28 Kasım 2016 Pazartesi

REFORMİST VE DEVRİMCİ ÇİZGİ

                                 REFORMİST ve DEVRİMCİ ÇİZGİ

Reformist ve Devrimci çizgi tartışması günümüzün en ivedi tartışma başlıklarından birisidir. Reel sosyalizmin çöküşü ve yeni liberal dalganın yarattığı düşünsel yıkımın altından kalkmanın başka bir yolu yoktur. Reformizmin her türünün yaygınlaştığı ve kafa karışıklığı yarattığı bir ortamda devrimci bir yolu ancak çizgiler arasındaki farkı koyarak bulabiliriz.

Reformizmin tarihine baktığımızda; Bernstein ile başlayan Kautsky ile devam eden, tarihsel gelişimin koşullarına göre kendini yenileyen bir siyasi akım. Kendini yenilemesi sınıfsal karşılığının olmasından ileri gelir. Orta sınıf ve katmanların eğilimlerini yansıtır. Düşünsel ifadesini ise daha çok küçük burjuva aydınlarda bulur. İşçi sınıfı ile orta katmanlar arasında sürekli olarak sınıfsal geçişlerin olması beraberinde düşünsel geçişleri de getirir. Burjuva ve işçi sınıfı ideolojileri gibi kesin ayrımları yoktur. Böyle olmasının tarihsel sonuçları sürekli olarak işçi sınıfı ideolojisi ile çatışmayı getirmiştir. Uzlaşmacıdır, risk almayı sevmez, sistemin onarımında görev alır. Tarihteki önemli işlerinden birisi 1918 yılında Almanya'da burjuva milliyetçi tavırları ve işçi ayaklanlanmasını bastırmaları.1919 yılında Rose Luxemburg'un reformist Gustav Noske'nin( ikinci enternasyonal üyesi) çizmelerinin altında can vermesidir. Böyle bir sonuç doğal olarak yol ayrımını kesinleştirmiştir.

Günümüzde ise reel sosyalizmin çöküşü kaçınılmaz olarak sosyalizmin sorgulanmasını getirmiştir. Kapitalist dünyanın propaganda savaşı işçi sınıf ve diğer katmanları da etkiledi. Sınıf düşüncesinin savunulamaması beraberinde SAĞ ve SOL popülizme savrulmayı getirdi. Güney Amerika ve Güney Avrupa'daki bazı sol popülist olarak isimlendirilen reformist oluşumların devrimcilik adına sevinçle karşılandığını gördük. Yaşanan karamsar havada teselli rüzgarı etkisi yarattı. Kitleler açısından konuyu anlayışla karşılamak mümkün. Devrimcilik iddiası olanlar için biz niye SYRIZA olmayalım deniyorsa burada ciddi çizgi sorunu var demektir. Bunu söylerken ezilenlerin en ufak kazanımları önemlidir ve küçümsenemez. Bu kazanımların ne kadar kalıcı olacağı ayrı bir tartışma konusu. Burada belirleyici olan BURJUVA İDEOLOJİSİNE TESLİM olmak BURJUVA ÇÖZÜMLER çerçevesi içinde kalmaktır. Kullanılan dilin devrimci ve keskin olması,özellikle kriz döneminin yarattığı ekonomik koşullardan dolayı sol ve radikal eylemlere yönelmeleri geçicidir. Sınıfsal konumlarından dolayı uzlaşma masasından uzaklaşamazlar. Gelinen noktada kaçınılmaz olarak tekrar tekrar reform ve devrim konularını tartışmak zorundayız.

Sınıflar savaşımının tarihi sınıfların oluşum evresine kadar gider. Günümüzde ise modern çağ olarak isimlendirilen kapitalist dönem beraberinde sınıfsal karşıtlıkları da daha net olarak oluşturdu. 1789 Fransız burjuva devrimi, feodaliteye karşı burjuvazi, işçi sınıfı ve köylülüğün ortak savaşı ile kazanıldı. Devrimin önderliğini yürüten burjuvazi, iktidarı aldıktan sonra hızla gericileşti ve devrimci özelliğini kaybetti. Burjuvazinin devrimci niteliğini kaybetmesi, emeğinden başka satacak hiç bir şeyi olmayan işçi sınıfının bu görevi üstlenmesini getirdi. İşçi sınıfının devrimciliği sınıfsal konumundandır. Sınıf bilinci ve savaşımı süreç içinde kazanılan bir sonuçtur. Çok ucuz çıkarlar için sınıfını satanlar olduğu gibi, kararlı ve inatçı isyan ateşini sürdürenler de olmuştur. Eylemi belirleyen bilinç ve örgütlülük düzeyidir. Günümüzün kolaycı ve toptancı değerlendirmelerinden kaçınmak gerekir. Kapitalist ve emperyalist dönem boyunca işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanların mücadelelerinde inişler ve çıkışlar olmuştur. Belirleyici olan SINIFSIZ ve SÖMÜRÜSÜZ toplum yaratma mücadelesinin devamlılığıdır. Tarihin sonunu ilan eden emperyalizmin ideologlarının bilmediği veya görmek istemediği emperyalist-kapitalist dünyanın sonunun geldiği gerçeğidir.

Devrimci çizgi ile reformizm arasındaki fark burada önem kazanmaktadır. Emperyalist düzenin kabulü veye reddi. Ret edilecekse neyin nasıl yapılacağı. İnatçı ve ısrarcı bir karşı duruş ile birlikte yaşanmış sosyalizm deneylerinden çıkarılacak sonuçlar. Nasıl olmamasını gördükten sonra nasıl olması gerektiğini belirleme. Bunları yaparken sosyalizme olan inancımızı kaybetmeme. Karşı rüzgarın etkilerini ortadan kaldırıp, tekrar savaşımı yükseltmek zorunluluğu. Bütün geri çekilmeleri aşacak olanın işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesinin yükseltilmesinden geçtiği gerçeği. Karamsarlığa kapılıp var olan koşullara razı olmak devrimcilerin tavrı olamaz.

Emperyalist dünya 2008 ekonomik krizini aşamadı ve kriz süreklileşti. Ekonomik krizin çevre ve yeni sömürge ülkelerdeki etkisi daha güçlü oldu. Beraberinde ekonomik, sosyal ve politik krizleri yarattı. Arap baharı gibi isimlendirmeler, gelişmeler bu krizin sonuçlarıdır. Klasik tanımla devrimin objektif koşulları. Geriye kalan subjektif koşullar. Kısacası subjektif koşulları sağlayacak örgütlenme sorunu. Neoliberallerin ve post modern akımların bireyi yücelten yaklaşımına karşı, ortaklık (kollektivizm) yaklaşımını yükseltmek zorunluluğu. İşçi sınıfı ve diğer alan mücadelelerini yönlendirip yönetebilecek, günün koşulları ve gerekleri içinde şekillenecek devrimciler örgütlenmesine gereksinim olduğu açıktır.

Emperyalizmin ekonomik krizini en ağır bir şekilde yaşayan, demokratik devrimini yapamadığı için Kürt sorununu çözememiş, beraberinde ayni konu ile ilişkin Orta doğudaki güç kapışmasının içine girmiş bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi 15 temmuz darbe girişimi ve yönetememe krizi. Beraberinde olağanüstü hal gölgesinde başkanlık adı altında açık faşizm arayışı. Ayrıca siyasal islamın krize girdiği bir dönemde toplumsal kesimlerde yarattığı boşluk. Kısacası tüm ezilen kesimlerde var olmanın koşulları mevcuttur.

Burjuva demokratik işleyişin ve demokrasi kültürünün gelişkin olduğu ülkelerde bile demokrasinin sınırlarının tartışıldığı ve daraltıldığı bir dönem yaşıyoruz. Bizim gibi faşizmin sürekliliği olduğu ve açık faşizme doğru yol aldığı bir ülkede demokrasinin sınırlarını kestirmek güçtür. Bir sabah uyandığımızda TBMM'inde temsil edilen bir partinin eş başkanları ve milletvekillerinin tutuklanmasına şaşırmıyoruz. Diğer OHAL uygulamalarını saymıyorum. Bu koşullar altında burjuva yasallığının içinde varlığını sürdürebilmenin sınırları çok daralmıştır. Yönetim için tehlikeli görüldüğün an sınırlar biter. Çok fazla ağdalı ve dolambaçlı sözcüklere gerek yok. Oyunu yönetimin çizdiği sınırlar içinde oynarsan, sözüm ona demokrasinin göstergesi olarak varlığını sürdürürsün. Gerek açık faşizme gidişi engellemek için oluşturulacak birleşik mücadele, gerekse de açık faşizm koşullarında direnme mücadelesini yürütebilecek yetenekte ve nitelikte örgütlenme kaçınılmazdır. Tüm bunlara ek olarak zamanla askeri darbe ile siyasal islam kutuplaşmasında demokrasi arayanlar, Emperyal kutuplar arasındaki(BATI-ŞİÖ) çatışmasında da demokrasi arayabilirler. Kolay yol kendi dışındaki güçlere yaslanarak sonuç beklemektir.

Örgüt sorununa gelince,Marx ve Engels'e göre “uygun koşullar altında gizli yöntemlere başvuran kimse nasıl bir aptal ise, belli koşullar altında böyle bir şey yapmayan da yalnızca korkaktır.” Lenin'e göre ise çarlık aristokrasi ile yönetilen Rusya'da “gizli ve devrimcilerden oluşmuş” örgütün yığınlar tarafından sarılması. Günümüze kadar gerek dünya gerekse de ülkemizde örgüt deneyleri çoktur. Önemli olan bu deneylerden çıkarılacak sonuçların güne uyarlanmasıdır. Bunu yapabilmenin en belirleyici yanı dünyanın ve ülkenin doğru yorumlanmasından geçiyor.Yani klasik deyimle SOMUT DURUMUN SOMUT TAHLİLİ'dir.

Başka bir dünya mümkün diyenler bunun savaşımını o dünyayı kuracak kesimlerle yapmak zorundadır. Bu kesimler işçiler, işsizler, diğer emekçi kesimler, kır ve şehir yoksullarıdır. Çalışmayı bu kesimlerde yoğunlaştırmak zorundayız. Günün koşullarında devrim anlayışına göre bir çalışma tarzı tartışmasına giremeyiz. Şu an bizim için belirleyici olan VAR OLMAKTIR. Var olmanın yolu da ezilen kesimlerle buluşmak ve onları mücadeleye katmaktır. Geçmiş tarihimize baktığımızda yeteri kadar deneye sahibiz. Yapılması gereken örgütsel yapı motivasyonu ile var olan kadroları bu alanlara kaydırmaktır. Bunun kolay olmadığını, sürekli ve sabırlı bir mücadele, bu mücadeleyi verebilecek nitelikte ve donanımda kadrolar gerektirdiği gerçeğini biliriz. Günümüzde bunu karşılayacak bir yapı olmasa da bir yerden başlanıp yol alınır. Sınıf mücadelesi içinde pişen ve çelikleşen kadrolar ile daha ileri adımlar atılır. Bu kadrolar aynı zamanda birleşik mücadelenin de bel kemiğini oluştururlar. İdeolojik olarak belli oranda ortaklaşmış, örgütsel olarak mücadele alanında sınanmış kadrolardan oluşan bir yapı hem sınıfsal alanda, hem de alan ve sınıf mücadelesini birleştirip yürütebilir. Aksi durumda kağıt üzerinde çok birlik kurar ve dağıtırız.

Sonuç olarak reformizm ile devrimci çizginin farkları günümüz açısından ortadadır. Birincisi çeşitli ittifak ve oluşumlardan çözüm beklemek. Diğeri ise örgütsel gücünle çözüm yaratmak.


                                   27-11-2016 YAHYA TAŞDEMİR

14 Kasım 2016 Pazartesi

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE

                                           GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE

                                           1971 DEVRİMCİ YENİLGİSİ

1971 Devrimci yenilgisi örgütsel dağılmayı ve düşünsel savrulmaları da beraberinde getirdi. Gerek parti içinden Münir-Yusuf ayrılığı gerekse de dışarıdan narodnik ve goşistlik suçlamaları. Bunlara bir de yenilgi sonrası yılgınlık eğilimlerini ekleyebiliriz. Sürecin bir yanı böyle işlese de diğer yanı THKPC ve THKO savaşçılarının destansı mücadeleleri ülke çapında dalga dalga yayıldı. Aydınlar, gençler, işçiler ve köylüler tüm ezilenler devlete kafa tutulabileceği gerçeğini gördüler. Osmanlı ve cumhuriyet döneminin halkta yarattığı devlete karşı çıkılmaz felsefesi aşılmış oldu. Mahir'in kaçma teklifini reddederek, çarpışmayı seçmesindeki doğru tavrı hayatta karşılığını buldu. Burada önemli olan yenilgilerin öğreticiliğinin ötesinde tarihsel olarak yarattığı sonuçlardır. Sonuçlardan doğru bakıldığında 1971 yenilgisi birçok kolay zaferden değerlidir. Bizim kuşağın çoğunluklu bir kesiminin ilk etkilenmeleri bu süreçte yaşananlardır. Düşünsel donanım daha sonra edinilmiştir.

Böyle bir giriş yaparken 1960 sonrası nispi demokratik ortamda sol kültürün gelişmesi, gençlik, aydın ve köylü mücadelelerini görmezden gelemeyiz. Ayrıca sözü edilen bu savaşçı örgütlenmeler de dönemin ürünüdür. Zamanın genel kurmay başkanı sosyal olaylar ekonomik gelişimi aştı dese de 12 Mart muhtırası ve sonrası uygulamaların gerçek nedeni ekonomiktir. Emperyalizmin güdümündeki tekelci burjuvazisi OLİGARŞİ içi çatışmadan güçlenerek çıkmıştı. Nihat Erim'in “REFORMİST” uygulamaları bir taraftan muhalefet odaklarını baskı altına alırken (Balyoz harekatı), diğer taraftan tekellerin istemlerini yerine getirdi. Tüm olumsuz koşullara karşın TBMM ve bazı demokratik kuruluşlar çalışmalarını sürdürdü. Hak alma mücadeleleri sınırlı da olsa devam etti.

Yaşanan süreç ve sol dalga CHP' yi de etkiledi. Nihat Erim hükümet' ine destek konusunda genel başkan İNÖNÜ ile genel sekreter ECEVİT arasında sorun başkanlık yarışı ile sonuçlandı. Yeni başkan Ecevit daha sol ve halkçı bir çizgiye yöneldi. 'İnsanca hakça bir düzen-toprak işleyenin su kullananın' gibi sloganlar halk kitlelerinde karşılığını buldu. Örgütsel boşluğun olduğu bu ortamda 14 ekim 1973 seçimlerinde %33 oy alarak birinci parti oldu. 12 Mart ve sonrası süreçte halka karşı uygulanan baskı ve yıldırma politikası belli oranlarda başarı sağlasa da genel anlamda başarısızdı. Ekonomik ve demokratik mücadeleler devam etti. Özellikle 1973 sonrası çeşitli isimler altında yoğun bir dernekleşme, sol düşüncenin öğrenilmesi ve yaygınlaşması açısından verimli bir süreç yaşandı. 1974 affı ile siyasi tutukların belli bir kesimi dışarı çıktığında çok canlı bir politik ortamla karşılaştılar. Onlardan istenen daha çok deney ve bilgi birikimlerinden yararlanmaktı. Bu dönemde genel bir solculuk kabul görse de politik çizgi konusu çok muğlaktı.

                              1974 SONRASI VE SİYASİ OLUŞUMLAR

Af ile birlikte dışarı çıkan kadrolar politik yaşama derinlik kazandırdılar. Özellikle geçmişe duyulan hayranlık ve sempatiden dolayı hiç bir eleştiriye uğramadan kabul gördüler. Geçmişlerinin sorgulandığı ne duyuldu ne de yazıldı. Özellikle geldikleri kesim olarak isimlendirilen orducu (THKO) ve cepheci (THKPC) grupları içinde yerlerini aldılar. Gerek eski, gerek yaş olarak büyük gerekse de bilgi birikimlerinden dolayı doğal liderliğe oturdular. Böyle olması yaşanan sürecin zaaflarının sonucudur. Mücadelenin doğal seçiciliğinin olmaması gelecekteki yanlış eğilimlerin başlangıcı oldu. Daha sonraları (1978'de pembe broşür) tartışacağımız bazı hatalı eğilimlerin taşları işin başında döşenmişti. Bu tespit yalnız Devrimci Yol için değil tüm THKO ve THKP kökenli siyasi grupları da kapsar.

Yaşanan dönemde savunulan ML örgütlenme modelinde partinin ilk aşamasında sınıfsal köken aranmayacağı ve ağırlıklı olarak profesyonel kadrolardan oluşacağı genel kabul gören bir anlayıştı. Böyle olması küçük burjuva kökenli kadroların kısa dönemde bu özelliklerini aşıp günün deyimi ile PROLETER DEVRİMCİ olması beklentisi fazlasıyla ütopiktir. Bu kadroların ağırlıklı olarak savaşımlarını küçük burjuva kesimleri içinde sürdürdüğünü de eklersek durumun ciddiyeti daha da anlaşılır. Toptancı bir anlayışla sonuca gidilemez. Süreç içinde kendini aşanlar olduğu gibi kendi durumunu kullanıp bütün zafiyetlerini sergileyenler de oldu. Geniş kitle eylemleri, ABD ve yerli ortaklarının provokasyonları denetimin zor olduğu bir ortam yarattı. Bütün bu gerçekler bizim görevlerimizi hakkıyla yerine getirmeyişimize gerekçe olamaz. Yaşanan süreci ciddi bir şekilde irdelemek hem tarih karşısında hem de gelecek kuşaklara belge bırakmak için zorunludur. 1975 Sonrası solun genelinde tartışmalar sertleşerek, zaman zaman sol içi çatışmalara kadar vardı. Bunda provakatif tutumların ve günün koşullarında kullanılan sert dilin de etkisi oldu. Özellikle sempatizan kesimler bu dili kavga olarak değerlendirdiler.Tüm bunlara sosyal faşist-maocu bozkurt kamplaşmasını da eklersek resim daha net görülür. Aynı gelenekten gelen kesimlerin gerek güne gerekse de geçmişe yönelik farklılaşması yeni ayrılıkları ve çatışmaları beraberinde getirdi. Böyle bir ortamda ülkedeki gelişmelere müdahil olmanın zorluğu açıktır.

Ülkenin durumuna gelince 1950' lerden beri uygulanan İTHAL İKAMECİ ekonomik politika tıkanmış, döviz gereksinimi çözülmesi gereken acil sorun olmuştu. Sistemin çarklarının dönmesi sürekli bulunacak dış kaynağa bağlanmıştı. Bu süreç, sürekli açısı daralarak devam etti. Böyle bir gidiş ekonomik -sosyal sorunların yaşandığı bir zemin yarattı. Bir de buna iki kutuplu dünya arasında süren gerginlik(soğuk savaş) eklenirse resim daha net görülür. ABD istikrarlı bir Türkiye istemekteydi. Bunu sağlamak için CİA-MİT-KOTRA-SİVİL GÜÇLER( MHP ve ülkü ocakları) yapısıyla hayatın her alanına müdahale edildi. Yükselen tüm ekonomik-demokratik ve politik gelişmelerin karşısında oldular. Şiddeti artan terör ve katliam çizgisi izlediler. İzlenen bu çizginin anlamı hayatın bütün alanlarının teslim alınmasıdır. Ülke gerçekleri böyle olunca devrimci görevlerin yönü de belli olmaktaydı. Tavrını buna göre belirleyemeyenlerin gerekçeleri ne olursa olsun hizmet ettikleri yer karşı devrim safları oldu.

                    DEV-GENÇ (Devrimci gençlik dernekleri federasyonu)

Öncelikle büyük şehirlerde başlayıp daha sonraları bütün yurda yayılan 'GENÇLİĞİN DEVRİMCİ EYLEMİNİN BİRLİĞİ' ni sağlama amacıyla örgütlenmelere gidildi. Bu örgütlenmeler bir taraftan okullarda faşist işgalleri kırmak, can güvenliğini sağlamak, okullara sahip çıkmak gibi günün yakıcı sorunlarına yöneldiler. Başka bir anlatımla üniversite gençliğinin ve üniversitelerin teslim alınmalarının önüne geçmeye çalıştılar. Mutlak bir başarıdan söz edilmese de küçümsenmeyecek işler başardılar. Bunun en göze batan örneği ODTÜ'dür. Devrimci gençlik grubunun bu tavrı çok fazla eleştiriye uğrasa da hayat bu eleştirileri hükümsüz kıldı. Doğru tavrın yaşamda karşılığını bulması çok fazla yığılmayı beraberinde getirdi. Böyle bir yığılmayı karşılayacak kadrolara sahip olamamanın sıkıntıları yaşandı. Her ne kadar 'EN GENİŞ KİTLE İÇİNDE EN DAR KADRO ÇALIŞMASI' sözünü söylemiş olsak bile pratik yaşamda bunu başardığımız söylenemez. Daha çok yatay ilişkiler ile yürüyen süreç kendi eksikliklerini de oluşturdu. Günün pratiği içinde koştururken geleceğe yatırım anlamında kadro eğitiminde eksik kalındı. Başka bir anlatımla politik hat olarak doğru bir yerde dursak bile olayların peşinden sürüklendik. Böyle bir sonuç ister istemez yönlendirici kadroların da sorgulanmasını beraberinde getirir. Politik olarak doğru şeyler söylemek problemi çözmüyor. Bütün marksistlerin bildiği bir gerçek vardır "Dünyayı değiştirmeye yönelmeyen söylemin bir karşılığı olamaz". Uzun dönemli stratejik planlama yapıp gereğini yapmıyorsan doğruyu söyleyen her hangi bir filozoftan farkın kalmaz. Dönemin yönlendiricileri böyle bir planlamayı önemsememiş olabilecekleri gibi bunu becerebilecek donanıma sahip olmayabilirler. Burada daha çok ikinci olasılık ön plana çıkmaktadır. Niyetleri sorgulamak olanaksızdır fakat somut sonuçları sorgulayabiliriz. Burada yine karşımıza mücadelenin doğal seçiciliği çıkmaktadır. Ekip-tayfa mantığı ile yürüyen örgütlenmenin gideceği sonuç bellidir. Kağıt üzerinde hatalı eğilimler konusunda ne yazdığının çok fazla önemi yoktur. Fiziki olarak müdahale edip gereğini yapmıyorsan, gerisi yasak savmaktır.

DEV-GENÇ yalnız gençlik içinde değil, tüm diğer sınıf ve tabakalarda da etkili oldu. Birçok yerde sorun çözme merkezi haline geldi. Böyle bir sonuç doğal olarak gençlik örgütlenmesinin çapını aşmaktaydı. İŞÇİLERİ-KÖYLÜLERİ-GECEKONDULARI kısaca tüm ezilenleri kapsayacak farklı örgütlenmelere gereksinim vardı.

                               DEVRİMCİ YOL BİLDİRGESİ

1977 Nisanında bildirge yayınlanarak dünyanın ve ülkenin genel durumu tanımlanıp yol haritası çizildi. Ön sözünde sürecin giderek sertleşip çatışmaların yükseleceği tespiti yazının mürekkebi kurumadan 1 mayıs katliamı gerçekleşti. Bu katliam bir yanıyla tüm işçilere-emekçilere ve devrimcilere karşı bir gözdağı, sindirme olarak okunsa da bir yanıyla da sürecin nasıl yaşanacağını gösteriyordu. Her haliyle bir kontra eylemi olduğu açık olan bu gelişme gelecekte daha büyük katliamlara hazır olmamız gerektiğinin işaretiydi. Bunu başarabildiğimiz oranda tarih karşısında görevimizi yapmış olacaktık. Bildirge, İstanbul'daki bir ekip (Askıcılar-daha sonra DEV-SOL) dışında kabul gördü. Proletaryanın partisi yaratılacak, ML bu parti kanalıyla işçi sınıfını ve diğer sınıf ve tabakaların savaşımı yürütülecekti. Faşizme karşı mücadele genel mücadelenin en önemli halkasıydı. Parti örgütlenmesine kadar yaşanan süreç farklı örgüt yapılarıyla yürütülecekti,vs ( bkz. Bildirge).

Ülke günden güne yönetilemez bir duruma gelmiş ve beraberinde şiddetin dozu artmıştı. İthal ikameci ekonomik politika duvara dayanmış, ekonomik sorunlar ve yokluklar artmış, sosyal olayların önüne geçilmez olmuştu. Bu koşullar altında tüm alanlarda müdahil olma zorunluluğu doğdu. Özellikle gençlik alanlarından kadro kaydırmaları ile sürece müdahale edilmeye çalışıldı. Gerek halkın kendi savunmasını ve yönetimini sağlamak gerekse de gelecek yönetim modelinin nüvesi olarak düşünülen DİRENİŞ KOMİTESİ önerisi gündeme sokuldu. Bölgelere göre farklılık içerse de başarılı değerlendirilebilecek bir uygulama oldu. Pratik gereksinmelere bağlı olarak DSB (devrimci savaş birlikleri) ve SDB(silahlı direniş birlikleri) oluşturuldu. Çatışmanın boyutları gün geçtikte büyüdü. Giderek mezhep ayrılıklarını körükleyen Maraş ve Çorum'da olduğu gibi kitle katliamlarına doğru evrildi. Buradaki amacın askeri bir darbeye zemin hazırlamak olduğu açıktı. Şimdi önemli olan böyle bir darbenin önüne geçebilir miydi? Geçilemezse askeri darbe koşullarında mücadeleyi sürdürecek örgütlenmeyi yaratabilir miydi? Zor fakat yanıtlanması gereken sorular.

Öncelikli olarak birinci sorudan başlayalım. Askeri bir darbenin önünü kesmek mücadele alanındaki bütün sol yapıların iknasını gerektirirdi. Rekabetin ve çatışmaların yoğun olduğu bir geçmişle bu nasıl olabilirdi. İkincisi nasıl bir dil kullanarak ilişkilerde eşitlik sağlanabilirdi. Her şeyden önce DY olarak bizim kullandığımız dil hiçbir zaman eşitlikçi olmadı. Sürekli olarak tabi olma ve yedeklenme mantığı ile yaklaştık. Bunda güçlü olmanın getirdiği yukarıdan bakma düşüncesi de etkiliydi. Özellikle darbenin yaklaştığı dönemde bu gruplara samimiyetle gidildi. Kendileri bu yaklaşımı”DY bize darbe geliyor diye pasifistlik öneriyor” şeklinde yorumladılar ve bunu dergilerinde yayınladılar. Aslında önerilen daha çok askeri yöntemlerin geri çekilmesi kitle eylemlerini ön plana çıkarıp darbeye karşı set oluşturmaktı. Öneri doğru olsa da karşılığını bulmadı.

Gelelim ikinci soruya; Askeri darbe koşullarında(açık faşizm) yaşayabilecek ve mücadeleyi sürdürebilecek bir örgütlenmeyi yaratabilir miydik? Yaratabilirdik ve yaratmalı idik. Çünkü günün koşullarında solun bel kemiği bizdik ve tarihi sorumluluk olarak bu görev bizimdi. Neden başarılı olamadığımıza kısaca bakalım. Öncelikle gerek DEVRİMCİ GENÇLİK gerekse de DEVRİMCİ YOL sürecinde günlük politikaların peşinden sürüklendik. Kitleler içindeki gücümüzün büyüsüne kapıldık. Bir gün bu büyünün çok çabuk bozulacağını hesaplamadık. Örgütlenme yapımız çok açıktı ve günlük pratik içinde çok çabuk deşifre oluyordu. Günlük pratiğin dışına çıkarak geleceğe yatırım olarak daha gizli ve daha profesyonel örgütlenmeler kuramadık. Özellikle 24 ocak kararlarından sonra darbenin kaçınılmazlığını görenler daha üst bir örgütlenme modeline geçilmesi gerektiğini muhataplarına ifade ettiler. Buna önder durumundaki arkadaşların da böyle düşündüğü ve gerekenin yapılacağı yanıtı verildi. Doludizgin açık faşizme doğru yol alırken merkezi olarak örgütsel yapıyı değiştirecek bir irade gösterilmedi. Aynı örgütlenme ve çalışma tarzıyla yolumuza devam ettik. Yine bu süreçte özellikle sıkıyönetim uygulamaları, emniyet ve MİT istihbaratının topladığı bilgiler ile bizi çökertebilecekleri düşüncesi kendilerine iletildi. (Eğer böyle yapmamışlarsa bunda darbenin gerekçelerini ortadan kaldırmak istemediklerinden olabilir.) Merkezi yapının bu eksikliğini ve zafiyetini aşacak aşağıdan doğru (orta ve alt kadrolar) güçlü bir baskı oluşmaması da başka bir eksikliğin göstergesidir.

Ülkede yaşanan iç savaşa doğru gidiş seyrinde can güvenliği kaygısı ağırlık kazandı. Burjuva basının sağ-sol çatışması ve terör söylemi de etkili oldu. Genel anlamıyla HUZUR istemi ağırlıklı bir eğilim oldu. Böyle bir sonuç darbe tezgahlarını planlayanların varmak istedikleri bir hedefti. Bundan sonra beklemenin bir anlamı yoktu. Dış ve yerli sermayenin onayı vardı. Günün hava kuvvetleri komutanı ABD'ye giderek gerekli talimatı aldı ve 12 eylül 1980' de bütün ülke tank sesiyle uyandı.

                              12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ-AÇIK FAŞİZM

Faşist darbe üç gün sokağa çıkma yasağı ve daha sonra kısa bir sürede duruma hakim olma evresini sessiz geçirdi. Beş kişilik bir konsey tüm yetkileri şiddet yoluyla ellerine geçirdi. Bundan sonra söyledikleri her şey kanundu. Ülkedeki tüm demokratik haklar yasaklandı. Özellikle tekelci burjuvazinin “GÜLME” zamanıydı. Böyle olmasının kaçınılmaz sonucu tüm ezilenler için de ağlama zamanı olmasıdır. Çünkü 24 ocak kararlarıyla belirlenmiş olan ekonomik politika için %60-70 oranında hak kaybına uğrayacaklardı. Tekelci sermayeye çok güçlü bir sermaye aktarımı yapılıyordu. Böylece iç tüketim kısılarak İHRACATA yönelik ekonomik politika uygulanacaktı. İşin ekonomik boyutu böyle giderken bütün ülke işkence ve toplama kampına döndü. Göz altı süresi üç aya çıkarıldı (yeterli görülmediği yerde süre uzatıldı) ve işkencenin dozu Hitler Almanya'sından aşağı kalmadı. Tüm bunlar yapılırken yalan ve demagojiye dayanan propaganda savaşı da hız kesmedi. Ülkede bunlar yaşanırken devrimci direnişi örgütlemesi gereken solun en güçlü ve kitlesel örgütü olan DY'nin durumu nasıldı? Yazılarında çok defa yinelediği açık faşizm koşullarında ne yapacaktı? Bir milyonluk (kurtuluş savaşını yapmış) kitlelerdeki can güvenliği ve huzur beklentisini sağlayacağını dillendiren bir ordu karşısında nasıl bir strateji izleyecekti? Böyle çok ciddi bir gelişim karşısında beklenen; bütün olasılıkların dikkate alındığı, yapılabileceklerin hesaplandığı, bizi destekleyen bir çok kesimin hızla saf değiştireceğini bilen bir yerden hareket edilmesidir. Kısaca resmin çok iyi okunduğu ve bu resim üzerinden yapılabilecekleri öngörme. Böyle bir beklentinin ilk verisi tam anlamıyla düş kırıklığı oldu. Değişen bir şeyin olmadığı, sıkıyönetim 16 ilden bütün ülkeye yayıldığı tespiti idi. Daha önceki yaptığımız gibi mücadeleye devam. Böyle bir metin karşısında söylenecek söz bulmak gerçekten zordu. Akıl tutulması denen olay bu olsa gerek. Gerçekçi bir değerlendirme yapılıncaya kadar örgütsel yapının yarısı içeri girdi. Bölgesel örgütlenmelerin direnme ve var olma çabaları da gittikçe zorlaştı. Tüm bunlara bir de önder durumunda arkadaşların barınma sorunlarını çözmeye çalışırken yakalandığı haberleri eklenince yarattığı etkiyi hesaplamak çok zordu. Önceleri bu haberler karşı propaganda faaliyeti olarak değerlendirildi. Olayın netleşmesi beraberinde açık faşizm koşullarına örgütsel olarak hazır olmadığımızı gösterdi. Buradan genel bir sonuca gidecek olursak DY örgütlenmesi, söylediği doğru tespitleri hayata geçiremeyişinin faturasını ödedi. Yenilginin kaçınılmaz sonuçlarını yaşadı.

                               SORGU VE MAHKEME SÜRECİ

Örgütün genel durumu bu olunca sorgu ve mahkemeler sürecini de kestirmek zor olmasa gerek. Sorgu süreçlerinde genel anlamda olumlu bir direniş sergilenemedi. Bazı kadroların ONUR direnişlerini bunun dışında tutuyorum. Böyle bir tavra günün dayanılmaz baskı ve işkence koşulları gerekçe olamaz. Yaşananları daha önce öngörmüyor muyduk?( İşin insani boyutunu tartışmıyorum. Bu ayrı bir sosyolojik inceleme konusudur). Tarih karşısında yaşanan her olayın olumlu ve olumsuz koşulları vardır, fakat sonuçlar nedenler üzerinden tartışılamaz. Tarih YENENİ ve YENİLENİ yazar. Bizim için de YENİLDİ yazıldı. Böyle bir yenilginin kadrolar üzerinde yıkıcı etkisi olmayacağını düşünemeyiz.

Mahkeme süreçlerinde genel anlamda savrulmaları önleyecek, itirafçılığın önüne geçecek bir savunma çizgisi izlenmiştir. Farklı olabilir miydi? Farklı olsaydı sonuçları nasıl olurdu? Çok fazla tartışma götürecek bir konu. Yenilgiye uğramış bir hareketin mahkeme savunması ile durumunun değişeceğini düşünmek fazlasıyla iyimserlik olur. Duygusal bazı dalgalanmalar yaratsa da çok fazla etkili olamazdı. Çünkü koşullar 1971 koşullarını çok aşmış, bireysel çıkışların etki alanı daralmıştı. Bu dönemde belirleyici olan örgütsel varlık ve verilen mücadele idi.

Tüm bu olumsuzluğa rağmen yakalanmayan bazı arkadaşlar toparlanma ve kır mücadelesini (gerilla) sürdürmeye çalıştı. Çok fazla etkili olunamadı. Kendi anlatımlarıyla, başarısızlıkta yurt dışında yaşanan ayrılıkların da etkisi olmuş. Şehirlerde süren bazı var olma çabaları da ciddiye alınacak bir ilişki yaratamamış. Bu dönemi en az zararla atlatan ve atağa geçen Kürt ulusal hareketi oldu. Sınıf ve emek eksenli tüm hareketler çok kolay toparlanamayacakları yenilgiye uğradılar..

                      SOVYETLERİN ÇÖKÜŞÜ VE YENİ LİBERAL DALGA

1989'da sosyalizmin ilk ülkesi çöktü ve birlik ülkeleri dağıldı. Emperyalist ülkeler için bulunmaz bir fırsattı. Çok güçlü bir beyin yıkama süreci başlatıldı. Kapitalizmin seçeneği yoktu ve bu sistem sondu. Başka bir dünya düşlemek ve istemek akıl sağlığı problemiydi. Bu dalganın dünya genelinde ve tüm sınıf ve tabakalarda ciddi etkileri oldu. Post ile başlayan liberalizmin yeni biçimleri piyasaya sürüldü. Teknolojinin geldiği boyutlar da gerekçe gösterilerek sınıfsal oluşumlar tümüyle ret edildi. Özgürlük mücadelesi kimlik-çevre-kadın ile sınırlandı. Kısaca yaratılan sanal dünya algısında bütün sınıfsal çelişkiler ortadan kaldırıldı. Sendikal mücadele içinde yer alan insanlar bile sınıf sözcüğünü kullanmaktan çekinir oldu. Böyle güçlü esen bir rüzgarın karşısında ne yapılabilirdi? Kimileri esen rüzgara kapılıp sürüklendi, kimileri ise hedef küçültüp direnmeye çalıştı. Böyle bir sonuç dünyanın Türkiye'sinde farklı olacak değildi.

Marksizmin en temel kurallarından birisinin“SOMUT DURUMUN SOMUT TAHLİLİ” olduğu genel kabul görür. Dünyanın somut durumu genel anlatımı ile NEO-LİBERAL dalga. Ülkede ise buna ek olarak yenilginin tüm etkilerinin görüldüğü insan ilişkileri. Savrulmada sınır tanımayan bir pervazsızlık ve bunlara yaratılan gerekçeler. Kişisel anlamda bazı insanlar kendilerini korumaya çalışsalar da genelde kirlenmenin boyutu çok ilerlemişti. Bir çıkış bulunmalıydı ve bu çıkış günün somut durumunu karşılamalıydı. Dost sohbetlerinde bazı tartışmalar yaşansa da geçmiş aşılamıyor, gelecek için somut bir sonuca gidilemiyordu. En önemli etkenlerden birisi de eleştiri ve suçlamaların hedefi olmamaktı. DY gibi bir geçmişten gelmek, gelecek için yük olmaya başlamıştı. Kurtuluş savaşı gazileri gibi biz geçmişte şunları şunları yaptık, şimdi bu işlerle mi uğraşacağız tavrı. Bunun karşılığı ise ya hiçbir şey yapmamak ya da bir burjuva partisine(SHP) yedeklenmek şeklindeydi. Ayrıca geçmişimiz gizli bir örgütlenmenin de önünde engeldi. 1980 ve sonrası yaşananlar böyle bir yapıya yönelecek güveni içermiyordu. Bu koşullar altında yapılması gerekenin yasal bir oluşum olması gerektiği düşüncesi giderek ağırlık kazanmaya ve dillendirilmeye başlandı. Özellikle eski TKP-TİP-TSİP çevrelerinin başlattığı KURU ÇEŞME toplantılarının sonuçları ve yeni oluşumlar takip edildi. Üniversitelerde süren gençlik ve memur hareketinin sendikalaşma mücadelesine destek olundu. Böylece günlük yaşamın ve toplumsal mücadelelerin içinde olma çabası sürdü.

                     1991 TAHLİYELERİ VE TARTIŞMA SÜRECİ

Tahliyeler sonrası gözler tekrar DY sürecinin önder kadrolarına çevrildi. Her ne kadar bazıları tarafından ağır eleştiriye uğrasalar, yenilginin faturası onlara çıkarılsa da kendilerinin aşılamadığı görünüyordu. Söz ne olursa olsun belirleyici olan sürecin kendisidir. 11 Yıllık bir süreçte farklı örgütlenmeler, eski önderliği aşacak bir sıçrama gerçekleştirememişlerdi. Somut durum bütün gerekçeleri ortadan kaldırmıştı.

Eski önder durumunda olanlar ile daha önce tahliye olmuş veya somut pratiğin içindeki arkadaşlar arasında yaşanan görüşme ve tartışmalar belli bir olgunluğa ulaşınca TARTIŞMA SÜRECİ isimli yazılar yayınlandı. Böylece izlenecek yol haritası belli oldu.Yeni bir sürece başlarken geçmişin hesabını görmeden yola çıkmıştık. Solda en geniş kadro ve kitlesi, onlarca devrim şehidi olan bir hareketin öz eleştiriyi de içeren bir değerlendirmeyi sunması gerekiyordu. Olay THKPC sürece gibi zamana yayılamazdı. Her şeyden önce DY'nin önder kadroları sağdı ve tarih karşısında bunu yapmak zorundaydılar. Çünkü bu gelecek tasarrufundan çok geçmişe olan vefa borcuydu. Bazı girişimlerin olduğu duyulsa da ortaya bir metin çıkmadı. Geçmişte olduğu gibi yine bir şeyleri atlayarak yolumuza devam ettik.

                                    GELECEĞİ BİRLİKTE KURALIM

GBK daha çok asgari bir program ve tüzük üzerinde uzlaşmayı içeren bir süreçti. Ağırlığı DY sürecinden gelen, başka grup ve kesimleri de içeren bir platform. Çok fazla düşünce çeşitliliğinin olduğu bu zeminde ortaklaşma çabası. Aynı süreçten gelen kesimlerin de kendi içlerinde farklılaştığını da göz önüne alırsak MAO' nun “bin çiçek açsın, bin fikir tartışılsın” sözünü anımsatıyordu. Zaman zaman çeşitli sendika ve meslek örgütlerinden katılanlar da sürece katkı sundular. Tartışmalar süreç içinde belli bir olgunluğa ulaştı, program ve tüzüğün ana çerçevesi çizildi.Özellikle DY geleneğinden gelen birçok kişide ikircikli bir tutum vardı. Olaya bir yanıyla “ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN ÇÖZÜMÜ” gibi bakılıyor, diğer taraftan da farklı yapıların da gerekli olduğu fikri ifade ediliyordu. Bu tartışmalar zamana yayılarak gündemden düşürüldü. Yapılacak olan belliydi, yolumuza yasal bir parti örgütlenmesi ile devam edecektik.

Yapılan toplantılar ve tartışmalar sonucu parti kurma aşamasına gelindiğinde, bazı aydın ve yazarların da imzaya açtığı solun birliğinin sağlanması çağrısı geldi. Bu çerçevede BSP ile birleşme toplantıları başlatıldı. Böyle bir birliğin çok fazla soruna gebe olduğu, BSP'nin yaşadığı iki yıllık süre içinde tıkandığı, kendi sürecimizin de yeteri kadar sorunu taşıdığı ifade edilse de SOLUN BİRLİĞİ büyüsü karşısında etkili olmadı. İçerikten çok görünüm önem kazandı. Süreç bu çerçevede yürüdü ve ÖDP kuruldu.

                                   ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ

ÖDP 22 ocak 1996 tarihinde Ankara da görkemli ve duygusal yoğunluğu yüksek bir kuruluş şenliği gerçekleştirdi. Açılış öncesi reklamcı çevrelerinin tanıtım etkinlikleri de sürece katkı sundu. Sol genelde alışık olmadığı ve yadırgadığı reklam sektörüyle de tanışmış oldu. Tüm bu olumlu rüzgar ile birlikte kürsüye çıkan konuşmacıların ifadelerinden çıkan sonuç sürecin kolay yürümeyeceğini gösteriyordu. Her konuşmacının dünyası ve partiden anladığı farklıydı. Farklılıklar içindeki parti örgütlenmesi nasıl ortak kararlar alıp pratik mücadeleyi örgütleyecekti.

ÖDP'nin kuruluş evresi genelde olumlu karşılandı ve ilgi gördü. Buna bir de SUSURLUK ve BİR DAKİKA KARANLIK eylemlerini eklersek varlığının çok üstünde bir etkilenme yarattı. Dışarıda bunlar olurken içeride ise çalışmalar kilitlenmişti. Parti örgütünden çok grup yapılarının düşünceleri dayatıldı. Bunlara MUTABAKAT zorunluluğu da eklenince parti organlarında karar alma süreçleri tıkandı. Kuruluşunun üzerinden 6 ay geçmeden partinin bu haliyle yürümeyeceği ifade edildi. İlk dönemde bir müdahale ile sorun çözülebilir, herkes kendi yoluna devam ederdi. Böyle olması tüm kesimler için yıpratıcı olmazdı. Yaratılan sol birlik büyüsü DY sürecinden gelenler için de geçerli olduğundan olayın çözümü sürece bırakıldı. Bu süreç örgütsel yapıyı sürekli olarak kemirerek dağıtıcı bir rol oynadı. 1999 yılında ayrılıklar başladı ve gruplar kendi örgütlenmelerini kurdular. Görüntüden öteye geçmeyen yıpratıcı ve dağıtıcı bir süreci yaşayarak görmüş olduk.

Ayrılıklardan sonra daha gerçekçi ve tanımlı bir politik çizgiyle yola devam edilirdi. Ne yazık ki günün koşullarında post akımlarının da etkisi ile ÖZGÜRLÜKÇÜ SOL tartışmalarına başladık. Bunun ne anlama geldiğini UFUK URAS ve takipçilerinin 2009 yılında kendilerine bu ismi verince anladık. Geriye dönüp bakıldığında suç yalnız bu noktaya gelenlerin midir? Kesinlikle hayır. Toprak, eğer liberalizmin gelişmesine uygun ise sonuçtan yakınmaya hakkımız yoktur. Çünkü böyle bir sonucu biz hazırlamışızdır, gerisi hamaset söylemidir.

2009 yılında yapılan altıncı kongrede daha sınıfsal ve militan bir çizgi izleneceği görüntüsü verildi. Böyle olması her başlangıç gibi umut yarattı. Çok geçmeden bunun örgütü bir arada tutmanın tutkalı olarak kullanıldığı anlaşıldı. Daha sonraki süreçlerde yasak savma kampanyaları ile yola devam edildi. Ayrıca sürekliliği olmayan, gelişen koşullara göre kampanyalarla varlık göstermenin çok fazla anlamı da yoktu. Programında “yüzü sosyalizme dönük,kapitalizmi aşmayı hedefleyen” sözcükleri yazsa da pratikte bir karşılığı yoktu. Böyle bir özlemi hedefleyen bir düşünce bütünlüğü olmadığı gibi, pratik olarak yönlendirilen bir çalışma da yoktu. Parti büroları emekliler kahvesi kıvamında politik ahkam kesme yerlerine dönüştü.

                                         GEZİ – HAZİRAN İSYANI

Mayıs 2013' ün son günleri gezi parkının betonlaştırılmasına karşı çıkanların güvenlik kuvvetleri ile sürtüşmeleri gerçek anlamıyla bir isyana dönüştü. AKP siyasal islam olarak isimlendirilen bir süreci daha hızlandırıp diktatörlük ile taçlandırmak istiyordu. Günün tanımı ile BAŞKANLIK, gerçeği ise SULTANLIK peşindeydiler. Hedefe varmak için çok fazla saldırgan bir noktaya gelmişlerdi. Her alanda var olan haklara saldırıp, tarihin bir hesaplaşması olarak TOPÇU KIŞLASI yapılacaktı. Karşı çıkanlar ise kibrin en üst perdesinden fırçayı yiyordu. Toplumsal sıkışmanın geldiği boyut gezide isyanla sonuçlandı. İstanbul'da başlayan isyan ülkenin her tarafına yayıldı. Ağırlıkla eğitimli gençlerin yönlendirdiği isyan tüm mağdurları alanlarda birleştirdi. 31 mart 2009 olayını da aşan bir kitlesel katılım ile tarihin en barışçıl isyanını yaşadık.

Gezi isyanının başlangıç döneminde sol parti ve grupların çok fazla etkisi yoktu. Yol göstericilik açısında 1 mayıs ve sonrası direnişlerin etkisi olmuştur. Gezi parkına girildikten sonra çeşitli savrulmalara karşı örgütlü grupların olumlu etkisi oldu. Tarihi birikimleri yeni süreç açısından yol göstericiydi. Örgütlü gruplar açısından da tarihin öğreticiliği işliyordu. Sosyal medya üzerinden haberleşen gençler pek çok kesimin düşlerinin önüne geçen bir ayaklanmayı başarmışlardı. Üstelik klasik anlamda alışık olduğumuz hiçbir örgütsel form içermeden. Gerçekten burada her iki tarafın da birbirinden öğreneceği çok şey vardı. Bunu yapmanın yolu alışılan düşünce ve davranış kalıplarından çıkabilmekten geçmektedir. Bunu başarmak ise çok zordur. Çünkü insanların aşılması en zor düşüncelerinin giderek alışkanlığa ve tutuculuğa dönüşmesidir. Solun da bu evreyi geçip ne yapılabilir sorusuna yanıt araması bir yıl sonra olabilmiştir.

                                                    HAZİRAN HAREKETİ

ODTÜ Vişnelik tesislerinde 30 ağustos 2014 yılında başlayan çeşitli grup-parti-meslek örgütü temsilcisi ve aydınları kapsayan diktatörlüğe gidişe karşı ne yapılabilir arayışı 19 ekimde sonuçlandı. Ortak bir metine imza koyanların ilanı ile HAZİRAN HAREKETİ kurulmuş oldu. ÖDP' nin kuruluşunda olduğu gibi umut ve beklentiler yüksekti. Ayrıca ÖDP gibi tek örgütlenmeye gidilmeyecek, ayrı örgütlenmelerin ve bireylerin eyleminin birliği sağlanacaktı. Bunu sağlamak ise haziran meclislerine düşecekti. Örgütsel form olarak Direniş komitelerini, sovyetleri, halk meclislerini anımsatıyordu. Örgütsel yapı olarak karşı çıkılmazdı. Bazı yapıların çekilmesi daha çok kendi iç problemlerinden kaynaklanıyordu. İşin zor yanı sürecin yönetimiydi.

Karar süreçleri meclislerle işletilse de meclislere yön verebilecek bir örgütlülük yoksa nasıl yol alınacaktı. Laiklik eylemi toplumda karşılığını bulsa da her eylemde böyle bir sonuç beklemek fazlasıyla düş kurmak olur. Meclisler kendilerini oluşturan kişi ve kurumlardan katkı beklerler. Böyle bir beklentiyi karşılamak için üreten ve uygulayan yapılara gereksinim vardır. Tarihsel süreçlere baktığımızda bunun böyle olduğunu görürüz. Yönetme yetkinliğinde yapılar yoksa meclislerden mucize bekleyemeyiz. Hiçbir meclis kendini oluşturan siyasi yapıların eksiklerini kapatamaz. Haziran meclisleri de kuruluşundan altı ay sonra seçimle yüz yüze geldiler. Meclisi oluşturan yapıların farklılığı ve süreci yönetecek yetkinlikte bir yapının olmayışı ciddi kırılma ve dağılmalara neden oldu. Haziran yoluna daralarak devam etti. Hala da ciddi bir güç ve hareket yeteneği var. Gelecek süreçte kendi dışındaki güçlerle kuracağı ilişki yönünü belirleyecek.

                                          DÜNYA- TÜRKİYE

1989 Sovyetler'in yıkılması ile emperyalizm yalnız düşünsel planda değil ekonomik olarak güçlü bir saldırıya geçti. Tek kutuplu Dünya olmanın olanakları ile insanı ve doğayı dikkate almadan her yerin talanına koyuldular. Adını YENİ DÜNYA DÜZENİ koydukları, ulus devlet sınırlarını ortadan kaldıran bir sömürü ve talan düzeni. Ulus devletlerinin rolü düzeni sağlamak ve emperyalist tekellerin istemlerini karşılamak olarak belirlendi. Bütün bunlar DEMOKRASİ söylemi ile pazarlandı. Yeni sömürge ülkelerdeki KİT (Kamu iktisadi kurumları) yerli iş birlikçiler ile birlikte veya tek başlarına yok parasına el koydular. Dünya genelinde tekelci sermaye açısından verimli bir dönemdi. Böyle olması emek ve demokrasi taleplerine daha ılımlı bir yaklaşımı da beraberinde getirdi. Bu da post modern liberal akımların güçlenmesini sağladı. Yaşanan bu süreçte sol düşüncenin ve mücadelenin ciddi anlamda zemin kaybettiğini görebiliriz. Böyle bir gidişin sürekli olamayacağını az çok ekonomi bilgisi olanlar öngörür.

2008 yılında ABD ekonomisi 1929 kara eylülden sonra tarihin en büyük krizini yaşadı. Her ne kadar olay finans krizi gibi sunulmaya çalışılsa da gerçek tam anlamıyla ekonomik krizdi. Liberalizmin beyinleri kendilerini kurtarmak için devletin kapısına dayanmışlardı. ABD krizi gerek dünya ekonomisinin entegre durumu, gerekse de krizin çevre ve geri ülkelere ihracı sonucu GLOBAL dünyanın krizi oldu. ABD ve etkilediği ülkeler krizden çıkamadılar ve kriz sürekli hale geldi. Böyle olması emperyalist ülkeler arasındaki paylaşım savaşını hızlandırdı. ABD'nin güç kaybı parçalı bir dünyaya yönelimi arttırdı. RUSYA ve ÇİN ayrı bir emperyal odak oldu. İngiltere, Avrupa birliğinden ayrılma yoluna gitti. Bütün bu emperyal güçler Suriye üzerinde görünür kapışmalarını sürdürüyorlar.

Tüm bu gelişmeler olurken ülkenin bundan etkilenmeyeceğini düşünemeyiz. Dış sermaye ve sıcak paraya bağımlı ekonomi bu olanağını büyük oranda kaybetti. Bölgedeki din,mezhep,ırk temelli çatışmaların içeriye yansımaması olası mı? Buna bir de mezhep temelli politikanın uzantısı olarak bazı şeriatçı grupların desteklenmesini ekleyebiliriz. Kürt sorunu da Orta doğu genelinde Uluslar arası bir soruna dönüştü. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişimi yönetememe krizini getirdi. AKP ve saray, sermayenin de desteği ile iktidarı tek elde toplama hamlesine geçti. Böyle bir hamlenin güçsüzlüğün yarattığı ortam içinde çok uç maceralara gebe olması. Bunlara bir de ekonomik krizin gün geçtikçe derinleştiğini ekleyelim.

                                        NE YAPMALI – NASIL YAPMALI

YENİ SÖMÜRGECİLİK: 1970-1980 dönemi tanımı yapılan yeni sömürgecilik ilişkilerinde öz olarak bir değişim yaşanmamıştır. Dönemin getirdiği sıcak para-uluslararası-uluslar üstü para ilişkilerinde bazı değişimler yaşansa bile sömürü ilişkisinin kendisi değişmemiştir. Tam aksine sosyalist sistemin yıkılması ile daha kolay işgal ve açık sömürgecilik ilişkilerine gidebilmektedir.

SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM (FAŞİZMİN AÇIK VE KAPALI İCRASI) : 1980 Darbesinin üstünden 36 yıl geçtikten sonra hala 12 eylül anayasası ile yönetiliyorsak ve buna yeni baskı yasalarını ekliyorsak söylenecek çok fazla söz yok. Zaman zaman farklı uygulamalar görülse de bunlar dönemseldir ve yanıltıcıdır. Bunlar devletin yönetme biçimini değiştirmez. Olsa olsa liberallerin kafasını karıştırır. Günümüzün gelişmelerinden bakarsak tekrar açık faşizme doğru hızla gitmekteyiz. Eskisinden farkı sürecin siviller tarafından yürütülmesidir. Günümüzün yorumları, daha çok kişi ve parti üzerinden yürütülse de gerçek SİSTEMİN işleyiş biçimidir.

DEMOKRATİK DEVRİM: Ülkemizde burjuva anlamda demokratik bir devrim yaşanmadığı, kapitalizmin yukarıdan aşağı geliştirildiği tanımı genel kabul görür. Kapitalizmin gelişme seviyesi-kentleşme ve işçi yoğunluğundaki artış sonucu değiştirmez. Demokratik devrimini yapmamış ülkelerde demokratik işleyiş göstermeliktir. Çünkü burjuva demokratik ilişkileri yerleşmemiş,devlet burjuva demokratik bir nitelik kazanmamıştır. Osmanlı'nın son döneminde sıkça kullanılan yan destek-koltuk ( Dünya ilişkiler ve AB süreci) sözcüğünün karşılığı görüntü yaratmaktır. Böyle olması ulusal sorunun çözümsüzlüğünü de beraberinde getirmiştir.

EMEK-SERMAYE ÇELİŞKİSİ: Devrimci-marksist bir politik hat emek sermaye çelişkisi üzerinden kurulur. Yığınağı doğru yapılmamış bir politikanın taktikleri doğru olsa bile başarı şansı yoktur. Fordist üretimden esnek üretime geçilmesi, üretimde bilgisayar ve teknolojik yeniliklerin kullanılması kapitalist üretimin özünü değiştirmez. Üretim ilişkilerinin işleyişinde bazı değişimleri gösterir. Politik program ve pratik politika olarak işçi sınıfı üzerinde sürekliliği olan bir çalışma yürütmezsek doğal olarak karşılığını göremeyiz. Toplumsal kesimler üzerinde etkili olmanın koşulu buralarda sürdürdüğün çalışma ile orantılıdır. Yapılmayan bir çalışmanın yakınması da olamaz. Yapılması gereken hatadan dönüp doğru alanda yığınak yapmaktır. Bunu başardığımız oranda diğer sınıf ve tabakalarla yol arkadaşlığı kurmak kolaylaşır. Öncelikle fabrika ayarlarına dönülmesi gereken EMEK-SERMAYE çelişkilerinin yaşandığı alandır.

 DEVRİMCİ SİYASET: Devrimci siyasetin belirleyici yanı SINIFSIZ ve SÖMÜRÜSÜZ (Sosyalist) toplum yaratma mücadelesidir. Tarihsel süreç ve somut koşullar dikkate alınarak farklı taktik ve yöntemler uygulanması doğaldır. Ülkemizde ise yukarıdaki konu başlıklarını dikkate alan ve açık faşizme doğru gidişi gören bir yerden hareket edilmek zorundadır. İşçi ve diğer emekçilerin, kimlik, çevre hareketlerinin bütünlüğünü sağlayıp ortak hedefe yönlendirebilecek yetenekte ve nitelikte örgütsel yapılara gereksinim vardır . Bu nedenle belirli alan ve örgütsel formları aşan, hayatın bütün alanını kapsayan örgütsel ilişki ve yapılar kurulmak zorundadır. Eğer geleceği karşılayacak örgütsel yapılar yaratamazsak, yeni yenilgileri yaşamamız kaçınılmazdır.

BİRLİK SORUNU: Belirgin bir tehlikeye karşı, belli bir program çerçevesinde ortak zeminlerde mücadele etmek gerekir. BHH böyle bir gereksinimin sonucudur. Kapsadığı alanı genişletip, omurgası güçlendirilmelidir. Yakın gelecekteki açık faşizm tehlikesine karşı ortak platform zorunludur. BHH örgütlenmesi böyle bir oluşuma ciddi katkılar sunar.
     

                                  12-11-2016 YAHYA TAŞDEMİR

4 Eylül 2016 Pazar

MİLLİ MUTABAKAT-2-

                                         MİLLİ MUTABAKAT 2 

YENİKAPI gösterisi ile kamuoyuna sunulan milli mutabakat, yargı temsilcilerinin Saray buluşması ile sonlanmış gözüküyor. Özellikle liberal aydınlar için ifade edilen KULLANIŞLI APTALLIK sözcüğü bazı kurumsal yapılar için de geçerliliğini koruyor.

15 Temmuz darbe girişiminin arka planı henüz çözümlenmiş değil. Umalım ki yargı süreçlerinde daha sağlıklı bilgilere ulaşılsın. Sonuç olarak yaratılmış olan yönetememe krizi veya krizin fırsata çevrilebilmesi için AKP-Saray koltuk değneklerine gereksinim duydu. Bu konuda çok fazla zorlandıkları söylenemez. Emre amade kurumları hazır bekliyorlardı ve yerlerini aldılar. Böyle bir sonuç kendi içindeki durumdan emin olamayan, bürokrasi hakimiyetini kaybetmiş AKP' yi rahatlattı. Ayrıca görünen o ki muhataplarına verilmiş bir taviz de yok. Öyleyse kaldıkları yerden yollarına devam edebilirlerdi. Bir de buna en güçlü iktidar ortaklarından birinin tasfiyesini eklersek gerçekten krizin fırsata çevrildiği bir süreç yaşıyoruz.

Krizlerin fırsata çevrilmesini ülkemizde en iyi başaranlar sermaye grupları olmuştur. 12 Mart 1971 sürecinde bizim oligarşi olarak tanımladığımız zorunlu ittifak içinde büyük çatışmalar yaşanmış, sonuçta tekelci sermaye grubu diğerlerine karşı ( toprak ağaları- ticaret burjuvazisi) gücünü artırmıştır. 12 Eylül 1980 de ise TİSK Başkanı Halit Narin'in değimi ile biraz da kendileri güleceklerdi. Gerçekten de çok güldüler. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere bütün sınıf ve tabakalardan çok güçlü bir sermaye aktarımı yaşandı. 12 Eylül faşizmi, tüm mücadele örgütlerini ezerek sermayeye olan görevini yerine getirmişti. Günümüze gelince 30 Ağustos tarihli Hayri hocanın Birgün ' deki yazısında belirttiği gibi gülmekle yetinmiyorlar kahkaha dönemine geçtiler. Sermaye aktarımının Anadolu Aslanları ile sınırlı olacağını düşünürsek yanılırız. İşçi ve emekçilerin kazanılmış haklarının gasp edilmesi olabileceği gibi, günlük hak kayıplarının da ciddi boyutlara ulaşacağını görmeliyiz. Aksi halde kahkahada eksiklik yaşanır.

Haziran Hareketinin emeğin kayıpları karşısındaki tavrı olumlu bir yaklaşımdır. Her alanda (emek-demokrasi-laiklik) yaşanan kayıplara karşı durmak ve mücadele etmek zorunlu bir görevdir. İşçi sınıfının Osmanlı'dan günümüze mücadele tarihine baktığımızda politik düşünce ve örgütlenmelere biraz mesafeli davrandığını görebiliriz. Bunda özellikle işçi önderlerinin sürekli olarak komünistlikle suçlanıp hapse atılması, eziyet görmeleri etkili olmuştur. Günümüzde ise karşımıza çıkan devasa sendikal bürokrasinin iktidar ilişkileri, gelişecek mücadelelerin önünde en büyük engeldir. Yine tarihe baktığımızda emek mücadelesi ile politik mücadelenin buluştuğu zeminlerde (1960 sonrası- 15-16 Haziran- 1980 öncesi) başarılı olunmuştur. Bunun günümüz için anlamı Haziran Hareketinin sahada gerçek sahipler ile buluşma çalışmasıdır. Bu konuda daha farklı bir örnek oluşturan YERALTI MADEN-İŞ- BİRLEŞİK METAL-İŞ örgütlenmesidir. En mükemmel metinler bile muhataplarıyla buluşmadığı sürece hiç bir şey ifade etmez. Sınıf hareketi ile politik alanın buluşması; bazen TİP'te olduğu gibi işçi önderlerinin politik alana, bazen de (1980 öncesinde) politik oluşumların sınıf hareketine yönelmesi şeklinde olmuştur. Günümüzde bu ikili süreç birlikte yürüyebilir. Yeter ki bu konuda samimi bir çaba olsun. Dışarıdan seslenme mantığından kurtulduğumuz oranda yol alırız. Bunun için de özellikle belli alanlarda uzmanlaşmış örgütlenme çalışmalarına gereksinim olduğu gözden kaçmamalıdır.

Bu gün bize MİLLİ MUTABAKAT diye dayatılan en üst sermaye grubunun istemleridir. Sermayenin istemleri doğal olarak emeğin kaybıdır. Bu nedenle hamaset nutuklarını bir kenara bırakıp işimize bakmalıyız. Yapmamız gereken AKP-SARAY yönetimine, sermaye taleplerine karşı emeğin ve ezilenlerin mücadelesini örgütlemektir. Çok fazla demokrasiden söz eden dostlarımıza da gerçek demokrasinin sınıf mücadeleleri sonucu ulaşılan sözleşme olduğunu göstermektir. Bedeli ödenmeden kazanılmış hakkın savunucuları olmayacağı için hak olma özelliğini koruyamaz.

                                                     YAHYA TAŞDEMİR

                                                               04-09-2016

25 Ağustos 2016 Perşembe

MİLLİ MUTABAKAT-1-

                                              MİLLİ MUTABAKAT  -1-

Ulusal uyum, anlaşma, ittifak vs. Sözcük karşılığı bir hayli geniş alanı kapsadığı gibi toplumsal yaşamda da geniş bir oluşumu temsil etmektedir. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından çok fazla kullanılır oldu. Temsili gösterisi de YENİKAPI' da yapıldı. Neyin uyumu, neye ve kime karşı uyum? Ne için, kimin için, kime karşı? Sorular açık, yanıtlar kapalı. Kısacası tam anlamıyla kamuoyu (PR) oluşturma çalışması.

Böyle bir oluşum içinde yer alan MHP için söylenecek çok fazla söz yok. Buna karşın ülkenin kurucu partisi ve laikliğin güvencesi olarak sunulan CHP nasıl ikna edildi?  İktidarı baştan beri paylaşan islami iki gruptan birinin diğerini tasfiye etmesi kendileri için neden bu kadar önemli? Yoksa bizim göremediğimiz bazı ulusalcı dostlarımız tarafından ifade edilen emperyalizme karşı savaş mı var? Tüm bunlar CHP'  nin klasik devlet refleksi mi? Bu soruların yanıtlarını daha çok bu partinin üyelerinin araması gerekiyor.

Bizim üzerinde durmamız gereken ise bir şekilde soldan oy alan, fakat bütün ilişki ve ittifaklarını sağ ile yapan bir kuruma karşı etkili olamayışımızdır. Tarihe göz attığımızda solda güçlü bir mücadele oluştuğu zaman bu tarz partilerin bu kadar rahat davranamadıkları görülmektedir. Böyle bir sonuç bize çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğini gösterir. Solun genel olarak DEMOKRASİ- SOSYAL DEVLET- İNSAN HAKLARI-LAİKLİK gibi belirli bir alana sıkışmış yönelimi güç oluşumunda zafiyet yaratmaktadır. İyi niyetli insanların erdemli mücadeleleri belli bir alanın dışına çıkmıyor. Ayrıca bu talepler sosyal demokrat program çerçevesindedir. Bu da bize yaptıklarımızı sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. Marks işçi sınıfının devrimciliğini, bilinçleriyle değil, üretim ilişkileri içindeki yeriyle tanımlamaktadır. Geçmişte kullanılan TOPRAK İŞLEYENİN, SU KULLANANIN sözünün bile toplumda yarattığı heyecanı dikkate almalıyız. Liberallerin ifade ettiği gibi toplumsal yaşamı liberal demokrasinin, üretim ilişkilerini de kapitalistlerin belirlediği gül gibi geçindiğimiz bir sistem olanaklı mı?. Ayrıca bazı post marksistlerin dediği gibi demokrasi genişletilerek sosyalizm kurulabilir mi? Sorular çok olsa da yanıtları ararken KİMİN İÇİN olduğunu unutmamak gerekiyor.

Kapitalizmi aşma hedefini önüne koyanların her şeyden önce mülkiyet hakkını sorgulaması gerekiyor. Mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmesi birinci öncelik olmak zorundadır. Bunun devamında üretim ilişkileri içerisindeki sınıfsal çelişkileri, sınıf çıkar ve talepleri gündemimiz olmalıdır. Böyle bir yönelim mücadeleyi gerçek sahipleriyle buluşturduğu gibi sıkışmışlığı da aşacak zenginliğe sahiptir. Günümüzün ifadesi ile FABRİKA AYARLARINA dönmeyi getirecektir. Yaşanan süreçlerde sürekli olarak dışımızdakileri suçlamak işin kolayıdır. Biz kendi görevlerimizi yerine getirip belli bir güç merkezi oluşturma sorumluluğumuzdan kaçamayız. Ülke bu gün bu koşulları yaşıyorsa bunda bizim geleneğin görevlerini yerine getirememiş olmasının payı büyüktür. Bu nedenle geçmişle öykünmeyi bırakıp, masal dünyasından çıkıp gerçek dünyanın günümüz sorunlarıyla boğuşmak zorundayız. Bunu da ancak sınıf ilişkileri içindeki somut talepler içerisinde yapabiliriz. Bir zamanlar can güvenliği kaygısı içindeki insanların kendisini savunma amaçlı mahalle örgütlenmelerinin, günümüzde karşılığını bulmamasını bu açıdan değerlendirmekte yarar var. Her dönemin kendine has mücadele yöntemleri olması doğaldır. Günümüzde yapılmaya çalışan HAZİRAN MECLİSLERİ' ni önemsiyorum ve gerekli buluyorum. Burada tartışmaya çalıştığım daha çok ÖDP' nin politik tutum ve yönelimidir. Çünkü haziran hareketinin geleceğini belirleyecek olan içerisindeki politik grup ve partiler olacaktır.

Sonuç olarak ortalama sözler ve belirlemelerle alınacak yol bu kadardır. Daha fazlasını istiyorsak biraz kafa yormak ve emek harcamak zorundayız.

                                25-08-2016 YAHYA TAŞDEMİR

21 Ağustos 2016 Pazar

MİLLİ HAKİMİYET -1-

                                                    MİLLİ HAKİMİYET -1-

Çocukluğumdan beri çok keskin söylemlerden ürkerim. Sürekli olarak bu söylemlerin arkasında bir şeylerin gizlendiğini düşünürüm. Yanılgılarım olsa da çoğunlukla haklı çıktım.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından devlet güdümlü ve denetimli şehir meydanlarında oynanan oyun sahneleri ve ardından gelen büyük Yenikapı gösterisi. Atılan hamaset nutukları-vatan millet söylemleri bir de buna Atatürk'ün (SÖZ KONUSU OLAN VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR) sözü eklenince işlem tamamlanmış oldu. Durum böyle olunca bastırılmış bir darbe girişimi ardından olağanüstü hal ilanının nedenini sorgulamadan geçemiyorsun. Bizim bildiğimiz olağanüstü hal ilanları denetlenemeyen toplumsal olaylara karşı uygulanır. Başka bazı hesaplar olmalı ki böyle bir sonuca gidiyorlar. Niyetleri görmek için çok beklemek gerekmedi. VARLIK FONU- elde kalmış olan tüm KAMU KURULUŞLARININ özelleştirilmesi-islamcı taban yaratmak için Anadolu esnafından yaratılan (ANADOLU ASLANLARI)' nın büyük sermayeye sunumu. Kısacası bütün büyük operasyonlarda olduğu gibi ciddi anlamda sermayenin el değiştirmesi söz konusu. Sonuç böyle olunca daha önceleri araları biraz açıkmış gibi duran TÜSİAD' çılar Sarayı ve Hükümet'i ayakta alkışlıyorlar. Yaşanan ulusalcı dostlarımızın dediği gibi emperyalizme karşı savaş değil, sermaye savaşlarıdır. Bu da bize olaylara sınıfsal bakmak gerektiğini gösteriyor. Sınıf şirazesini kaçırdığımızda savrulacak yeri kestirmek zordur.

15 Temmuz başlıklı yazımda iktidar güç ve organlarında tüm taşların oynadığını ve yeni süreçte yeniden dizileceğini belirtmiştim. Bu diziliş doğal olarak güç merkezlerinin gücü ve etkinliği ile orantılı olacaktır. İlk sırayı her zaman olduğu gibi tekelci sermaye kaptı. Kapitalizmin işleyişinde sermayenin belirleyiciliğini tartışacak değilim. Buna karşılık emek ve ezilenler tarafının bu kadar geri olması kabul edilebilir bir durum değildir. Bunu yaparken SENDİKALARIN-MESLEK ÖRGÜTLERİNİN-SOL PARTİ ve ÖRGÜTLERİNİN durumunu detaylı tartışmak bu yazının çapını aşar. Genel tanımla solun ve kendini solda ifade edenlerin durumuna bakmak gerekiyor. Solun ağırlıklı bir kesimini,genelde orta sınıf olarak tanımlanabilecek yaşam tarzlarından vazgeçmeyen, sol söylemi Entelektüel tatmin aracı olarak kullananlar oluşturmaktadır. Sonuç böyle olunca kitle örgütlenmelerinin durumunu yorumlamak kolaylaşmaktadır. İsimleri büyük fakat kapsadıkları alan ve yaptırım güçleri çok zayıf. Bunun doğal sonucu da çok fazla ciddiye alınmama.

Doğal olarak çözüm nedir sorusuna geliyoruz. Bunu görmek için kahin olmaya gerek yok. Tarihsel süreçlere bakmak yeterli; Dinamizminden dolayı GENÇLİK-sınıfsal konumundan dolayı İŞÇİ SINIFI. Buna işsizleri ve diğer ezilenleri de ekleyebiliriz. Genel yönelimi ve çalışma alanlarını bu kesimlere kaydırmadığımız sürece fiziki güç olma şansımız yoktur. Birbirleriyle didişen aydın kulübü pozisyonumuzu korumaya devam ederiz. Ayrıca çok doğru ve gerekli projeler üretsek bile (HAZİRAN HAREKETİ) başarılı olma şansı çok zayıftır. Çünkü belirli kesimlere dayanmayan bir hareketin belli bir aydın kesim sayesinde ayakta kalacağını düşünmek ham hayaldir.

 Sonuç olarak görüntü yaratmak değil de samimi anlamda bir şeyler yapılmak isteniyorsa Amerika' yı yeniden keşfe gerek yok, yol belli. Geriye niyet ve emek kalıyor.


                                  21 AĞUSTOS 2016 YAHYA TAŞDEMİR.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

15 TEMMUZ

                                                         15 TEMMUZ

15 Temmuzda; iktidarı paylaşan islami refaranslı iki grubun arasında yaşanan ve sonuçları tüm ülkeyi ilgilendiren bir süreç yaşadık. Cemaat adı altındaki tarikat yapılarının kutsiyet zarıyla kaplanmış perdelerinin de yırtıldığını gördük. (Bu saptama daha çok kendini dindar gören kesimler için geçerlidir.) Kutsiyet perdesi yırtılınca içinden sistemin tüm pisliklerinin ortaya çıktığı, tümüyle Dünyevi çıkar çatışmalarının yaşandığı bir çadır tiyatrosuyla karşılaştık. Böyle bir sonucun toplumsal kesimler üzerinde uzun dönemli kalıcı etkilerinin olacağını düşünüyorum.

Cumhuriyet dönemi ile birlikte dinin devletleştirildiği bir dönem yaşadık. Süreç içinde din devlete hakim oldu. Bunun doğal sonucu din konusunda farklı yorumların devlet organları içinde çatışmasını getirdi. Günlük yönlendirme haber ve yorumlara çok fazla itibar etmemek gerekiyor. Bazı yatırımlar ve yönelimler kendi doğal sonuçlarını getirir. 12 Eylül askeri diktatörlüğü itaatkar ve dindar toplum planladı ve sonuçlarını yaşıyoruz. Böyle bir sonuç sermaye için de bulunmaz bir nimetti. İtiraz etmeyen ve boğaz tokluğuna çalışan insanlar.  Emperyalizmin ılımlı islam teorisinin ülkemiz açısından sürdürülemez bir noktaya ulaşması nedeniyle önümüzdeki süreç farklı politikaların denendiği bir dönem olacaktır. Böyle bir sürecin belirleyicisi doğal olarak sermaye grupları arasındaki güç mücadelesi ve emperyalizm olacaktır. Avrasyacılık, körfez sermayesi ve klasik ABD-AB hattındaki manevralar. Hat değiştirmenin çok zor olduğu, sermaye olarak belirleyici ağırlığın ABD-AB olduğu gerçeği bize yönelimi göstermektedir. AKP nin arka planını Avrasyacı ve körfez sermayesi olsa da sonucun değişmeyeceği kanısındayım. Çok fazla zorlayıcı olmaya kalkarlarsa AKP dışı hükümet alternatifleri aranacaktır. Buna AKP nin en zayıf ve sancılı dönemini yaşadığını da göz önüne alırsak, çok fazla hareket olanağına sahip olmadığını görürüz.

Yaşadığımız süreçler dini kesimler için de sorgulamayı arttıracaktır. Kolay itaat edenlerin yerini soru soranlar alacaktır. Bu kesimler için gerileme ve dağılma dönemi yaşanacaktır. Böyle bir sonuç farklı düşünsel akımların daha etkin olduğu bir dönemi de beraberinde getirebilir. İlk dönemde laiklik tartışmaları belirleyici olsa da zamanla farklı sınıf ve tabakaların düşünsel akımları yerini alacaktır. Bunu engellemek için düzeninin hakimleri toplumu bloke etme yolunu tercih edeceklerdir. Siyasi islamın yerine günümüze uyarlanmış Kemalizm soslu yeni neo liberal politikaların ön belirtilerini görebiliyoruz. Doğaldır ki bu onların problemidir ve kendi sınıfsal çıkarlarına göre çözümler arayacaklardır. Burada sorun olan emekten ve ezilenlerden yana hangi yanıtların üretileceğidir.

12 Eylül darbesi sonrası sol ve emek hareketleri ciddi bir varlık gösteremediler. (Gezi isyanını bu tartışmanın içine sokmuyorum.) Bu konuda toplum bilimcilerin çok sözü olabilir, bu ayrı bir tartışma konusu. Bizim için şu an için önemli olan önümüzdeki sürece nasıl müdahale edeceğimiz ve hangi çözümleri önereceğimiz. Genel tanımlar ve temenniler işin çözümü olamaz. Ciddi anlamda ülke ve dünya değerlendirmelerine ve çözüm önerilerine gereksinim var. Önümüzde ekonomik ve politik dalgalanmalarının yaşanacağı bir dönemde ürettiklerimiz ve yapabildiklerimiz kadar var olacağız. Geleneğimiz ve kültürümüz buna uygundur. Önemli olan yapma isteği ve risk alma kararlılığıdır. Olayların ve gelişmelerin peşinden sürüklenen değil, yön veren olmalıyız. Bunun yolu da politik öngörü ve örgütlü yapıdan geçer. Başarmalıyız-başarmak zorundayız.


                                      05-08-2016 YAHYA TAŞDEMİR

11 Temmuz 2016 Pazartesi

DERİN STRATEJİ

                                                       DERİN STRATEJİ

Davutoğlu'nun derin stretejisi ABD'nin ılımlı İslam ve iktidarın YENİ OSMANLICILIK politikalarına denk geldiği için bir dönem kabul gördü. Bu da beraberinde kendisini dış işleri bakanlığına ve başbakanlığa taşıdı. Doğaldır ki arka planını kendi ekonomik, askeri,bilgi ve teknolojik donanımı olmadığı için, emperyalizmin değişen politikalarına göre tavır değiştiren malum iktidar Davutoğlu'nu kendi derinliğinde gömdü. Bu da bize emperyal amaçlar için her şeyden önce emperyel güç olunmasının gerektiğini gösteriyor. Günümüz dünyasında tüm ülkelerin güç ve hareket kabiliyeti bilinmez bir sır değildir. Sonuçta politika sürdürülemez olunca çarklar ve özürler beraberinde gelir.

Dış politikada Osmanlının son döneminden başlayarak, Cumhuriyet döneminde de süren güçler dengesine göre değişen politik kırılmalar ve esnemeler sürekli olmuştur. Kurtuluş Savaşında bile İngiliz ve Fransızlar ile çatışma değil, uzlaşma seçilmiştir. Bu politik tutumda bir değişiklik olmadığı gibi iç politikada da ezilenlere karşı sürdürülen ezme, sindirme ve imha politikasında da bir değişiklik olmamıştır. Yaşanan tüm süreçlerde iktidara geliş sürecinde daha demokrat bir görünüm sergilenmiş, iktidara gelince ise tümüyle diktatöryal yönetim şekli hakim olmuştur. İttihat ve terakkinin iktidara geliş süreci ve sonrası uygulamaları, Kemalist hareketin 1919-1924 arası ve sonrası tutumu, Menderes-Demirel-Özal ve AKP dönemi. Demokrasi söylemleri ile iktidara gelme ve sonrasında en ufak muhalefet hareketlerini şiddet ve baskıyla bastırma. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi koşullara uyarlanan İttihat ve Terakki politikalarının uygulanması.

Doğal olarak şöyle bir sonuca ulaşabiliriz, bu bizim kaderimiz mi? Kabul edersek kaderimiz, etmezsek değil. Bunu tanımlarken biraz tarihi sürece bakmakta yarar var. 1789 Burjuva devrimi işçi ve köylü hareketiyle birlikte oluştu. Böyle olması Burjuvaları halk hareketinin gücü karşısında korkuya sürükledi. Daha sonraki burjuva devrimlerinde olabildiğince halkı olayın dışında tutma, yukarıdan aşağı bir burjuva devrimi süreci izlendi. Ülkemizde de İttihat ve Terakki ile başlayan, Kemalist hareket ile süren burjuva devrimi de ayni yolu izledi. Ayrıca ülkedeki sınıfsal gerçeklik tersi bir uygulamayı zorlayamazdı. Ticaret burjuvazisi, toprak ağaları ve sivil-asker bürokrasinin önderliğinde yürüyen Kurtuluş Savaşı ve sonrası politikaların da sınıfsal zemine uygun olması kaçınılmazdır. Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katledilmesine de bu çerçevede bakmak gerekir. İşçi sınıfının pek gelişmediği, köylülüğün çok dağınık ve örgütsüz olduğu dönemden farklı bir sonuç beklenemez.

Cumhuriyet döneminde gerek devlet yatırımları, gerekse de özel sektör yatırımları beraberinde işçi sınıfının gelişimini sağladı. Ayrıca kapitalizm ile birlikte köylülük kendi içinde sınıfsal ayrışmalara uğradı. Beraberinde sendikalaşmayı ve hak mücadeleleri getirdi. Devletin genel tavrı tüm hak kavgalarını bir şekilde bastırmak şeklindedir. Uzlaşma kültürü gelişmediği için çeşitli gerekçeler üreterek bastırmak genel bir tavır olmuştur. Mutlaka yaftalanacak bir şeyler bulunur. Döneme göre bu bazen şeriat ve gericilik, bazen komünizm, bazen bölücük bazen de şimdi olduğu gibi FETÖ'cülük.

Ülkemizde aydınlanma-modernizm ve pozitivizmin tarihi bir hayli eski olmasına karşın, sınıf mücadelesinin tarihi yeni sayılır. Ayrıca aydınlanma ile sınıfsal kesim ve tabakalarının kavgaları sonucu oluşan demokrasi tanımını karıştırmamak gerekir. Dünyaca bilinen faşist liderlerin modernist olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Gerek işçi, gerek öğrenci ve gençlik gerekse de köylü hareketleri ülkede belli bir birikim yarattı. Gezi isyanı da bu birikimin meyvesidir. Böyle olmasına karşın iktidarları zorlayarak uzlaşmaya oturtacak bir örgütlülük hala yok. Bu durumu yaratmak acil görevdir. Haziran hareketi kalkış zeminimiz olabilir. Yapılacak olanlar bu zeminin üzerinden kapsayıcılığı ve mücadeleyi yükseltmektir. Örgütlülüğümüz ve gücümüz oranında dikkate alınırız.    

                                          11-07-2016 YAHYA TAŞDEMİR.

3 Mayıs 2016 Salı

İTTİHAT VE TERAKKİ POLİTİKALARI

                          İTTİHAT VE TERAKKİ POLİTİKALARI  


 İttihat ve terakki Ermeni sorununun çözümünü imha ve tehcirde bulmuştu. Sonuç olarak tarihçilerin yüzyıldır tartıştığı sonuçlar yaşandı. 1918 de ittihat ve terakkinin dağılması ile birlikte bu kadrolar daha sonra Kuvayı -Milliye' yi ve CHP yi oluşturdular. Bu arada kadro devamlılığı ile birlikte düşünsel çerçeve devamlılığı da sürdü. Cumhuriyet dönemi boyunca bazı güncellemelere rastlansa da ana bakış açısı kalıcı oldu.  

Kurtuluş savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarında Kürtlere daha esnek bir yaklaşım sergilenmiştir. Genellikle dini yaklaşım üzerinden birlik sağlanma yoluna gidilmiş, İşgalin yarattığı  ortam bunu kolaylaştırmıştır. AMASYA  PROTOKOLÜ,1921 Anayasa'sının 11.maddesi ve ATATÜRK'ÜN İzmit konuşmaları bu tutumun belgeleridir. Gerek kurtuluş savaşı, gerekse de Lozan süreci ayrılıkları ön plana çıkarmaya uygun değildi. Durum böyle olunca bazı yetkilerin yerellere verildiği bir yönetim tarzı ikna aracı olarak kullanıldı. Bir de bunlara belgeye dayanmayan birçok görüşme ve verilen sözler eklenince Kürt meselesi, koşulların getirdiği şekilde yönetilmiştir. Koçgiri isyanı gibi bazı aksilikler çıksa da süreç açısından sorun yaratmamıştır. Bu yaklaşımın bütününde dereyi geçme mantığı belirleyicidir. Yönetim erki içindeki yaklaşım farklılığının sonucu belirlediği şeklideki bir mantık bana inandırıcı gelmiyor. Abdullah Öcalan 'ın İmralı tutanaklarında sözünü ettiği Atatürk'ün teslim alınma savı da ikna edici değildir. Kısacası ittihat kadrolarının oluşturduğu KUVAYI MİLLİYE İttihat politikalarını yürütmeye devam etmişlerdir.

Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte hızlı bir şekilde ulus devlet yaratma sürecine girildi. Lozan ile bazı gayri - müslüm topluluklara tanınan haklar dışında kalan tüm topluluklar, TÜRK kabul edildi. Bunun doğal sonucu da hızlı bir şekilde Türkleştirme ve İslamlaştırma (sünni - hanefi) politikaları geliştirildi. Diyanet işleri başkanlığı(1924) ile devlet kontrolünde din, harf devrimi(1928) ile yeni bir alfabe ile kaynaştırma, Türk dil kurumu(1932) ile yabancı dillerden arınma gibi bir çizgi izlenmiştir. İmparatorluktan kaynaklı gerek Türk gerekse de farklı uluslardan Müslüman kesimlerin geri göçü ve yerleştirilmesinde de ayni duyarlılık gösterilmiştir. Bu gün sarayın sözünü ettiği TEK MİLLET, TEK DİN, TEK BAYRAK vs söyleminin kökleri bir hayli eskidir. (Yeni olan dinci politika ve laikliğin fiilen ortadan kaldırılmasıdır.)

Osmanlı'da başlayıp Cumhuriyet döneminde hız verilen Türk ulusu yaratma politikaları büyük oranda başarılı olmuştur. Birçok farklı ulus(Lazlar-Çerkezler-Boşnaklar-Arnavutlar-Pomaklar-Çeçenler vs) asimile edilmiştir. Burada ciddi bir direniş gösteren Kürtler olmuştur. Gerek tarihten gelen kültür birikimleri, gerekse de nüfus olarak belli bir bölgede ağırlıklık oluşturmaları kendilerine bu olanağı sunmuştur. Cumhuriyet tarihi ayni zamanda Kürt isyanlarının da  tarihidir. 1924-1938 yılları arasında 18 ayaklanma olmuştur. Bunların tümünü din temelli laiklik ve Modernizm karşıtı aşiret ayaklanması olarak sunmak, Kürtlerin ulusal taleplerini gizlemeye yönelik yaklaşımlardır. Resmi tarihin bize sundukları daha çok yaptıklarının doğruluğu üzerinden propagandist malzemelerdir.

Durum böyle olunca izlenen politik hat Kürtler karşısında büyük oranda başarısızdır. Kürtlerin uluslaşmada bir hayli yol aldıklarını da görebilirsek, asimilisyon politikasında ısrarcı olmanın kan ve göz yaşından başka getirisi olmadığı görülecektir. Orta doğu boyutunu da değerlendirmeye alırsak akılcı ve inandırıcı bir çizgiye gereksinim vardır. Bütün bu koşullara karşın Sarayın güdümündeki AKP Hükümeti, son çare olarak demografik yapıyı değiştirme gibi bir yola girmiştir. Bir taraftan şehirler bombalanarak yerli halk göçe zorlanırken, diğer yandan yurt dışından gelen göçmenleri bölgeye yerleştirme çalışmaları sürdürülmektedir. Daha önce birçok kez denenmiş bir yöntem tekrar uygulamaya sokulmuştur. Bu yöntemin de başarı şansı yoktur.

Tüm bu tanımlamaları yaparken cumhuriyet dönemi boyunca değişen sınıfsal ilişki ve çelişkilerin politik uygulamalarda farklılık yarattığı doğrudur. Bu farklılık hiç bir zaman İTTİHAT ve TERAKKİ 'nin sorun çözmede kullandığı yöntemlerde farklılık yaratmamıştır. Bu konuda baştan beri farklı bir çizgi izleyen sosyalistler olmuştur. Sürekli olarak çözümün inkarda değil, eşit yurttaşlıkta olduğunu savunmuşlardır.

                                           03-05-2016 YAHYA TAŞDEMİR