26 Nisan 2017 Çarşamba

17 NİSAN

                                                                17 NİSAN

7 Haziran seçimlerinden sonra; senaryosu sarayda yazılan, oyuncularını iktidar, ana ve yavru muhalefetinin oluşturduğu bir çadır tiyatrosu seyretmekteyiz. Senaryosunun iyi yazıldığı, oyuncuların da rollerini inandırıcı bir şekilde oynadıklarını da kabul etmeliyiz. Bunu görmek için çok fazla istihbarata gerek yok. Oynanan oyunda taşları yerine koymak yeterlidir.

Kısaca geçmişe bir bakalım. 7 Haziran seçimlerinin hemen sonrası Deniz Baykal'ın saray görüşmesi, hükümeti kurmamak için zaman doldurma turları, barış sürecinin sonuçlandırılması, kitle katliamları ve 1 Kasım seçimleri, Güneydoğu da uzun süreli sokağa çıkma yasakları ile yapılan operasyonlar... Daha sonrası yaşanan 15 temmuz darbe girişimi ve beraberinde olağanüstü hal ve KHK'ler. Kitleler üzerinde estirilen korku, şiddet, tutuklama ve görevden almalar. Bu arada YENİ KAPI gösterisi ve saray buluşmaları. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması ve yargı sürecinin HDP dışında uygulanmaması. Devamında anayasa değişikliği ve sistemin daha diktatöryal bir yöne evrilmesi.

Tüm bunlar sınıfsal ilişki ve çıkarların dışında düşünülemez. Yaşanan süreçte ekonomik krizin faturası emekçilere çıkarken, hak mücadeleleri olağanüstü hal uygulamaları ile bastırılmaktadır. Kısacası kaybeden genel olarak emek cephesi ve Kürt ulusal mücadelesidir. Önümüzdeki dönemde tazminatlar dahil işçi ve memurlar ciddi hak kayıplarına uğratılacaktır. 2008 ABD ekonomik krizi atlatılamamış ve Dünya krizine dönüşmüştür. Böyle krizlerin bizim gibi ülkelerde etkileri daha güçlü olmakta ve sonuç olarak baskıcı yönetimler kanalıyla kazanılmış hakların geri alınması sağlanmaktadır.

Burjuva demokratik devrimlerini devrimci bir tarzda yapamamış ülkelerde hak kayıpları daha kolay olabilmektedir. Burada belirleyici olanın hak ve demokrasi mücadelesinde güçlü direnç odaklarının oluşamamasıdır. Sistem ekonomik veya sosyal bir kriz karşısında kısmi demokratik işleyişleri bir kenara itip baskı yöntemlerini gündeme sokmaktadır. Bu uygulamalar bazen askeri yönetimler kanalıyla olabildiği gibi, bazen de sivil yönetimler tarafından demokrasi kılıfı ile gerçekleştirilebilmektedir. 1970- 1980 dönemi ayni politikalar birçok ülkede askeri darbeler, Hindistan'da ise sivil yönetim tarafından uygulanmıştır.

Dünya geneline bakıldığında ağırlıklı olarak sağ popülist ve ırkçı akımlar güç kazanırken, bazı ülkelerde ise sol popülizmin güç kazandığını görmekteyiz. Sol popülist parti ve ittifaklar, iktidar alternatifi ve iktidar olabilmektedirler. Bu nedenle Yunanistan, İspanya ve Güney Amerika deneylerine olduğundan fazla anlam yüklenebilmektedir. Böyle bir sonuç, sistemi sorgulayıp ret etmesi gerekenlere sistemi restorasyon görevi vermektedir. Sistemin sahipleri için önemli olan, politikalarının kimler tarafından ve nasıl uygulandığı değil, uygulanıp uygulanmadığıdır. Gelecek için önermelerimizi sistem içi üretilen alternatiflerin sistemin sınırları içinde tüketileceğini bilerek sunmak zorundayız.

Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak sunulan, yetkilerin tek merkezde ve tek kişide toplandığı yönetim şeklinin faşizm olarak tanımlanması kaçınılmazdır. Böyle bir yönetimin 12 eylül döneminin MGK'sından farkı rütbelerinin olmayışıdır. Sistem kendi işleyişi içinde RIZA üretemeyince baskı ve şiddete yönelmiştir. Böyle bir süreç 7 haziran seçimleri sonrası başlatılmış ve devam etmektedir. Emperyalist kapitalist Dünya'nın yaşadığı ekonomik kriz, dış sermaye bağımlısı ülkemizde çok daha güçlü hissedilmektedir. Bu anayasa değişikliği ile, İşçi sınıfı ve diğer emek güçlerinin taleplerinin baskı ve şiddetle bastırıldığı, sermayenin istemlerine daha kolay yanıt üretildiği bir sistem oluşturuluyor. Kısacası sürece salt bir parti ve kişi hırslarıyla bakmak bizi yanıltır. Görünen o ki ekonomik krizin faturasını yine ezilenler ödeyecek, gülen taraf yine sermaye olacaktır.

Tüm bunlar sınıf, emek, demokrasi, barış,kadın ve çevre mücadelesi yürütenlere nasıl bir çizgi izlemeleri gerektiği konusunda yeni bazı veriler sunar. Önümüzdeki dönemde en barışçıl ve en meşru eylemlerin bile hukuk dışı sayıldığı ve teröristlikle suçlandığı günler göreceğiz. Bunun işaret fişeği Anayasa referandum sürecinde HAYIR cephesine terörist suçlamasıydı. Görünen o ki solun MAKUS talihi değişmemiş, bağıra bağıra gelen bir sürece yine hazırlıksız yakalanmıştır. Günlük politikalar içinde boğulmanın, uzun dönemli strateji belirleyip gerekli hazırlıkları yapmamanın doğal sonuçları yaşanacaktır. Kendimizi DEMOKRASİCİLİK oyununa kaptırmanın faturasını ödeyeceğiz. Durumun böyle olması teslimiyet anlamına mı gelir? BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN diyenlerin, sınıf ve emek mücadelesi diyenlerin, SOSYALİZM inancı taşıyanların tarihte olduğu gibi bu gün de devrimci görevleri yerine getirmekten başka gündemleri olamaz.

Tarihsel olarak yaşanan yeni sürecin mücadele yöntemleri ve araçlarında farklılıklar olacaktır. Bunu yaparken geçmişte yaşananların yorumunu günümüz koşullarına uyarlamak görevimizdir. 1971 ve 1980 de başarılamayan direniş hattı günümüzde oluşturulmak zorundadır. Bu tanımlama bazılarına ütopik gelebilir. Ancak önümüze başarmak veya teslimiyet dışında seçenek sunulmamıştır. Bu günkü örgütlülüğün dağınıklığı ve gevşekliği olumsuz algınabilir. Oysa böyle olması kapsayıcılık yanıyla olumludur. Referandum sürecindeki genel olarak solun ve haziran hareketinin çabası umut vericidir. Haklı ve meşru zeminde yürütülecek her türlü mücadele kendi deney birikimini ve örgütlülüğünü yaratacaktır. Yaratılacak örgütlenme yapıları açık faşizm koşullarında oluşacağı için kendini yenileme ve yeniden üretme potansiyelini barındırır. Baskı koşullarının direnme ve teslimiyet eğilimlerini birlikte ürettiğini düşünürsek, belirleyici olanın direnme eğilimlerinin güçlendirilmesidir. Haklı bir davanın savunucusu olmak beraberinde kendi öz gücüne güvenmeyi getirir. Kendi dışında güçlere ve örgütlenmelere bel bağlamadan, mücadele zemininde buluşulabilecek tüm kesimlerle ortak hareket etmek olağandır. Cumhuriyeti yeniden kazanalım diyen seküler kesimler, emek-demokrasi ve sosyalizm mücadelesi yürütenler, Kürt ulusal mücadelesini sürdürenler ve Kürt yoksulları ile ortak zeminlerde buluşmak kaçınılmazdır. Bunun yöntem ve araçları ayrı bir tartışma konusudur. Gerek gezi isyanı, gerekse de 16 nisan öncesi yaşananlar bize bu konuda başlangıç olarak gerekli verileri sunar. Yapılması gereken yaşanan süreçlerden sağlıklı sonuçlar çıkarmaktır.

Cumhurbaşkanlığı sistemi adı altındaki yeni dönem açık faşizm uygulamaları başlarda insanları iyimserliğe itebilir. Hatta bu tanımlamalar abartılı da gelebilir. Askeri darbe dönemlerindeki gibi kısa zamanda çok güçlü baskı yöntemleri uygulanmayabilir. Hatta birçok kesim için geçmiş dönem ile günümüz uygulamaları arasında çok fazla fark görülmeyebilir. Oluşturulan sistem uzun dönemli bir sürecin adım adım uygulanması şeklinde olacaktır. Askeri dönemler kendilerine verilen görevi en kısa zamanda bitirip, kendi deyimleri ile asli görevlerine dönmek şeklindeydi. Daha sonraki dönemde perdenin arkasından sisteme ayar veren rollerine dönüyorlardı. Günümüzde ise açık faşizm süreklileşmekte, seçim ile değişim koşulları tümüyle ortadan kalmaktadır. Son YSK kararları yeteri kadar aydınlatıcıdır. 2019 hayallerini pompalayanlar bilerek veya bilmeyerek sürece hizmet etmektedir.

Sermayenin (finans kapitalin) Dünya genelinde genel yönelimi demokratik hak ve kazanımların geri alınması yönündedir. Bunun ülkelere yansıması demokratik gelişkinlik ve karşı mücadelelerin boyutlarına göre şekillenmektedir. Yapılması gerekenin sermayenin talepleri karşısında direniş barikatı oluşturmaktır. Açık faşizm koşullarının yaşandığı bir ülkede bunun yolu klasik deyim ile BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİDİR. Böyle bir direniş hattı gerek sınıfsal gerekse de alan ve kimlik mücadelesi yürütenlerin tümünü kapsar. Bu başarılabildiği oranda faşizmin uygulamaları geriye itilebilir.

Geniş kitle örgütlenmeleri ve cephesel örgütlenmeler genelde coşkuyla karşılanır. Böyle olması onların devamlılığını ve sağlıklı yürümesini getirmez. Geniş örgütlenmeleri birbirine bağlayan güçlü bir harç yoksa dağılmaları da o kadar kolay olur. Beraberinde düş kırıklığını ve karamsarlığı getirir. Buradaki harç sözcüğünün karşılığı; düşünsel ve programatik bir çerçeve, bu çerçeveyi tamamlayacak bir örgütsel ilişkiyi zorunlu kılar. Önümüzdeki açık faşizm koşullarında oluşturulması çok zor olan böyle bir örgütlenme yaratılamazsa gerek haziran örgütlenmesi, gerekse de örülmeye çalışılan hayır örgütlenmesinin varlığını sürdürmesi olanaksızdır. Yeni süreci isim olarak adlandırmanın ötesinde ne anlama geldiğini idrak etmemiz gerekiyor. 12 eylül darbesinin hemen sonrasındaki ;... bir şeyin değişmeyeceği... şeklindeki yanılgı yinelemez. Görünen o ki inşaat planını çizebilen mühendislere, planın uygulayıcısı usta işçilere ve kaliteli malzemeye gereksinim var. Ülke gerçeğine baktığımızda bu konuda sıkıntı çekilmeyeceğini görebiliriz. Belirleyici olanın niyet ve risk alma kararlılığıdır.

Faşizmin geriletildiği, daha demokratik, modern ve yaşanılabilir bir ülke için yapmamız gerekenlerin sorumluluğundan kaçamayız.

                               25-04-2017 YAHYA TAŞDEMİR