mayıs katliamı gerçekleşti. Bu katliam bir yanıyla tüm
işçilere-emekçilere ve devrimcilere karşı bir gözdağı,
sindirme olarak okunsa da bir yanıyla da sürecin nasıl
yaşanacağını gösteriyordu. Her haliyle bir kontra eylemi olduğu
açık olan bu gelişme gelecekte daha büyük katliamlara hazır
olmamız gerektiğinin işaretiydi. Bunu başarabildiğimiz oranda
tarih karşısında görevimizi yapmış olacaktık. Bildirge,
İstanbul'daki bir ekip (Askıcılar-daha sonra DEV-SOL) dışında
kabul gördü. Proletaryanın partisi yaratılacak, ML bu parti
kanalıyla işçi sınıfını ve diğer sınıf ve tabakaların
savaşımı yürütülecekti. Faşizme karşı mücadele genel
mücadelenin en önemli halkasıydı. Parti örgütlenmesine kadar
yaşanan süreç farklı örgüt yapılarıyla yürütülecekti,vs (
bkz. Bildirge).
Ülke günden
güne yönetilemez bir duruma gelmiş ve beraberinde şiddetin dozu
artmıştı. İthal ikameci ekonomik politika duvara dayanmış,
ekonomik sorunlar ve yokluklar artmış, sosyal olayların önüne
geçilmez olmuştu. Bu koşullar altında tüm alanlarda müdahil
olma zorunluluğu doğdu. Özellikle gençlik alanlarından kadro
kaydırmaları ile sürece müdahale edilmeye çalışıldı. Gerek
halkın kendi savunmasını ve yönetimini sağlamak gerekse de
gelecek yönetim modelinin nüvesi olarak düşünülen DİRENİŞ
KOMİTESİ önerisi gündeme sokuldu. Bölgelere göre farklılık
içerse de başarılı değerlendirilebilecek bir uygulama oldu.
Pratik gereksinmelere bağlı olarak DSB (devrimci savaş birlikleri)
ve SDB(silahlı direniş birlikleri) oluşturuldu. Çatışmanın
boyutları gün geçtikte büyüdü. Giderek mezhep ayrılıklarını
körükleyen Maraş ve Çorum'da olduğu gibi kitle katliamlarına doğru
evrildi. Buradaki amacın askeri bir darbeye zemin hazırlamak olduğu
açıktı. Şimdi önemli olan böyle bir darbenin önüne geçebilir
miydi? Geçilemezse askeri darbe koşullarında mücadeleyi sürdürecek
örgütlenmeyi yaratabilir miydi? Zor fakat yanıtlanması gereken
sorular.
Öncelikli
olarak birinci sorudan başlayalım. Askeri bir darbenin önünü
kesmek mücadele alanındaki bütün sol yapıların iknasını
gerektirirdi. Rekabetin ve çatışmaların yoğun olduğu bir
geçmişle bu nasıl olabilirdi. İkincisi nasıl bir dil kullanarak
ilişkilerde eşitlik sağlanabilirdi. Her şeyden önce DY olarak
bizim kullandığımız dil hiçbir zaman eşitlikçi olmadı.
Sürekli olarak tabi olma ve yedeklenme mantığı ile yaklaştık.
Bunda güçlü olmanın getirdiği yukarıdan bakma düşüncesi de
etkiliydi. Özellikle darbenin yaklaştığı dönemde bu gruplara
samimiyetle gidildi. Kendileri bu yaklaşımı”DY bize darbe
geliyor diye pasifistlik öneriyor” şeklinde yorumladılar ve bunu
dergilerinde yayınladılar. Aslında önerilen daha çok askeri
yöntemlerin geri çekilmesi kitle eylemlerini ön plana çıkarıp
darbeye karşı set oluşturmaktı. Öneri doğru olsa da karşılığını
bulmadı.
Gelelim ikinci
soruya; Askeri darbe koşullarında(açık faşizm) yaşayabilecek ve
mücadeleyi sürdürebilecek bir örgütlenmeyi yaratabilir miydik?
Yaratabilirdik ve yaratmalı idik. Çünkü günün koşullarında
solun bel kemiği bizdik ve tarihi sorumluluk olarak bu görev
bizimdi. Neden başarılı olamadığımıza kısaca bakalım. Öncelikle
gerek DEVRİMCİ GENÇLİK gerekse de DEVRİMCİ YOL sürecinde
günlük politikaların peşinden sürüklendik. Kitleler içindeki
gücümüzün büyüsüne kapıldık. Bir gün bu büyünün çok
çabuk bozulacağını hesaplamadık. Örgütlenme yapımız çok
açıktı ve günlük pratik içinde çok çabuk deşifre oluyordu.
Günlük pratiğin dışına çıkarak geleceğe yatırım olarak
daha gizli ve daha profesyonel örgütlenmeler kuramadık. Özellikle
24 ocak kararlarından sonra darbenin kaçınılmazlığını
görenler daha üst bir örgütlenme modeline geçilmesi gerektiğini
muhataplarına ifade ettiler. Buna önder durumundaki arkadaşların
da böyle düşündüğü ve gerekenin yapılacağı yanıtı
verildi. Doludizgin açık faşizme doğru yol alırken merkezi
olarak örgütsel yapıyı değiştirecek bir irade gösterilmedi.
Aynı örgütlenme ve çalışma tarzıyla yolumuza devam ettik.
Yine bu süreçte özellikle sıkıyönetim uygulamaları, emniyet ve
MİT istihbaratının topladığı bilgiler ile bizi
çökertebilecekleri düşüncesi kendilerine iletildi. (Eğer böyle
yapmamışlarsa bunda darbenin gerekçelerini ortadan kaldırmak
istemediklerinden olabilir.) Merkezi yapının bu eksikliğini ve
zafiyetini aşacak aşağıdan doğru (orta ve alt kadrolar) güçlü
bir baskı oluşmaması da başka bir eksikliğin göstergesidir.
Ülkede yaşanan
iç savaşa doğru gidiş seyrinde can güvenliği kaygısı ağırlık
kazandı. Burjuva basının sağ-sol çatışması ve terör söylemi
de etkili oldu. Genel anlamıyla HUZUR istemi ağırlıklı bir
eğilim oldu. Böyle bir sonuç darbe tezgahlarını planlayanların
varmak istedikleri bir hedefti. Bundan sonra beklemenin bir anlamı
yoktu. Dış ve yerli sermayenin onayı vardı. Günün hava
kuvvetleri komutanı ABD'ye giderek gerekli talimatı aldı ve 12
eylül 1980' de bütün ülke tank sesiyle uyandı.
12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ-AÇIK FAŞİZM
Faşist darbe
üç gün sokağa çıkma yasağı ve daha sonra kısa bir sürede
duruma hakim olma evresini sessiz geçirdi. Beş kişilik bir konsey
tüm yetkileri şiddet yoluyla ellerine geçirdi. Bundan sonra
söyledikleri her şey kanundu. Ülkedeki tüm demokratik haklar
yasaklandı. Özellikle tekelci burjuvazinin “GÜLME” zamanıydı.
Böyle olmasının kaçınılmaz sonucu tüm ezilenler için de
ağlama zamanı olmasıdır. Çünkü 24 ocak kararlarıyla
belirlenmiş olan ekonomik politika için %60-70 oranında hak
kaybına uğrayacaklardı. Tekelci sermayeye çok güçlü bir
sermaye aktarımı yapılıyordu. Böylece iç tüketim kısılarak
İHRACATA yönelik ekonomik politika uygulanacaktı. İşin ekonomik
boyutu böyle giderken bütün ülke işkence ve toplama kampına
döndü. Göz altı süresi üç aya çıkarıldı (yeterli
görülmediği yerde süre uzatıldı) ve işkencenin dozu Hitler
Almanya'sından aşağı kalmadı. Tüm bunlar yapılırken yalan ve
demagojiye dayanan propaganda savaşı da hız kesmedi. Ülkede bunlar
yaşanırken devrimci direnişi örgütlemesi gereken solun en güçlü
ve kitlesel örgütü olan DY'nin durumu nasıldı? Yazılarında çok
defa yinelediği açık faşizm koşullarında ne yapacaktı? Bir
milyonluk (kurtuluş savaşını yapmış) kitlelerdeki can güvenliği
ve huzur beklentisini sağlayacağını dillendiren bir ordu
karşısında nasıl bir strateji izleyecekti? Böyle çok ciddi bir
gelişim karşısında beklenen; bütün olasılıkların dikkate
alındığı, yapılabileceklerin hesaplandığı, bizi destekleyen
bir çok kesimin hızla saf değiştireceğini bilen bir yerden
hareket edilmesidir. Kısaca resmin çok iyi okunduğu ve bu resim
üzerinden yapılabilecekleri öngörme. Böyle bir beklentinin ilk
verisi tam anlamıyla düş kırıklığı oldu. Değişen bir şeyin olmadığı, sıkıyönetim 16 ilden bütün ülkeye yayıldığı tespiti idi. Daha
önceki yaptığımız gibi mücadeleye devam. Böyle bir metin
karşısında söylenecek söz bulmak gerçekten zordu. Akıl tutulması denen olay bu olsa gerek. Gerçekçi bir değerlendirme yapılıncaya kadar örgütsel yapının yarısı
içeri girdi. Bölgesel örgütlenmelerin direnme ve var olma
çabaları da gittikçe zorlaştı. Tüm bunlara bir de önder
durumunda arkadaşların barınma sorunlarını çözmeye çalışırken
yakalandığı haberleri eklenince yarattığı etkiyi hesaplamak çok
zordu. Önceleri bu haberler karşı propaganda faaliyeti olarak
değerlendirildi. Olayın netleşmesi beraberinde açık faşizm
koşullarına örgütsel olarak hazır olmadığımızı gösterdi.
Buradan genel bir sonuca gidecek olursak DY örgütlenmesi, söylediği
doğru tespitleri hayata geçiremeyişinin faturasını ödedi.
Yenilginin kaçınılmaz sonuçlarını yaşadı.
SORGU VE MAHKEME SÜRECİ
Örgütün
genel durumu bu olunca sorgu ve mahkemeler sürecini de kestirmek zor
olmasa gerek. Sorgu süreçlerinde genel anlamda olumlu bir direniş
sergilenemedi. Bazı kadroların ONUR direnişlerini bunun dışında
tutuyorum. Böyle bir tavra günün dayanılmaz baskı ve işkence
koşulları gerekçe olamaz. Yaşananları daha önce öngörmüyor
muyduk?( İşin insani boyutunu tartışmıyorum. Bu ayrı bir
sosyolojik inceleme konusudur). Tarih karşısında yaşanan her
olayın olumlu ve olumsuz koşulları vardır, fakat sonuçlar
nedenler üzerinden tartışılamaz. Tarih YENENİ ve YENİLENİ
yazar. Bizim için de YENİLDİ yazıldı. Böyle bir yenilginin
kadrolar üzerinde yıkıcı etkisi olmayacağını düşünemeyiz.
Mahkeme
süreçlerinde genel anlamda savrulmaları önleyecek, itirafçılığın
önüne geçecek bir savunma çizgisi izlenmiştir. Farklı olabilir
miydi? Farklı olsaydı sonuçları nasıl olurdu? Çok fazla
tartışma götürecek bir konu. Yenilgiye uğramış bir hareketin
mahkeme savunması ile durumunun değişeceğini düşünmek
fazlasıyla iyimserlik olur. Duygusal bazı dalgalanmalar
yaratsa da çok fazla etkili olamazdı. Çünkü koşullar 1971
koşullarını çok aşmış, bireysel çıkışların etki alanı
daralmıştı. Bu dönemde belirleyici olan örgütsel varlık ve
verilen mücadele idi.
Tüm bu
olumsuzluğa rağmen yakalanmayan bazı arkadaşlar toparlanma ve kır
mücadelesini (gerilla) sürdürmeye çalıştı. Çok fazla etkili
olunamadı. Kendi anlatımlarıyla, başarısızlıkta yurt dışında
yaşanan ayrılıkların da etkisi olmuş. Şehirlerde süren bazı
var olma çabaları da ciddiye alınacak bir ilişki yaratamamış.
Bu dönemi en az zararla atlatan ve atağa geçen Kürt ulusal
hareketi oldu. Sınıf ve emek eksenli tüm hareketler çok kolay
toparlanamayacakları yenilgiye uğradılar..
SOVYETLERİN ÇÖKÜŞÜ VE YENİ LİBERAL DALGA
1989'da
sosyalizmin ilk ülkesi çöktü ve birlik ülkeleri dağıldı.
Emperyalist ülkeler için bulunmaz bir fırsattı. Çok güçlü bir
beyin yıkama süreci başlatıldı. Kapitalizmin seçeneği yoktu
ve bu sistem sondu. Başka bir dünya düşlemek ve istemek akıl
sağlığı problemiydi. Bu dalganın dünya genelinde ve tüm sınıf
ve tabakalarda ciddi etkileri oldu. Post ile başlayan liberalizmin
yeni biçimleri piyasaya sürüldü. Teknolojinin geldiği boyutlar
da gerekçe gösterilerek sınıfsal oluşumlar tümüyle ret edildi.
Özgürlük mücadelesi kimlik-çevre-kadın ile sınırlandı.
Kısaca yaratılan sanal dünya algısında bütün sınıfsal
çelişkiler ortadan kaldırıldı. Sendikal mücadele içinde yer
alan insanlar bile sınıf sözcüğünü kullanmaktan çekinir oldu.
Böyle güçlü esen bir rüzgarın karşısında ne yapılabilirdi?
Kimileri esen rüzgara kapılıp sürüklendi, kimileri ise hedef
küçültüp direnmeye çalıştı. Böyle bir sonuç dünyanın
Türkiye'sinde farklı olacak değildi.
Marksizmin en
temel kurallarından birisinin“SOMUT DURUMUN SOMUT TAHLİLİ”
olduğu genel kabul görür. Dünyanın somut durumu genel anlatımı
ile NEO-LİBERAL dalga. Ülkede ise buna ek olarak yenilginin tüm
etkilerinin görüldüğü insan ilişkileri. Savrulmada sınır
tanımayan bir pervazsızlık ve bunlara yaratılan gerekçeler.
Kişisel anlamda bazı insanlar kendilerini korumaya çalışsalar da
genelde kirlenmenin boyutu çok ilerlemişti. Bir çıkış
bulunmalıydı ve bu çıkış günün somut durumunu
karşılamalıydı. Dost sohbetlerinde bazı tartışmalar yaşansa
da geçmiş aşılamıyor, gelecek için somut bir sonuca
gidilemiyordu. En önemli etkenlerden birisi de eleştiri ve
suçlamaların hedefi olmamaktı. DY gibi bir geçmişten gelmek,
gelecek için yük olmaya başlamıştı. Kurtuluş savaşı gazileri
gibi biz geçmişte şunları şunları yaptık, şimdi bu işlerle
mi uğraşacağız tavrı. Bunun karşılığı ise ya hiçbir şey
yapmamak ya da bir burjuva partisine(SHP) yedeklenmek şeklindeydi.
Ayrıca geçmişimiz gizli bir örgütlenmenin de önünde engeldi.
1980 ve sonrası yaşananlar böyle bir yapıya yönelecek güveni
içermiyordu. Bu koşullar altında yapılması gerekenin yasal bir
oluşum olması gerektiği düşüncesi giderek ağırlık kazanmaya
ve dillendirilmeye başlandı. Özellikle eski TKP-TİP-TSİP
çevrelerinin başlattığı KURU ÇEŞME toplantılarının sonuçları
ve yeni oluşumlar takip edildi. Üniversitelerde süren gençlik ve
memur hareketinin sendikalaşma mücadelesine destek olundu. Böylece
günlük yaşamın ve toplumsal mücadelelerin içinde olma çabası
sürdü.
1991 TAHLİYELERİ VE TARTIŞMA SÜRECİ
Tahliyeler
sonrası gözler tekrar DY sürecinin önder kadrolarına çevrildi.
Her ne kadar bazıları tarafından ağır eleştiriye uğrasalar,
yenilginin faturası onlara çıkarılsa da kendilerinin aşılamadığı
görünüyordu. Söz ne olursa olsun belirleyici olan sürecin
kendisidir. 11 Yıllık bir süreçte farklı örgütlenmeler, eski
önderliği aşacak bir sıçrama gerçekleştirememişlerdi. Somut
durum bütün gerekçeleri ortadan kaldırmıştı.
Eski önder
durumunda olanlar ile daha önce tahliye olmuş veya somut pratiğin
içindeki arkadaşlar arasında yaşanan görüşme ve tartışmalar
belli bir olgunluğa ulaşınca TARTIŞMA SÜRECİ isimli yazılar
yayınlandı. Böylece izlenecek yol haritası belli oldu.Yeni bir sürece
başlarken geçmişin hesabını görmeden yola çıkmıştık. Solda
en geniş kadro ve kitlesi, onlarca devrim şehidi olan bir hareketin
öz eleştiriyi de içeren bir değerlendirmeyi sunması gerekiyordu.
Olay THKPC sürece gibi zamana yayılamazdı. Her şeyden
önce DY'nin önder kadroları sağdı ve tarih karşısında bunu
yapmak zorundaydılar. Çünkü bu gelecek tasarrufundan çok geçmişe
olan vefa borcuydu. Bazı girişimlerin olduğu duyulsa da ortaya bir
metin çıkmadı. Geçmişte olduğu gibi yine bir şeyleri atlayarak
yolumuza devam ettik.
GELECEĞİ BİRLİKTE KURALIM
GBK daha çok
asgari bir program ve tüzük üzerinde uzlaşmayı içeren bir
süreçti. Ağırlığı DY sürecinden gelen, başka grup ve
kesimleri de içeren bir platform. Çok fazla düşünce
çeşitliliğinin olduğu bu zeminde ortaklaşma çabası. Aynı
süreçten gelen kesimlerin de kendi içlerinde farklılaştığını
da göz önüne alırsak MAO' nun “bin çiçek açsın, bin fikir
tartışılsın” sözünü anımsatıyordu. Zaman zaman çeşitli
sendika ve meslek örgütlerinden katılanlar da sürece katkı
sundular. Tartışmalar süreç içinde belli bir olgunluğa ulaştı,
program ve tüzüğün ana çerçevesi çizildi.Özellikle DY
geleneğinden gelen birçok kişide ikircikli bir tutum vardı. Olaya
bir yanıyla “ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN ÇÖZÜMÜ” gibi bakılıyor,
diğer taraftan da farklı yapıların da gerekli olduğu fikri
ifade ediliyordu. Bu tartışmalar zamana yayılarak gündemden
düşürüldü. Yapılacak olan belliydi, yolumuza yasal bir parti
örgütlenmesi ile devam edecektik.
Yapılan
toplantılar ve tartışmalar sonucu parti kurma aşamasına
gelindiğinde, bazı aydın ve yazarların da imzaya açtığı solun
birliğinin sağlanması çağrısı geldi. Bu çerçevede BSP ile
birleşme toplantıları başlatıldı. Böyle bir birliğin çok
fazla soruna gebe olduğu, BSP'nin yaşadığı iki yıllık süre
içinde tıkandığı, kendi sürecimizin de yeteri kadar sorunu
taşıdığı ifade edilse de SOLUN BİRLİĞİ büyüsü karşısında
etkili olmadı. İçerikten çok görünüm önem kazandı. Süreç
bu çerçevede yürüdü ve ÖDP kuruldu.
ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ
ÖDP 22 ocak
1996 tarihinde Ankara da görkemli ve duygusal yoğunluğu yüksek
bir kuruluş şenliği gerçekleştirdi. Açılış öncesi reklamcı
çevrelerinin tanıtım etkinlikleri de sürece katkı sundu. Sol
genelde alışık olmadığı ve yadırgadığı reklam sektörüyle
de tanışmış oldu. Tüm bu olumlu rüzgar ile birlikte kürsüye
çıkan konuşmacıların ifadelerinden çıkan sonuç sürecin kolay
yürümeyeceğini gösteriyordu. Her konuşmacının dünyası ve
partiden anladığı farklıydı. Farklılıklar içindeki parti
örgütlenmesi nasıl ortak kararlar alıp pratik mücadeleyi
örgütleyecekti.
ÖDP'nin
kuruluş evresi genelde olumlu karşılandı ve ilgi gördü. Buna
bir de SUSURLUK ve BİR DAKİKA KARANLIK eylemlerini eklersek
varlığının çok üstünde bir etkilenme yarattı. Dışarıda
bunlar olurken içeride ise çalışmalar kilitlenmişti. Parti
örgütünden çok grup yapılarının düşünceleri dayatıldı.
Bunlara MUTABAKAT zorunluluğu da eklenince parti organlarında karar
alma süreçleri tıkandı. Kuruluşunun üzerinden 6 ay geçmeden
partinin bu haliyle yürümeyeceği ifade edildi. İlk dönemde bir
müdahale ile sorun çözülebilir, herkes kendi yoluna devam ederdi.
Böyle olması tüm kesimler için yıpratıcı olmazdı. Yaratılan
sol birlik büyüsü DY sürecinden gelenler için de geçerli
olduğundan olayın çözümü sürece bırakıldı. Bu süreç
örgütsel yapıyı sürekli olarak kemirerek dağıtıcı bir rol
oynadı. 1999 yılında ayrılıklar başladı ve gruplar kendi
örgütlenmelerini kurdular. Görüntüden öteye geçmeyen yıpratıcı
ve dağıtıcı bir süreci yaşayarak görmüş olduk.
Ayrılıklardan
sonra daha gerçekçi ve tanımlı bir politik çizgiyle yola devam
edilirdi. Ne yazık ki günün koşullarında post akımlarının
da etkisi ile ÖZGÜRLÜKÇÜ SOL tartışmalarına başladık. Bunun
ne anlama geldiğini UFUK URAS ve takipçilerinin 2009 yılında
kendilerine bu ismi verince anladık. Geriye dönüp bakıldığında
suç yalnız bu noktaya gelenlerin midir? Kesinlikle hayır. Toprak,
eğer liberalizmin gelişmesine uygun ise sonuçtan yakınmaya
hakkımız yoktur. Çünkü böyle bir sonucu biz hazırlamışızdır,
gerisi hamaset söylemidir.
2009 yılında
yapılan altıncı kongrede daha sınıfsal ve militan bir çizgi
izleneceği görüntüsü verildi. Böyle olması her başlangıç
gibi umut yarattı. Çok geçmeden bunun örgütü bir arada tutmanın
tutkalı olarak kullanıldığı anlaşıldı. Daha sonraki
süreçlerde yasak savma kampanyaları ile yola devam edildi. Ayrıca
sürekliliği olmayan, gelişen koşullara göre kampanyalarla varlık
göstermenin çok fazla anlamı da yoktu. Programında “yüzü
sosyalizme dönük,kapitalizmi aşmayı hedefleyen” sözcükleri
yazsa da pratikte bir karşılığı yoktu. Böyle bir özlemi
hedefleyen bir düşünce bütünlüğü olmadığı gibi, pratik
olarak yönlendirilen bir çalışma da yoktu. Parti büroları
emekliler kahvesi kıvamında politik ahkam kesme yerlerine dönüştü.
GEZİ – HAZİRAN İSYANI
Mayıs 2013' ün
son günleri gezi parkının betonlaştırılmasına karşı
çıkanların güvenlik kuvvetleri ile sürtüşmeleri gerçek
anlamıyla bir isyana dönüştü. AKP siyasal islam
olarak isimlendirilen bir süreci daha hızlandırıp diktatörlük
ile taçlandırmak istiyordu. Günün tanımı ile BAŞKANLIK,
gerçeği ise SULTANLIK peşindeydiler. Hedefe varmak için çok
fazla saldırgan bir noktaya gelmişlerdi. Her alanda var olan
haklara saldırıp, tarihin bir hesaplaşması olarak TOPÇU KIŞLASI
yapılacaktı. Karşı çıkanlar ise kibrin en üst perdesinden
fırçayı yiyordu. Toplumsal sıkışmanın geldiği boyut gezide
isyanla sonuçlandı. İstanbul'da başlayan isyan ülkenin her
tarafına yayıldı. Ağırlıkla eğitimli gençlerin yönlendirdiği
isyan tüm mağdurları alanlarda birleştirdi. 31 mart 2009 olayını da aşan bir kitlesel katılım ile tarihin en barışçıl isyanını
yaşadık.
Gezi
isyanının başlangıç döneminde sol parti ve grupların çok
fazla etkisi yoktu. Yol göstericilik açısında 1 mayıs ve sonrası
direnişlerin etkisi olmuştur. Gezi parkına girildikten sonra
çeşitli savrulmalara karşı örgütlü grupların olumlu etkisi
oldu. Tarihi birikimleri yeni süreç açısından yol göstericiydi.
Örgütlü gruplar açısından da tarihin öğreticiliği işliyordu.
Sosyal medya üzerinden haberleşen gençler pek çok kesimin
düşlerinin önüne geçen bir ayaklanmayı başarmışlardı.
Üstelik klasik anlamda alışık olduğumuz hiçbir örgütsel form
içermeden. Gerçekten burada her iki tarafın da birbirinden
öğreneceği çok şey vardı. Bunu yapmanın yolu alışılan
düşünce ve davranış kalıplarından çıkabilmekten geçmektedir.
Bunu başarmak ise çok zordur. Çünkü insanların aşılması en
zor düşüncelerinin giderek alışkanlığa ve tutuculuğa
dönüşmesidir. Solun da bu evreyi geçip ne yapılabilir sorusuna yanıt araması bir yıl sonra olabilmiştir.
HAZİRAN HAREKETİ
ODTÜ Vişnelik
tesislerinde 30 ağustos 2014 yılında başlayan çeşitli
grup-parti-meslek örgütü temsilcisi ve aydınları kapsayan
diktatörlüğe gidişe karşı ne yapılabilir arayışı 19 ekimde
sonuçlandı. Ortak bir metine imza koyanların ilanı ile HAZİRAN
HAREKETİ kurulmuş oldu. ÖDP' nin kuruluşunda olduğu gibi umut ve
beklentiler yüksekti. Ayrıca ÖDP gibi tek örgütlenmeye
gidilmeyecek, ayrı örgütlenmelerin ve bireylerin eyleminin
birliği sağlanacaktı. Bunu sağlamak ise haziran meclislerine
düşecekti. Örgütsel form olarak Direniş
komitelerini, sovyetleri, halk meclislerini anımsatıyordu. Örgütsel
yapı olarak karşı çıkılmazdı. Bazı yapıların çekilmesi
daha çok kendi iç problemlerinden kaynaklanıyordu. İşin zor yanı
sürecin yönetimiydi.
Karar
süreçleri meclislerle işletilse de meclislere yön verebilecek bir
örgütlülük yoksa nasıl yol alınacaktı. Laiklik eylemi toplumda
karşılığını bulsa da her eylemde böyle bir sonuç beklemek
fazlasıyla düş kurmak olur. Meclisler kendilerini oluşturan kişi
ve kurumlardan katkı beklerler. Böyle bir beklentiyi karşılamak
için üreten ve uygulayan yapılara gereksinim vardır. Tarihsel
süreçlere baktığımızda bunun böyle olduğunu görürüz.
Yönetme yetkinliğinde yapılar yoksa meclislerden mucize
bekleyemeyiz. Hiçbir meclis kendini oluşturan siyasi yapıların
eksiklerini kapatamaz. Haziran meclisleri de kuruluşundan altı ay
sonra seçimle yüz yüze geldiler. Meclisi oluşturan yapıların
farklılığı ve süreci yönetecek yetkinlikte bir yapının
olmayışı ciddi kırılma ve dağılmalara neden oldu. Haziran
yoluna daralarak devam etti. Hala da ciddi bir güç ve hareket
yeteneği var. Gelecek süreçte kendi dışındaki güçlerle
kuracağı ilişki yönünü belirleyecek.
DÜNYA- TÜRKİYE
1989
Sovyetler'in yıkılması ile emperyalizm yalnız düşünsel planda
değil ekonomik olarak güçlü bir saldırıya geçti. Tek kutuplu
Dünya olmanın olanakları ile insanı ve doğayı dikkate almadan
her yerin talanına koyuldular. Adını YENİ DÜNYA DÜZENİ
koydukları, ulus devlet sınırlarını ortadan kaldıran bir sömürü
ve talan düzeni. Ulus devletlerinin rolü düzeni sağlamak ve
emperyalist tekellerin istemlerini karşılamak olarak belirlendi.
Bütün bunlar DEMOKRASİ söylemi ile pazarlandı. Yeni sömürge
ülkelerdeki KİT (Kamu iktisadi kurumları) yerli iş birlikçiler
ile birlikte veya tek başlarına yok parasına el koydular. Dünya
genelinde tekelci sermaye açısından verimli bir dönemdi. Böyle
olması emek ve demokrasi taleplerine daha ılımlı bir yaklaşımı
da beraberinde getirdi. Bu da post modern liberal akımların
güçlenmesini sağladı. Yaşanan bu süreçte sol düşüncenin ve
mücadelenin ciddi anlamda zemin kaybettiğini görebiliriz. Böyle
bir gidişin sürekli olamayacağını az çok ekonomi bilgisi
olanlar öngörür.
2008 yılında
ABD ekonomisi 1929 kara eylülden sonra tarihin en büyük krizini
yaşadı. Her ne kadar olay finans krizi gibi sunulmaya çalışılsa
da gerçek tam anlamıyla ekonomik krizdi. Liberalizmin beyinleri kendilerini kurtarmak için devletin kapısına dayanmışlardı. ABD
krizi gerek dünya ekonomisinin entegre durumu, gerekse de krizin
çevre ve geri ülkelere ihracı sonucu GLOBAL dünyanın krizi oldu.
ABD ve etkilediği ülkeler krizden çıkamadılar ve kriz sürekli
hale geldi. Böyle olması emperyalist ülkeler arasındaki paylaşım
savaşını hızlandırdı. ABD'nin güç kaybı parçalı bir
dünyaya yönelimi arttırdı. RUSYA ve ÇİN ayrı bir emperyal odak
oldu. İngiltere, Avrupa birliğinden ayrılma yoluna gitti. Bütün
bu emperyal güçler Suriye üzerinde görünür kapışmalarını
sürdürüyorlar.
Tüm bu
gelişmeler olurken ülkenin bundan etkilenmeyeceğini düşünemeyiz.
Dış sermaye ve sıcak paraya bağımlı ekonomi bu olanağını
büyük oranda kaybetti. Bölgedeki din,mezhep,ırk temelli
çatışmaların içeriye yansımaması olası mı? Buna bir de
mezhep temelli politikanın uzantısı olarak bazı şeriatçı
grupların desteklenmesini ekleyebiliriz. Kürt sorunu da Orta doğu
genelinde Uluslar arası bir soruna dönüştü. Ayrıca 15 Temmuz
darbe girişimi yönetememe krizini getirdi. AKP ve saray, sermayenin
de desteği ile iktidarı tek elde toplama hamlesine geçti. Böyle
bir hamlenin güçsüzlüğün yarattığı ortam içinde çok uç
maceralara gebe olması. Bunlara bir de ekonomik krizin gün geçtikçe
derinleştiğini ekleyelim.
NE YAPMALI – NASIL YAPMALI
YENİ
SÖMÜRGECİLİK: 1970-1980 dönemi tanımı yapılan yeni
sömürgecilik ilişkilerinde öz olarak bir değişim yaşanmamıştır.
Dönemin getirdiği sıcak para-uluslararası-uluslar üstü para
ilişkilerinde bazı değişimler yaşansa bile sömürü ilişkisinin
kendisi değişmemiştir. Tam aksine sosyalist sistemin yıkılması
ile daha kolay işgal ve açık sömürgecilik ilişkilerine
gidebilmektedir.
SÖMÜRGE TİPİ
FAŞİZM (FAŞİZMİN AÇIK VE KAPALI İCRASI) : 1980 Darbesinin
üstünden 36 yıl geçtikten sonra hala 12 eylül anayasası ile
yönetiliyorsak ve buna yeni baskı yasalarını ekliyorsak
söylenecek çok fazla söz yok. Zaman zaman farklı uygulamalar
görülse de bunlar dönemseldir ve yanıltıcıdır. Bunlar devletin
yönetme biçimini değiştirmez. Olsa olsa liberallerin kafasını
karıştırır. Günümüzün gelişmelerinden bakarsak tekrar açık
faşizme doğru hızla gitmekteyiz. Eskisinden farkı sürecin
siviller tarafından yürütülmesidir. Günümüzün yorumları,
daha çok kişi ve parti üzerinden yürütülse de gerçek SİSTEMİN
işleyiş biçimidir.
DEMOKRATİK
DEVRİM: Ülkemizde burjuva anlamda demokratik bir devrim
yaşanmadığı, kapitalizmin yukarıdan aşağı geliştirildiği
tanımı genel kabul görür. Kapitalizmin gelişme
seviyesi-kentleşme ve işçi yoğunluğundaki artış sonucu
değiştirmez. Demokratik devrimini yapmamış ülkelerde demokratik
işleyiş göstermeliktir. Çünkü burjuva demokratik ilişkileri
yerleşmemiş,devlet burjuva demokratik bir nitelik kazanmamıştır.
Osmanlı'nın son döneminde sıkça kullanılan yan destek-koltuk (
Dünya ilişkiler ve AB süreci) sözcüğünün karşılığı
görüntü yaratmaktır. Böyle olması ulusal sorunun çözümsüzlüğünü
de beraberinde getirmiştir.
EMEK-SERMAYE
ÇELİŞKİSİ: Devrimci-marksist bir politik hat emek sermaye
çelişkisi üzerinden kurulur. Yığınağı doğru yapılmamış
bir politikanın taktikleri doğru olsa bile başarı şansı yoktur.
Fordist üretimden esnek üretime geçilmesi, üretimde bilgisayar ve
teknolojik yeniliklerin kullanılması kapitalist üretimin özünü
değiştirmez. Üretim ilişkilerinin işleyişinde bazı değişimleri
gösterir. Politik
program ve pratik politika olarak işçi sınıfı üzerinde
sürekliliği olan bir çalışma yürütmezsek doğal olarak
karşılığını göremeyiz. Toplumsal kesimler üzerinde etkili
olmanın koşulu buralarda sürdürdüğün çalışma ile
orantılıdır. Yapılmayan bir çalışmanın yakınması da olamaz.
Yapılması gereken hatadan dönüp doğru alanda yığınak
yapmaktır. Bunu başardığımız oranda diğer sınıf ve
tabakalarla yol arkadaşlığı kurmak kolaylaşır. Öncelikle
fabrika ayarlarına dönülmesi gereken EMEK-SERMAYE çelişkilerinin
yaşandığı alandır.
DEVRİMCİ
SİYASET: Devrimci siyasetin belirleyici yanı SINIFSIZ ve SÖMÜRÜSÜZ
(Sosyalist) toplum yaratma mücadelesidir. Tarihsel süreç ve somut
koşullar dikkate alınarak farklı taktik ve yöntemler uygulanması
doğaldır. Ülkemizde ise yukarıdaki konu başlıklarını dikkate
alan ve açık faşizme doğru gidişi gören bir yerden hareket
edilmek zorundadır. İşçi ve diğer emekçilerin, kimlik, çevre
hareketlerinin bütünlüğünü sağlayıp ortak hedefe
yönlendirebilecek yetenekte ve nitelikte örgütsel yapılara gereksinim vardır . Bu nedenle belirli alan ve örgütsel formları
aşan, hayatın bütün alanını kapsayan örgütsel ilişki ve
yapılar kurulmak zorundadır. Eğer geleceği karşılayacak
örgütsel yapılar yaratamazsak, yeni yenilgileri yaşamamız
kaçınılmazdır.
BİRLİK
SORUNU: Belirgin bir tehlikeye karşı, belli bir program
çerçevesinde ortak zeminlerde mücadele etmek gerekir. BHH böyle
bir gereksinimin sonucudur. Kapsadığı alanı genişletip, omurgası
güçlendirilmelidir. Yakın gelecekteki açık faşizm tehlikesine
karşı ortak platform zorunludur. BHH örgütlenmesi böyle bir
oluşuma ciddi katkılar sunar.
12-11-2016 YAHYA TAŞDEMİR