21 Temmuz 2017 Cuma

SINIF-EMEK-DEMOKRASİ VE SOSYALİZM MÜCADELESİ.

             SINIF-EMEK- DEMOKRASİ - DEVRİM VE  SOSYALİZM MÜCADELESİ


                                           SINIFLAR SAVAŞIMI

Marx' ın tanımı ile “sınıf mücadeleleri tarihin itici gücüdür.” Polantas ise bunu “politik sınıf mücadelesi tarihin motorudur” şeklinde ifade etmiştir. Tanımlamaların ötesinde sınıflı toplumun ortaya çıkışı ile birlikte özgür-köle, patrisyen-plep, senyör-serf, lonca ustası-çırak, burjuvazi-proletarya, kısacası EZEN-EZİLEN kavgası 6000 yıllık tarihin özetidir. İnsanın atalarının iki milyon yıl (homo habilus), anatomik olarak günümüz insanının ikiyüzbin (homo sapiens) yıl öncesine dayandığını var sayarsak (bilim insanlarının bulguları) sınıflı toplum tarihi çok kısa fakat çok hızlı gelişmelerin yaşandığı bir süreçtir.

Marx'ın sözü ile başladık yine sözü ona verelim: “Biçimi ne olursa olsun , toplum insanların karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Her tarihi süreç ve üretim ilişkileri politik toplumu yaratır. Toplumsal sınıflar varsa, bu haksızlıklarla, zorbalık ve istilalarla, dümenlerle, yasalarla, devlet iktidarıyla, toplumsal geleneklerle, psikolojik nedenlerle vb açıklanır.” Tanımlama yeteri kadar açıktır. Sınıfların oluşumunu kapsamayan bir toplum tanımı bir soyutlamadır. Hakim sınıflar kendi sorunlarını tüm diğer sınıf ve tabakaların sorunu haline getirmek için kullandıkları bir sözcüktür.

Sınıflar savaşımının belli evresinde ortaya çıkan kapitalist ilişkiler ve ulus devleti oluşumu ile birlikte burjuva-proletarya (işçi sınıfı) çatışması günümüzün yakıcı konusudur. Önceleri tek tek başlayan direnişler, zaman zaman başkaldırı ve isyanlara dönüşmüştür. Bazen de işçiler çaresizliğin çözümünü makine kırıcılığı yaparak bulmuşlardır. Mücadelenin devrimci bir sürece evrilmesi programatik bir çözüm sunan Marx-Engels sayesinde olmuştur. “Kendiliğinden sınıf olarak işçi sınıfını dayanışma içinde ortak hareket eden bir sınıf olarak göremeyiz. İşçi sınıfı toplumsal bir varlık olarak diğer sınıflarla çok yönlü bir ilişki içinde sosyal ve tarihsel bir varlık olarak gelişir ve sermaye ile karşı karşıya geldiği ölçüde politik özne haline gelir. Tek tek bireyler ancak başka bir sınıfa karşı ortak savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler. Bunun dışında rekabet içinde birbirlerine düşmandırlar.( K.Marx-F.Engels Alman ideolojisi S.98-99)

Kapitalizmin rekabetçi dönemi ve sonrasında evrilen emperyalist aşamasında fordist üretimin tarzının getirdiği ortak mekanı kullanan işçi yoğunluğundan dolayı örgütlenme ve harekete geçme kolaydı. Böyle bu durum sendikal örgütlenmelere, toplumsal gelişmelere müdahale konusunda daha geniş olanaklar sunuyordu. Sendikal hareketin yanında sınıf temelli siyasi yapıların mücadeleleri de süreci tamamlayan etmenlerdi. İşçiler içindeki sendikalaşma oranın yüksekliği büyük grevleri ve çok geniş katılımlı gösterileri getiriyordu. Doğal olarak kazanılmış hakların korunması ve yeni hakların alınması daha olanaklıydı.

Fordist üretimden esnek ve parçalı üretime geçiş ve devamında geliştirilen taşeronlaştırma fiziki olarak işçi örgütlenmelerini zorlaştırıldı. Sendikalaşma oranı çok düştü. Buna bir de reel sosyalizmim çöküşü, neolibaral propaganda ve post modern düşünce akımlarının etkilerini eklersek sonuç şaşırtıcı değildir. Böyle bir sonuca geçmişin paradigmaları ile yanıt üretmek zordur. Yapılması gereken, günü yorumlayıp çözümler üretmektir. Klasik sendika ve komünist parti modeli ile çözüm üretilemeyeceği gerçeğini görerek hareket etmek zorundayız. Esnek ve parçalı üretim bazı ürünlerde farklı ülkelere kadar yayılmaktadır. Bu da beraberinde bize işçilerin Uluslararası dayanışmasının ne kadar elzem olduğunu gösterir.

Sınıf mücadelesi; zaman ve mekana, toplumsal -ekonomik-siyasi gidişata göre değişim göstermek zorundadır. Ekonomik ve toplumsal mücadelelerin dönüşümü, sınıf taleplerinin ve mücadelesinin dönüşümünü de beraberinde getirir. Fordist üretimdeki iş yeri temelli sendikal örgütlenme ve beraberindeki siyasi savaşım esnek ve parçalı üretimin kaydığı mahalle ve sokaklara kaymak zorundadır. Yeni liberal politikaların mağdurları da (işsizler-yarı zamanlı çalışanlar-yoksullar-kayıt dışı çalışanlar-geçici işçiler vs) mahalle ve sokaklarda yaşadığına göre direniş hattını sokaklara kurmak kaçınılmazdır. Büyük grevlerin ve protesto gösterilerinin yerini , yerel-parçalı- geniş alan ve yatay ilişkilere dayanan direniş çizgisi almakta, burada da taban örgütlenmesi anlamında MECLİS' in önemi artmaktadır.

Kendiliğinden sınıf oluşumunun, kendisi için sınıfa dönüşmesi politik bir mücadelenin sonucudur. İşçi sınıfının potansiyel olarak devrimci olması basit bir indirgemeci bakışla açıklanamaz. Bilincin sosyal bir ürün olduğunu dikkate alırsak DEVRİMCİ KURAMIN önemi ortaya çıkar. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda düşünsel üretim araçlarını da denetler. Bu da bize devrimci kuramın oluşumu ve yaygınlaştırılmasındaki zorlukları gösterir. Zorlukların oluşu olanaksızlığı tanımlamaz. Sınıf bilincinin eksikliği burjuvazinin yönetmesini kolaylaştırdığı gibi, tersi işçi sınıfı mücadelesine güç verir. Günümüzün dijital gelişimi birçok engeli aşma konusunda yardımcı olabilir. Yeter ki gelecek tasarımı konusunda inandırıcı düşünsel gelişmeler ve pratik deneyler yaşanabilsin. Dünya genelindeki işçi sınıfı mücadelesinin gerilemesi, gerici ve ırkçı düşünce akımlarının etkisinde kalmasının nedenlerinden birisi de devrimci kuram “gelecek tasarımı”nın yetersizliğidir. Ustaların tanımı ile”ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratırlar”(Marx-Engels, Alman ideolojisi-sol.y.s.72). Yapılması gerekenin geçmişin düşünsel ve pratik yaşanmışlıklarından sonuçlar çıkarıp günümüzün düşünsel ve pratik mücadelesine sunmaktır. Bunun için, devrimci teoriye-iradeye-örgütlenmeye ve örgütsel yapılara gereksinim kaçınılmazdır.

Neo-liberal politikaların en acımasız sonuçlarını çeper ülkeleri yaşamaktadır. Güney Amerika-Güney Asya ülkelerinde yoksullaşmanın yarattığı sonuçları kabul etmeyen çok güçlü işçi-köylü-yoksulların direniş ve ayaklanmalarına sıkça rastlanmaktadır. Ülkemizdeki gezi isyanını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Eğitim-sağlık-barınma-istihdam-suya erişim-doğanın tahribi gibi konular mücadelenin eksenini oluşturmaktadır. Yaşanan deneylerin bize gösterdiği BİRLEŞİK MÜCADELE' nin yürütülmesi gereğidir. Kavramın içini dolduracak olanın ise KIR-ŞEHİR ve İŞÇİ SINIFI ve diğer katmanlar (işçiler-yoksullar- yarı zamanlı çalışanlar ve genel emekçi kategorisi içinde değerlendirilen emeğini değil de ürettiğini satanlar-sanatkarlar vs) ile birlikte örgütlenip ortak hareket becerisini gösterebilmektir. Birleşik mücadelede belirleyici olanın işçi sınıfının önderlik görevini yerine getirmesidir. Bu yapılabildiği oranda sapmaların önüne daha kolay geçilebilir. Mücadelenin ekseni mahalle ve sokak alanlarına kayarken iş yeri temelli örgütlenmeyi de atlamamak gerekir. Orta düzeyde de olsa birçok işletmede üretim ortak mekanda sürmektedir. Buralarda da militan bir mücadele ile bürokratik ve uzlaşmacı sendikacılık engeli aşılmak zorundadır.

1990 Sonrası Dünya'da ve ülkemizde fetişleştirilen bireyin özgürlüğü-kimlik hareketleri (etnik,din,ulus,cinsiyet) ve doğa mücadelesi sınıfsal eksenden koparıldığı gibi, sınıfsal tanımı ortadan kaldırmak için kullanılmıştır. Post marksistler “sınıfın hareketi yerine kimlik hareketini-sınıfsız toplum tasarımı yerine evrensel insan haklarını-sosyalist demokrasi yerine radikal demokrasiyi” koyarak çizgi sapması konusunda gerekli malzemeyi üretmişlerdir. Gerek sermaye sözcüleri gerekse de kendini solda ifade eden kalemler yaratılan malzemeyi ideolojik hegemonya için sürekli yinelediler. Öyle ki sınıf sözcüğünün kullanımı ayıplanır oldu. Ayni dönemde ABD'de yaşanan Feminist hareket içindeki bir gelişme çok öğreticidir. Feminist hareketin emekçi kesimi DOĞUM İZNİ' ni gündeme getirince burjuva feministleri yollarını ayırdılar. İşçi sınıfı mücadelesini boğmak için kullanılan sınıf indirgemeciliği suçlaması burjuva feministleri tarafında karşılığını bulmuştu.

Bir çelişkinin çözümünü, bu çelişkinin aşılmasında gerçek çıkarı olan kesim gerçekleştirebilir. Kapitalizmin emperyalist evresini yaşadığımız günümüzde stratejik olarak sistemi dönüştürme kapasitesi olan tek güç İŞÇİ SINIFIDIR. Yapılması gereken düşünsel ve örgütsel olarak karşı hegemonya araçlarını yaratmaktır.

                                                     DEMOKRASİ

Demokrasi sözcüğünün ortaya çıkışı antik Yunan'a dayansa da daha çok yetkilerin sınırlanması ve paylaşımı anlamında MAGNA-CARTA antlaşmasına dayandırılır. (1215 yılında İngiltere kralı 1.JOHN Baronlarla böyle bir yetki sınırlamasına razı oluyordu. Bunun bir lütuf olmadığını savaşlarla kazanıldığını unutmamak gerekir.) Demokrasi sözcüğünün tanımı ve içeriğinin doldurulması Kapitalist döneme denk düşer. 1776 Virginia haklar bildirgesi-1789 Fransa devrimi ve insan hakları bildirgesi. Literatürde çok fazla süslenmiş tanımı vardır. Gerçeği ve sınıflı toplumda karşılığını bulan en mükemmel uygulaması PLÜTOKRASİ “Egemenlerin demokrasisi” olarak görülür. Ulus devletin oluşumu ile birlikte oy kullanma-seçme ve seçilme hakkı ile şekilsel olarak yönetime katılma hakkı kazanılmış oluyordu. Kapitalizmin yarattığı ekonomik eşitsizlik koşullarında, propaganda araçlarının sermayenin elinde olduğu bir ortamda bu hakkın ne kadar kullanılabildiği ayrı bir tartışma konusudur.

Verili durum ve burjuvazinin iki yüzlü tutumuna karşın marksistler kaçınılmaz olarak demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve eşitlik mücadelesi vermek zorundadırlar. “Demokrasi olmaksızın sosyalizm olanaksızdır. Çünkü,1-proletarya demokrasi savaşımı içinde sosyalist devrime hazırlanmadıkça o devrimi yapamaz. 2-Utkun sosyalizm, tüm demokrasiyi uygulamaksızın, zaferini pekiştirme ve insanlığa devletin çözülüp dağılmasını getiremez.”(Lenin, marksizmin bir karikatürü ve emperyalist ekonomizm. Sol.y.1.bsk.s.92). Alıntıdan da anlaşılacağı gibi demokrasi mücadelesi işçi sınıfı için bir kaldıraç görevi görüyor. Böyle bir mücadele işçi sınıfını önder duruma getirdiği gibi, diğer sınıf ve katmanlarla dostluk ve dayanışması sosyalist mücadelenin tabanını genişletmekte, birleşik bir örgütlenmeye zemin hazırlamaktadır.

Günümüzde güvenlik gerekçesiyle sürekli olarak demokratik hakların sınırlandığı bir süreç yaşıyoruz. Böyle olmasına karşın, koşullar değişti, yapılması gereken budur demek olsa olsa politik körlüktür. Sosyalist işçi hareketinin bu gün bile demokrasinin tek dayanağı olduğunu ve olabileceğini görmek gerekir. Ayni zamanda sosyalist hareketin kaderinin burjuva demokrasisine değil, demokratik gelişimin kaderinin işçi sınıfı ve sosyalist harekete bağlı olduğunu kanıtlar. İşçi sınıfı kurtuluş savaşından uzaklaştığı zaman demokrasi de yaşama gücü elde edemez. Tam tersine sosyalist hareket , Dünya politikasının ve burjuvazinin demokrasiyi terk edişinin gerici sonuçlarına karşı savaşabilecek gücü elde ettiği ölçüde , demokrasi de yaşama olanağına sahip olur. Demokrasinin güçlenmesini isteyenler sosyalist hareketin zayıflamasını değil, onun da güçlenmesini istemek zorundadırlar. (R. Luxemburg,sosyal reform ya da Devrim. Ma-Ya yay.1.bsk.s.91)  Aslında günümüzde yaşanan işçi sınıfı ve sosyalist mücadelesinin ivme kaybetmesidir. 

Demokrasinin oluşumu ve işleyişi güçler dengesine göre düzenlenmiştir. Sınıflar üstü mutlak demokrasi diye bir tanımlama yapılamaz. Sınıflar mücadelesi ve güç dengelerine göre sistem içinde esnemeler oluşur. Esnemelerin sınırı sistemi zorlamayacak şekilde olduğu sürece sorun yaratmaz. Bizim gibi devrimci bir tarzda demokratik devrimini yapamamış, demokratik kurum-işleyiş ve gelenek yaratamamış ülkelerde demokrasi mücadelesinin alanı da daha fazla daralmıştır. Günümüzün bazı tanımlamaları ile demokrasinin genişlemesi ile kapitalizmin aşılabileceği düşüncesi çok fazla ütopiktir. Sermaye ve üretim araçları sahipleri kendileri için risk oluşturduğunu düşündükleri zaman, sahip oldukları devletin şiddet yönünü ön plana çıkarırlar. Unutulmaması gereken burjuvazinin devrimci olduğu bir dönemde, 1789 Fransız devriminden bir süre sonra işçi sınıfı mücadelesinden rahatsızlık duyarak eski sistem sahipleri ile iş birliğine gitmiştir. Günümüzde ise en ufak güvenlik kaygısı ile demokrasinin beşiği diye tanımlanan ülkelerde, olağanüstü hal uygulamalarını görebilmekteyiz.

Demokrasinin algılanışı gibi tanımlanışında da farklılıklar vardır. Biçimsel demokrasi- burjuva demokrasisi- sosyalist demokrasi-liberal demokrasi- radikal demokrasi. Günümüz tartışmalarına yararı olur diye ikisi üzerinde durmak istiyorum. Birincisi RADİKAL DEMOKRASİ; Ernesto Laclau -Chandal Mouffe'nin hegemonya ve sosyalist strateji kitabında post marksist bir tanımlamayla sınıf ilişkileri ve devlet yapılanmasını görmemişlerdir. Mücadeleyi daha çok YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER diye tanımladıkları kimlik ve çevre oluşumlarının üzerine yıkmışlardır. Onlar için işçi sınıfı da diğer politik oluşumlar gibi yerini alabilir. Böyle bir yaklaşım liberal demokrasinin farklı bir tanımlamasıdır.

İkinci olarak SOSYALİST DEMOKRASİ; Devletin ve sınıfların olduğu bir yapıda demokrasiden söz edilebileceği için özellikle geçiş evresi olarak (komünizme) tanımlanan dönemi kapsar. 71 günlük Paris Komünü, 70 yıllık Sovyet deneyi ve süreç içinde gelişen Çin ve diğer deneyler. Yaşananların toplamından çıkarılacak sonuç demokrasi işleyişinin sağlıklı yürümeyişidir. Bu nedenle gelecek tasarımı ve başka bir dünya mümkün diyenlerin üzerinde en fazla durması gereken bir konudur. Dönemin nesnel durumu (savaş-iç savaş-emperyalist kuşatma- devrim öncesi kapitalizmin gelişkinlik seviyesi-sapmalar vs) gerekçe gösterilerek işin içinden çıkılamaz. 1917'de Rosa Lüxenburg'un Rus devrimcilerini “sosyalist demokrasi yalnızca sosyalist ekonominin temelleri atıldıktan sonra vaat edilmiş topraklarda başlayabilecek bir şey değildir. Ara dönemde sadık biçimde bir avuç sosyalist diktatöre bağlı kalan saygın kişiler için bir tür yeni yıl hediyesi de değildir. Sosyalist demokrasi sınıf egemenliğinin ve sosyalizmin inşasıyla eş zamanlı başlar” (David Mcnally-başka bir dünya mümkün-s.359) uyarması ne yazık ki dikkate alınmamıştır. Kolaycı ve kestirme yöntemlerle yol alınmaya çalışılmış, sorunlar baskı altına alınarak çözüldüğü yanılgısına düşülmüştür. Süreç sorunlar yumağı, çürüme, yozlaşma ve beraberinde tekrar kapitalizme dönüşü getirmiştir. Taban örgütlerinin genişletilip yetkinleştirilmesi denenmemiş, karar alma ve denetleme olanakları ortadan kalkmıştır. Kısacası SOVYET örgütlenme yapısı işlevini kaybederek yetkiler parti bürokrasisine, oradan da merkez komiteye devredilerek işçi sınıfı ve emekçi sınıfların inisiyatifi kalmamıştır. Başka bir anlatımla burjuva devlet örgütlenmesini tekrarlayarak sınıf tabanına yabancılaşmıştır. Diğer deneyler de bazı farklılıklar içerse de ayni kapsamda değerlendirilebilir.

Burada en belirgin olanın işçi sınıfı adına ele geçirilen devlet örgütlenmesinin giderek sınıf tabanına yabancılaşıp bürokratik diktatörlüğe dönüşmesidir. Bunu aşmanın yolu da iktidar öncesi süreçteki demokratik işleyiş geleneğini yaratmak, iktidarı aldıktan sonra da işleyişini kaybetmeyip devletin sönümlenme sürecini doğru yönetmektir. Bu da işçi sınıfı ve diğer emekçilerin devleti kendi başlarına kurma ve yönetme becerisini göstermelerinden geçmektedir. Taban demokrasisi diye tanımlanan işleyiş ancak böyle kurulabilir. Bunu yaparken kestirmeci ve kolay çözümlerden kaçınılmalıdır. Baskı ve yasaklarla çözüldüğü düşünülen sorunların gelecekte daha büyük boyutta karşımıza çıkacağını bilmeliyiz.  Ekonomik,toplumsal ve sosyal sorunların kendi evrimi sürecinde dönüşümünü tamamlayarak çözülebileceğini görmeliyiz. Sosyalistlerin ütopyaya sahip olması, onlara ütopik davranma hakkı vermez. Bilimsel gerçeklik üzerinden hareket edilmek zorunludur.

Sonuç olarak taban örgütlenmesinin karar alma ve denetleme yetkisinin ortadan kalkması ile sınıfsız ve devletsiz toplum özlemi de düş olmuştur. Taban örgütlenme yapısının kitle kuyrukçuluğu getirebileceği eleştirisinin haklı yönleri vardır. Bunu aşmanın yolu iradi örgütlenme ile taban örgütlenmesi arasında kurulacak olan etkileyen ve etkilenen ilişkisidir. Başka bir ifade ile baştan itibaren sosyalist demokrasinin işletilmesidir. Demokrasi olmadan sınıfsız topluma geçişin olanaksız olduğu gözden kaçırılmamalıdır.


                           YENİDEN DEVRİM ve SOSYALİZM

Eşitlik mücadelesinin tarihinin sınıfların ortaya çıkışıyla ayni olduğu gerçeği işin özünü tanımlar. Tarihsel süreçlerin koşullarına göre şekillenmeler oluşmuştur. Bazen bir köle (Sparteküs), bazen de dini görünümlü (Şeyh Bedrettin) isyanı olarak görülmüştür. Daha tanımlı şekillenmeler ise St.Simon, Faurier, Owen gibi ütopik sosyalistlerde görülür. Ütopik sosyalistlerin düşünsel ve pratik deneyleri bilimsel sosyalist düşüncenin oluşmasında rol oynamıştır. Marx- Engels sınıfsız toplum oluşumunu komünizm olarak isimlendirmişlerdir.
Bilinen ve sürekli tekrarlanan bir gerçek vardır. Bir düşünce kendini yenileyemezse, gittikçe tutuculaşır ve giderek dine dönüşür. Yine marx'ın deyimi ile “Bütün ölmüş nesillerin gelenekleri, yaşayanların akıllarına kabus gibi çöker”. Burada geleneğin devrimci ve gerici yönünü görebiliyoruz. Bunları belirtmemin nedeni ustaların alıntılarıyla günümüzün yorumlanamayacağı, geçmişin birikimlerinden yararlanarak devrimci geleneğin sürdürülmesi gerektiğidir. Aksi takdirde MARKSİZM sürekli gelişen ve derinleşen bilim olma özelliğini koruyamaz.

Marx'ın “KAR ORANIN DÜŞME EĞİLİMİ YASASI” nı ele alalım. Emperyalizm öncesi dönemde ulus devlet yapısı içinde (kapalı bir alan olarak) ele alındığında tanımlaması daha kolaydır. Emperyalist dönem ile birlikte sınırlar aşılıp ucuz ham madde, ucuz işçilik ve talan ile birlikte, yasanın günün koşullarına göre yorumlanması kaçınılmazdır. Doğaldır ki yaşamadığı bir dönemi yorumlamadı diye kızacak halimiz yok. Bu görevi de Lüksemburg, Lenin gibi günün marksistleri yorumlamaya çalışmışlardır. Yine Marx'ın , devrimin en gelişmiş kapitalist ülkede olabileceği öngörüsü. Emperyalist dönemde dış sömürünün yoğunluğu ve içerideki sınıf çelişkilerinin azalması sosyal devleti getirmiştir.( Sosyal devleti salt işçi sınıfı mücadelesi ve süreçte olan reel sosyalist ülkelere bağlayamayız.) Sınıfsal çelişkilerin azaltıldığı, refah devleti tanımlarının kullanıldığı bir ortamda devrim beklemek ne kadar gerçekçi olur. Tüm bunlara ek olarak günümüzde; emperyal merkez ülkeleri bilgi, Ar-ge çalışmaları ve katma değeri yüksek üretimleri elinde tutuyor. Diğer üretimleri çeper ve daha geri ülkelerde yaptırıyor. Üretimin Dünyaya dağılımı üretilen ürünün niteliği o ülkelerdeki üretici güçlerin gelişkinlik seviyesine göre olmaktadır. Böyle bir üretim döngüsünün sürekli kendini yenilediğini de göz önüne alırsak, oluşmuş olan statünün kırılması çok zordur.

1900' lar sonrası süreç Lenin'in tanımladığı emperyalizmin zayıf halkası teorisini doğrulamıştır. Sovyet devrimi ve devamında gelişen halk kurtuluş savaşları emperyalist politikalara mecbur olmadıklarını gösterdiler. Yalnız bu bile övgüye değerdir. Reel sosyalizmin çöküşü ve beraberinde tüm dünyanın emperyalist güçler tarafından talanının da bir noktada tıkandığını görmekteyiz. 2008 ABD krizi tüm dünyayı kaplamış ve kriz aşılamamıştır. Böyle bir sonuç Dünyanın sonunu ilan edenler için de Sürpriz olmuştur. Krizi aşmanın  bir yolu olarak  bölgesel savaşlar çıkarılmış, din ve ırk temelli farklılıklar kışkırtılarak yerel çatışmalar desteklenmiştir. Görünen odur ki bütün bunlar krizi aşmak için yeterli görünmemektedir. Dünya'daki böyle gidiş düşün insanlarını ve emekçi kitleleri yeni arayışlara itmiş ve doğal olarak SOSYALİZM düşüncesi tekrar gündeme girmiştir. Başka bir anlatımla tekrar çağın DEVRİMLER ve SOSYALİZM çağı olduğu kabul görmüştür. İstemler farklılık içerse de Güney Amerika ve Güney Asya'da güçlü politik hareketlilikler oluşmuştur. Geziyi, İspanya, Portekiz ve Yunanistan'daki gelişmeleri bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Geleceğin yeniden tasarımı mevcut sistemin beklentiyi karşılayamamasından doğar. Sosyalist düşünce günün koşullarını karşılayacak gelecek tasarımı oluşturulamazsa, gelecek kurulması da olanaksızdır. Böyle bir sonuç karşıt oldukları sistemin parçası olmayı getirir. Sol popülist bazı yapıların iktidar ortağı ve iktidar olarak yaşadıkları da budur. Bu da günümüz marksistlerinin sistemin doğru çözümünü, sistem karşıtı mücadelenin doğru belirlenmesini ve beraberinde doğru araçların tespitini zorunlu kılar. Yaşanan süreçte gücü ele geçirdiğini düşünen partiler güç tarafından ele geçirilmişlerdir. Reformlar sistemin restorasyonunu sağlarken toplumsal muhalefete de gedikler açar. Fakat bu gedikler hiçbir zaman toplumsal dönüşüme yol açmaz. Buradan kaçınılmaz olarak reformizm ile devrimci çizgi ayrımına gelinir; PAZARLIK MASASINDA MI OLUNACAK? Ya da MASAYI DEVİRİP yine YENİDEN DEVRİM ve SOSYALİZM Mİ mi denilecek?

                                                       SONUÇ YERİNE

 Bölgesel olarak baktığımızda emperyalist güç odaklarının enerji ve hegemonya savaşları ve güç gösterdikleri bir coğrafya. Dünya geneli ise tek merkez emperyalizmden çok parçalı emperyalist kamplaşmaya doğru gidiş. Kapitalizmin doymak bilmez açlığı, iklimin ve doğanın tahribi, tüketim çılgınlığı ve dünyanın sonunu getirebilecek savaş riskleri. Bu verilerle ülkemiz emperyalist kapitalist sistemin çeper ülkelerinden birisidir. Neo-liberalizmin ve esnek üretimin tüm olumsuz sonuçlarını yaşayan emperyalist ülkelerin tedarikçiliği üzerine kurulmuş bir ekonomi. Merkez ülkelerin güç kapışması içinde rol çalmaya çalışan bir dış politika ile, ırkçı ve dinci gericiliğin körüklendiği, gittikçe baskı dozunun arttığı bir yönetimin kurumsallaştırıldığı bir siyasal süreç. 

Ülkenin, bölgenin ve Dünyanın nesnel durumuna karşı nasıl bir sistem dışı mücadele yürütülür. Öncelikli olarak post modern ve post marksist etkisindeki RADİKAL DEMOKRASİNİN GENİŞLETİLEREK KAPİTALİZMİN AŞILMASI-SOSYALİZMİN ADACIKLARI-KÖMÜNAL ÖRGÜT YAPILARI gibi liberal düşünce akımlarının etkisinin kırılması gerekir. İkinci olarak marksizm bütün tarihi süreçlerinde yaşanan REFORMİZM ile mücadele etmenin yolunun devrimci bir mücadeleden geçtiği gerçeğini görmek. Öncelikli olarak en basitinden en zor ve karmaşığına kadar bütün mücadele biçimlerini kapsamalıdır. Sistemi aşmayı hedefleyen bir mücadelenin doğal olarak sistemin zor araçlarını da aşmayı hedeflemesi gerekir. Gerek iş yeri, gerek mahalle ve sokaklar gerekse de kır yoksullarının direnişlerini birleştiren, beraberinde işçi, işsiz ve diğer emekçileri kapsayıp bütünleştirecek BİRLEŞİK BİR MÜCADELE kaçınılmazdır. Ülkemizin %70'nin işçi statüsünde olduğunu, kapitalizmin çarpık ta olsa geliştiği günümüzde, ideolojik ve fiziki önderlik tartışmasız işçi sınıfına düşer.

Ölümün ve doğumun yan yana olması gerektiğini düşünürsek, ölen bir emperyalist-kapitalizmin karşısına SOSYALİZMİ koymak zorunludur. Günümüzde sınıfsal farklılıkların, çelişkilerin ve çatışmaların en keskin olduğu ÇEPER ülkelerde devrimin olması ve yaşaması olanaklıdır. İşçi sınıfı ve diğer emekçileri kapsayabilecek, Kır şehir yapılanmasını birleştirebilecek, sistem içi ve sistem dışı mücadele biçimlerini birlikte yürütebilecek, bilgi ve deney birikimlerini değerlendirip politik öngörüler yapabilecek bir yapı olmalıdır. Doğaldır ki böyle bir yapılanma kendi içinde uzmanlığı, profesyonelleşmeyi ve disiplinli bir çalışmayı içerir. Körün fili tarifi gibi her kesimin kendi tanımını aşan bir yerden olayları yorumlayıp strateji ve taktikler belirleme zorunluluğu vardır. Bunun yolu da öğreterek öğrenmekten, dönüşerek dönüştürmekten geçer. Böyle bir tanım dışarıdan bilinç götürme ve öğretmen öğrenci ilişkisini aşar. Kavganın içinde çelikleşen kadro ve örgütsel yapı tarihsel ilerlemenin yolunu açabilir. Hazır bir reçete olmadığına göre beyinsel ve fiziksel tembelliği aşarak yeni YOL arayışları sürecektir.

                                YAHYA TAŞDEMİR 16-07-2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder