5 Aralık 2024 Perşembe

KRİZ-SAVAŞ VE DEVRİM.

 

                                              KRİZ - SAVAŞ VE DEVRİM

Başlık kaçınılmaz süreci tanımlıyor gibi gözükse de; ne yazık ki günümüz gerçeği ile pek örtüşmüyor. Neoliberalizm "başka bir dünya mümkün" düşüncesini büyük oranda dumura uğrattı. Birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası sosyalizm ve kurtuluş savaşları dönemini beklemek fazla iyimserlik olur. İdeolojisizleştirme ve örgütsüzlüştirmede gelinen boyut örgütlü bir işçi sınıfı ve halk hareketinin oluşma koşullarını zorlaştırdı. 

Ekonomik krizler ve beraberinde oluşan toplumsal ve yönetememe krizi, aynı zamanda düşünsel üretim ve karşı hareket yaratmanın koşullarını oluşturur. Ekonomik krizin kronikleşmesi ve savaşa dönüşmesi, giderek üçüncü bir dünya savaşına doğru yol alması, önümüzdeki uçurumun büyüklüğünü ve krizlerin boyutlarını açıkça göstermektedir. Nükleer silahların varlığının savaşı engelleyici bir faktör olabileceği düşüncesinin çok karşılığı yoktur. Tam aksine savaşın yıkıcı etkisini artırır. Böyle bir dönem beraberinde sorunlara çözüm arama ve mücadeleyi yükseltme görevini zorunlu kılar. 

                                            EKONOMİK KRİZ

Kapitalizmin rekabetçi dönemindeki krizler; KRİZ-DURGUNLUK-YÜKSELİŞ-CANLANMA döngüsü içinde sürdü. Dönemin bir özelliği olarak kapitalist üretimin gelişimine ve ilerlemesine yol açtı. Sermayenin yoğunlaştığı ve tekelleşme dönemini yaşadığı emperyalist dönemde ise krizler UZUN DALGA diye tanımlanan evrelere ulaştı ve krizden çıkamama savaşları kaçınılmaz kıldı. Savaş krizin son çaresi olarak gündeme geldi. Kondratieff, e göre savaşlar ve devrimler dalgaların başlangıç dönemlerinde veya dalgalar arası geçiş dönemlerinde ortaya çıkmaktadır.

Günümüzde yaşanan ve hala aşılamayan 2008-2009 krizine şimdilik bölgesel savaşlar ile  çözüm arınıyor olsa da henüz olumlu bir gelişme görünmüyor. Günümüzdeki kriz daha çok KAPİTALİZMİN krizi gibi gözükmektedir. Görünen o ki çok fazla merkezileşmiş ve yoğunlaşmış finans sermayesi üretim alanlarına yönelip, teknolojik gelişme- emeğin verimliliğinin artırılmasına ilgi duymadığından krizin aşılması zorlaşmaktadır. Günümüzdeki finans sermayesi yatırıma değil, daha çok rant ve faiz döngüsü içinde hareket etmektedir. Sonuç olarak kapitalist üretimin gelişiminin önündeki gerçek engel "SERMAYE"nin kendisi olmuştur. Günümüzdeki sistemin yaşadığı kriz ve geldiği evre kurumların işlerliklerini ve yenilenmesini sürdüremeyecek bir noktadır. Böyle bir sonuç var olan sistemin yerine daha ileri bir sistem veya sistemleri zorunlu kılmaktadır. (Ezberimizde olan sınıfsız ve sömürüsüz toplum tanımını niyet olarak atlamadan)

Sınıf ve emek mücadelesinin yaşadığı krizi Burjuvazi de yaşamaktadır. Burjuvazi artık eskisi gibi üretememekte, ekonomik ve düşünsel olarak yol alamamaktadır. Kısacası kendi sistemlerini yaşatma yetisini kaybetmişlerdir. Mali araçlarla kazanma beraberinde daha fazla işsizlik ve yaşam seviyesinin düşmesini getirmiş, eşitsizlik artmış, etik ve kültürel çürüme derinleşmiş, umutsuzluk ve çaresizlik artmıştır. Tüm bunlara ABD' de olduğu gibi tekellerin geldiği devasa boyutları nedeniyle, iflasına izin verilmemekte ve zararları devlet aracılığı ile toplumun sırtına yüklenmektedir. Kapitalizmin duvara dayanması, vahşi döneminde olduğu gibi tekrar doğa talanına yönelmiştir. Ülkemizde yaşananlara bakınca çok daha kolay sonuca ulaşılır. 

                                             SAVAŞ VE DEVRİM

Uzun dalga krizleri genel anlamda savaş ve devrimlere neden olmuştur. Günün tarihsel konjoktürü ve örgütlülük yapısı buna olanak tanımıştır. Savaşlar yıkıma neden olurken, devrim ve ulusal kurtuluş savaşları geleceğe olan umudu arttırmıştır. Günümüzün en büyük çelişkisi burjuvazi gibi proletaryanın da çözümsüzlüğü yaşıyor olmasıdır. Çözümsüzlüğün toplumsal karşılığı ise karamsarlık-umutsuzluk ve içine kapanmadır. Kısacası çürüme aşamasıdır. Savaşlar ile birlikte diğer bir tehlike ekolojik ve iklim değişiminin yarattığı yıkımlardır. Günümüz açısından iyimser bir anlatım olanaklı değildir.

Bölgesel savaşların yeterli olmadığı aşamada, daha geniş çaplı savaşları beklemek gerekiyor. Dünya liderliğini kaybetmek istemeyen ABD ve liderliğe talip olan ÇİN-RUSYA arası çekişme ve çatışmanın belirli alanlar ile sınırlı kalmayacağı gerçeği görülmelidir. Savaşın yaygınlaştığı bir dönemde dünyanın sonunu getirebilecek nükleer silahların devreye sokulacağı kesindir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi böyle bir sonucun kendilerinin de sonu olacağı için baş vurulmayacağı düşüncesi fazla iyimser bir yaklaşımdır. Başka bir açıdan ise çaresizliğin yarattığı teselli savunmasıdır. 

Dünya genelinde sayıları çok sınırlı finans sermaye sahibinin istemleri olurken, milyarlarca insanın seyirci kalacağını düşünmek çok ağır bir tanım olur. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenlerin ve beraberinde yaşamak isteyen tüm insanların çözüm üreterek mücadele etmesi zorunludur. Aksi halde HİTLER'in son döneminde söylediği gibi yaşanacakları hak etmiş olurlar. Bu arada fikri üretim olarak gerçek aydınlara (küçük çıkarların peşinde koşmayan) büyük görevler düşmektedir. Dünya genelinde ve ulus devlet çapında yeni baştan sınıfsal anlamda kutuplaşma kaçınılmazdır. Böyle bir kutuplaşma sermayenin davranışlarını disipline edebileceği gibi, devrim ve başka bir dünya umudunu güçlendirir, ezilenler için güç ve enerji kaynağı olur.

İnsanlık bir avuç finans sermaye sahibinin istemlerine terk edilemez-edilmemelidir. Gerek birey olarak, gerekse de tüm örgütlü yapılar süreci tekrar-tekrar değerlendirip çözüm arayışlarını yoğunlaştırmalıdır. Hiç bir çözümün önümüze hazır gelmeyeceğine göre, fikri üretim ve pratik mücadeleden başka yol yoktur.

                                     YAHYA TAŞDEMİR

                                              05-12-2024







10 Temmuz 2024 Çarşamba

FAŞİZM - 3 -

 

                                                 FAŞİZM -3 - 


                                       SÖMÜRÜ-DEVLET-FAŞİZM

Sınıfların ortaya çıkışı ve sömürü ilişkileri devleti zorunlu kılmıştır. Kısacası üretim fazlasına el koyanların kendilerini ve mülklerini koruyacak örgütlenmelere gereksiniminin bir ürünüdür. Devlet oluşumu basitten karmaşığa sınıfsal hakimiyetin değişimine göre evrim geçirerek günümüzün "MODERN" devlet diye tanımlanan aşamasına gelmiştir.

Faşizm sözcüğü Roma imparatorluğunda otoritenin simgesi olarak; baltaya bağlı ağaç çıtaları olarak ifade edilir. Balta devleti temsil ediyor ise, ağaç çıtalar da baskı uygulamasını anlatıyor olsa gerek. Gerçi iki darbe yaşamış ülkemizde bunları anlatmak için tarihsel ve entelektüel bilgiye gerek yok. Toplumun ağırlıklı bir kesimi bir biçimde ağaç çıtalar ile tanışmıştır. Georgi Dimitrov  1935 yılında Komintern’e sunduğu raporda “faşizmin iktidara gelmesinin” “bir burjuva hükümetin diğerini takip ettiği sıradan bir intikal” olmadığına, dikkat çekmiştir. Antonio Gramsci ise “işçi sınıfını hareketsiz kılmak için onu parçalayıp dağıtmayı kendisine görev bellemiş silahlı tepki” olarak faşizmin ve faşist yapıların örgütlenmesini tanımlamıştır. Doğaldır ki tarihsel süreçlerdeki hakim sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkilerin sonucu belirlediği gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Başka bir anlatım ile kapitalizmin krizlerinin ürettiği bir yönetim tarzıdır. Bir dönem Avrupa'daki devrimci mücadele, Rusya devrimine tepki olarak faşizmin geliştiği iddia edilse de gerçeği ifade etmez. Faşizmi masum göstermek ve kapitalizmden yalıtmak için günümüze kadar süren birçok teori geliştirilmiştir. Hannah Arendt'ın faşizm ile kapitalizm arasındaki bağlantıyı koparma çalışmaları dikkate değerdir. Günümüzdeki yükselen faşizmi saklamak için yeni yeni düşüncelere gereksinim vardır. Günümüz dünyasında güçlü devrim hareketleri olmadığı gibi, reel sosyalizm olarak isimlendirilen bir süreç sona ermiştir. Amerikan tarihçisi Henry A. Turner'in içtenlikle itiraf ettiği gibi," faşizmin modern kapitalizmin bir sonucu olduğu olgularla kanıtlanırsa, kapitalist sistem savunulamaz hale gelir" ( Faşizm üzerine-önlenebilir yükseliş. s.21.)  Bulmak isteyenler için yol arayışlarına yardımcı olacak bir tanım.

Kapitalist düşünce oluşturucularının yorum-tanım ve terimlerini bir kenara iten bir yaklaşım kaçınılmazdır. Ayrıca yaşanmış faşizmlere ilişkin yorumlara takılıp kalmak, günü yorumlama açısından engelleyici olabilmektedir. Milliyetçilik-ırkçılık, din, hukukun işleyişi, temsili demokrasi vs alanlarla sınırlı yorumlar yeterli değildir. Parça-bütün ilişkisi koptuğu gibi resmin büyüğünü görmek zorlaşıyor. Başka bir anlatım ile sermaye-devlet ilişkisini gölgelemektedir. Faşizmi sivil ve yarı sivil oluşumlar ile tanımlamak eksik olduğu gibi, sınırlı demokratik hakların kullanılıp-kullanılmadığı ile de açıklamak olanaksızdır. Burada belirleyici olan ulusal ve uluslar üstü sermayenin şekillendirdiği devlet örgütlülüğü ve işleyişidir. Emperyalizmin ilk dönemi sorunları ile şekillenen faşizm oluşumu ve iktidar ilişkileri ile günümüzü aynı kefeye koymak her şeyden önce maddi yaşam ve ekonomik değişimin geldiği evredeki nesnel gerçeği görmemek veya görmek istememektir.

Liberal demokrasinin uygulanmasında kapitalist merkezlerde bile büyük zorluklar yaşandığı günümüzde, çevre ve geri ülkelerde böyle bir beklenti fazla iyimserliktir. Hür dünyanın lideri, dünyayı otoriter ve totaliter diye tanımlayan ve saflaştıran ABD, böyle bir konumlanışın ekonomik-politik ve askeri nimetlerini toplamış sözüm ona demokrasinin merkezi olan bir ülkede bile darbe girişimleri yaşanabiliyor. ABD'nin birçok ülkede darbe ile oluşturduğu yönetimler, kendi halklarına baskı-işkence ve terörün en şiddetlisini yaşatmışlardır. Günümüzde bu tartışmaların karşılığı nedir diye sorulabilir. Anlatılmaya çalışılan tüm konularda olduğu gibi FAŞİZM konusunda da sermayenin tanımlarını geçersizleştirmek, işçi sınıfı ve emek cephesinden tanımlar üretme çabasıdır. Tanımlama yalnız bir literatür sorunu değildir. Aynı zamanda karşı mücadeleyi belirleyen bir içerik taşır. Farklı bir anlatım ile olguya kendi adını vermektir. "CAN YÜCEL' in ifadesi ile herhangi bir cismin adını koymaktan korkmamalıyız."

Faşizm "toplumsal yaşamın tümünü kapsayan tek ideoloji" olarak tanımlanır toplum bilimciler tarafından. Buna ulaşmanın yolu kitlesel taban ve şiddet hareketine yol vermek olabileceği gibi, yukarıdan aşağıya devlet örgütlenmesi ile de olabilir. 24 ocak ekonomik programının uygulanması için askeri darbenin yapılması ve beraberinde kararların zor yoluyla topluma kabul ettirilmesi uygulaması tipik bir faşizm deneyidir. (ekonomik veya politik tercihlerin belirleyiciliği sorunu da açıkça görülmektedir.) "Tırmanan faşizm" tanımı, yerini tepeden inme faşizme bırakmıştır. Kitleleri faşist şiddet ve terörle teslim alma yöntemi başarısızlığa uğrayınca, askeri darbe ile toplumun teslim alınması sağlanmıştır. İthal ikameci politikadan, ihracata yönelik ekonomik politikaya geçilmiş ve kazanılmış olan ekonomik ve demokratik haklar büyük oranda yok edilmiştir. Sonuç olarak dünyada ve ülkemizde gelişmeler yeni süreçleri değerlendirme ve yeni tanımlara gitmek gerektiğini göstermektedir.

                                      SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM 

Sömürge tipi faşizm tanımlamasını Türkiye'de ilk kez kullanan Mahir Çayan olmuştur. Böyle bir tanımlama yapılırken dünya genelindeki süreç, emperyalizmin geldiği aşama ve emperyalist merkezlerin geri ülkelerdeki yönetimler üzerinde oynadığı rol dikkate alınmıştır. Dünyanın üçte birinin kapitalizmin dışına çıktığı, 1954 Guatemala-1954 Paraguay- 1965 Endonezya- 1967 Yunanistan - 12 mart muhtırası 1971- 1973 Şili darbesinin yaşandığı bir zaman dilimi. Faşizmin geniş kitle desteği olmayınca, yukarıdan aşağı devlet kurumları aracılığı ile oluşturulması süreci yaşanmıştır. Burada en belirleyici olan ise bu ülkelerin demokratik devrimlerini yaşamamış olmalarıdır. Emperyalizm ile girilen  ekonomik ve askeri ilişkiler beraberinde yönetim tarzını ve devlet biçimini belirleyebilmektedir. Kitlelere verilecek ekonomik tavizler olmayınca yerini baskı araçlarına bırakmaktadır. Göstermelik olarak yasama-yürütme ve yargının olması baskıcı yönetimi aklamaz. Kısacası göstermelik"demokrasi"kocaman bir FAŞİZM'dir.

İzmir iktisat kongresi ile ekonomik rotasını çizen ülkemiz kapitalistleşme yolunda sürecin koşullarına uyumlu bir şekilde yol almıştır. 1932-1942 dönemi tekellerin oluşma evresidir.    1942-1950 dönemi Marshal- Truman yardımları ve tekelleşmenin boy attığı evredir. Ekonomik yardımların yanında özellikle askeri alanda yapılan yardımlar devlet örgütlenme ve yönetim biçimini belirleyen en önemli etken olmuştur. Beraberinde NATO  üyeliği, süreci taçlandırmıştır. Bizim gibi ülkelerde devlet ve yönetim biçimini belirleyen yerel etkenlerden çok, emperyalist etkenlerdir. Sömürgecilik ilişkisi süreklilik isteyen ve kendi savunucularını yaratan bir süreçtir. Altıncı filoyu kıble yapanlar ve ABD çıkarlarını" milliyetçilik" olarak savunanlar bu sürecin ürünüdür. Her ne kadar faşist yönetim biçiminin kuruluşu yukarıdan aşağı olmuş olsa da, dinci ve sözüm ona milliyetçi kitlelerden kendisine bir taban oluşturabilmekte, koşullara göre değişen farklı propaganda malzemeleri ile taban oluşumunun sürekliliği sağlanabilmektedir. Kısacası yukarıdan aşağı devlet kurumları, resmi ve yarı resmi paramiliter güçler ve beraberinde aynı çerçevede hareket eden sivil örgütlenmeler. (Tarikat ve cemaat yapıları dahil). İndirgemeci ve kalıpçı tanımlamalara uymasa da süreçte yaşananları başka türlü tanımlamak olanaksızdır. Bu süreç 24 ocak ekonomik kararları ve 12 eylül darbesi ile ekonomik işleyişteki değişime kadar devam etmiştir. İhracata yönelik ekonomik model ile uluslar üstü sermayeye katılım süreci kaçınılmaz olarak devlet yönetim biçimindeki değişimleri getirmiştir.

                                  NEOLİBERALİZM- FAŞİZM

Başlığı liberal dostlarımız iyi niyetli bulmayabilir. Liberalizm aydınlanma felsefesinin bir ürünüdür. Kapitalizmin rekabetçi döneminde özgürlükçü ve demokratik bir rol oynamıştır. Dönemin ekonomik işleyişine uygun bir düşünsel yaklaşımdır. Neoliberalizm ise küresel ekonomiyi ve uluslar üstü sermaye hareketini ve tekelleşmenin uç noktasını anlatır. Böyle bir sermaye oluşumunun neden demokrasi ve özgürlükler diye bir derdi olsun. Gelinen aşamada ekonomizm belirleyicidir ve toplumsal kesimlerin baskı ile denetim altında tutulma eğilimi güçlüdür. Böyle bir eğilim devleti ekonomik ve sosyal alandan yalıtmış, yalnız güvenlik örgütüne dönüştürmüştür. Ayrıca kitle desteği anlamında da faşist düşünce eğilimleri güçlendirmek için gerekli çabayı göstermektedirler. Paradigmalar değiştikçe tanımların da değişimi zorunludur. Doğal olarak faşizm algısı ve ortaya çıkan FAŞİZM de geçmiş deneylere göre farklılıklar içerir. Tekelleşmenin uç noktaya vardığı bir dönemde, tekeller arası rekabet artmıştır. Elli küsur yıldır süren bu dönem toplumsal kazanımların çoğunu ortadan kaldırmıştır. Bu sistem süper zenginler ve dev şirketlere çalışmaktadır.

Günümüz coğrafyasında merkez ve çevre ülkelerde farklılıklar içerse de faşizm frenlenmesi gereken bir güç olarak yol almaktadır. "Gossweiler'e göre kritik olan nokta bir kitle hareketinin olup olmadığı değil, tekelci burjuvazinin mevzisini bir diktatörlük kurarak güçlendirme konusundaki kararlılık derecesidir- bu diktatörlüğün askere mi, polise mi, kiliseye mi, yoksa faşist bir kitle partisine mi dayalı olduğuna bakılmaz" tanımlaması öğreticidir. Kalecki'nin faşizmi tasmalı köpek tanımlamasındaki "belirli amaçlara ulaşmak için her an serbest bırakılabilir ve hatta tasması takılıyken bile olası muhalefeti sindirme görevi görür." sözünü ekleyebiliriz. Gelinen noktada ABD ve AB ülkelerindeki faşist düşünce ve örgütlenmelerin güç kazanmasına şaşırmamak gerekiyor. Krizden çıkamayan ve duvara dayanmış olan emperyalist merkezler çözümü faşizmde ve savaşta arayacaklardır. Birbirini tamamlayan ve besleyen bu süreç devam edecektir. Burada önemli olan zaman geçirmeden direniş mücadelelerinin ve cephelerinin oluşturulmasıdır. Bizim için belirleyici olan faşizmin nasıl tanımlandığı değil, kapitalizmin krizinden çıkabilmek için baş vurduğu son çarelerinden biri olduğu gerçeğini kavrayabilmektir.

2008-2009 krizinin kronikleşmesi, bazı ekonomistlere göre daha büyük bir krizin bekleniyor olması, bölgesel savaşlar ve üçüncü dünya savaşının çıkabileceği koşullarda; küresel sermayenin toplumsal koşulları zorlayıcı önlemlere baş vurması kaçınılmazdır. Kapitalizm üretim ve yayılma olarak sınırlarına dayanmıştır. Gelinen aşamada FAŞİZM ve SAVAŞ dışında seçenekleri kalmamıştır. 2019 DAVOS toplantısının belirleyici konusu küresellik olmuştur. Neoliberalizmin krizi ve çıkışsızlığı karşısında ortaya çıkabilecek toplumsal hareketlere ve isyanlara karşı alınması gereken önlemler tartışıldı. Yakın geçmişteki faşizmin yükselişine bakılınca patronlar zaman geçirmeden tedbir almışa benziyor. Her zamanki gibi eksik olan, emek cephesinin gerekli duruşu ve mücadele yöntemlerini geliştirmedeki zayıflığıdır.

          SINIF MÜCADELESİ VE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE

Faşizm; kapitalizmin bir ürünü olduğuna göre, sınıf mücadelesi ile faşizme karşı mücadeleyi asgari taleplerde birleştirmek gerekiyor. Sınıf savaşımındaki uzlaşmazlık farklı biçim ve şekillerde gelişen mücadeleler şeklinde devam eder. Bazen çok güçlü olabildiği gibi, bazen de daha düşük düzeylerde savaş sürer. Sınıflar ortadan kalkıncaya kadar devam edeceği gerçeği üzerinden hareket edersek, faşizme karşı mücadelede en güçlü kavgayı işçi sınıfını vermesi doğaldır. İşçi sınıfının mücadelesini ekonomik ve sendikal mücadele ile sınırlı tutmayan, devrimci bir tarzda siyasi mücadeleye yükselten devrimci bir anlayış zorunludur. Doğal olarak böyle bir süreç düşünsel  bir alt yapıyı ve beraberinde  örgütsel ilişkiyi oluşturmayı gerekli kılar. Bu da günümüz sol düşünürlerine günü ve koşulları kapsayan kapitalizmi aşan inandırıcı bir sosyalizm düşüncesi oluşturma görevi yüklüyor. Beraberinde mücadeleyi kucaklayabilecek politik örgütlenme. Faşizmin yükselişi tartışılırken ileri sürülen tez solun sınıf temelli mücadeleden uzaklaştığı, neoliberalizmin düşünce yapısına eklemlendiğidir. Sınıf temelli mücadele yalnız ekonomik-demokratik alana terk edilemeyeceğine göre, siyasal alanda beklentiye yanıt verebilecek düşünsel-örgütsel ve eylemsel bir süreç zorunludur. Böyle bir süreç faşizme karşı mücadeleye de katkı sunar.

Yaşanmış faşizm deneylerinde (Almanya-İtalya) başarısızlığın temel etkeni birleşik direniş örgütlenmelerinin, doğru strateji ve taktiklerinin oluşturulamamasıdır. Günün koşullarında marksist partilerin bakış açılarındaki yanlışlıklar yenilgide önemli rol oynamıştır. Tarihsel deneyleri de dikkate alarak sınıf mücadelesi, faşizme karşı olan diğer sınıf ve tabakalar ile ortak mücadele etmek işçi sınıfının kaçınılmaz görevidir. Böyle bir mücadelenin sınıf mücadelesini saptıracağı, faşizme karşı mücadelenin politik hareket ettirici etkileri olmayacağı tezleri tüm tarihi deneyleri yok saydığı gibi, pratik toplumsal mücadeleyi bilmemekten geçiyor. Gerek sınıf mücadelesi, gerekse de faşizme karşı kesimlerin mücadelesi birbirlerini ilerlettiği gibi, toplumsal hareket yaratma sürecinin de kaldıracıdır. Burada belirleyici olan belirli klişelerin içerisinde sıkışıp kalmamak, hayatın dayattığı somut koşullar karşısında tavır belirlemek ve mücadele etmektir.

                                      NASIL BİR MÜCADELE

Sınıf ve faşizme karşı mücadelede tüm araçlar ve yöntemler kullanılır. Tek bir alana sıkışmak sorunların çeşitliliği karşısında çözümsüz kalmaktır. En basitinden en karmaşığına, en barışçıl olandan gerektiğinde en şiddetli yöntemler kullanılmasına kadar çok geniş bir yelpaze içerir. Burada belirleyici olan sistemin çizdiği sınırlar içinde kalmamak, sisteme eklemlenme gibi bir derdin olmamasıdır. Günümüzde gerek dünyada, gerekse de ülkemizde sol olduğu iddiasındaki bir çok örgütlenmenin sistemin parçası olduğu gerçeği çok açıktır. Böyle olmaları beraberinde ezilen sınıfların kendilerinden uzaklaşmasını getirmiştir. Sistem içi iyileştirme taleplerinin ve sosyal devlet anlayışının çok fazla karşılığı yoktur. Kapitalizmin sınırlarına dayandığı günümüzde farklı bir düzen anlayışını merkezine almak kaçınılmazdır. Aksi halde günümüzde olduğu gibi dolgu malzemesi olmanın ötesine geçilemez.

Gelinen evrede faşizm tehlikesinin ortadan kalkması, kapitalizmin sonlanması ile olanaklıdır. Böyle olması bütün sorunları devrime bağlama kolaycılığı yaratmamalıdır. Sistemin işleyişi içerisinde en küçük hak kazanımları çok önemlidir. Faşizmin saldırıları karşısında direnme mücadelesi bir yanıyla saldırıları geriletirken, bir yanı ile gelecek mücadelesi için öz güven, bilgi ve deney birikimi demektir. Burada belirleyici olan toplumun kendi sorunlarına sahip çıkması ve kendi örgütsel yapıları ile buna yanıt üretmesidir. Geçmişin sınıfsal karşılığı olan örgütlenmeler mevcut olmadığına göre, mücadele içinde oluşacak ve sınıfsal karşılığını bulacak örgütlenmeleri oluşturmanın yolu açılmış olacak. Belirleyici olan inatçı-direngen bir çizginin izlenmesi ve kapitalizmi aşma hedefinden şaşılmaması. Geçmiş direniş komiteleri deneyi, zamanın ruhuna uygun can güvenliğinin belirleyici olduğu koşullar içinde oluştu. Geriye halkın kendini savunması konusunda küçümsenmeyecek deneyler bıraktı. Günümüzde ise gerek sınıfsal mücadelede, gerekse de ekonomik ve demokratik mücadelede ve beraberinde faşizmin saldırıları karşısında sorunların dayattığı noktalarda meclis örgütlenmelerine gidilebilir; ortak sorunlar karşısında ortak çözümler aranabilir. Bu tarz örgütlenmelerin sosyalizmin nüvelerini oluşturacağı gerçeğini önemsemek gerek. Kurtarıcı ve peygamber bekleme kültürü de aşılmış olur.

Sonuç olarak faşizme karşı mücadele programı anti-faşist güçleri kapsayacak bir esnekliğe sahip olmalıdır. Geçmişin direniş örgütlenmesini devrim programına bağlayan anlayış aşılmalıdır. Bu gün tüm alanlarda hak mücadelelerine yoğunlaşma ve mücadele alanlarının taleplerinde uzlaşmak zorunludur. Böyle bir birlik devrimi hedefleyenleri kapsayabildiği gibi, alan mücadelelerinin hedeflerini de kapsamak zorundadır. Önümüzdeki zorunlu durak BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ ve ÖRGÜTLENMESİ' dir.

                                  YAHYA TAŞDEMİR  18-07-2024





20 Nisan 2024 Cumartesi

FAŞİZM- 2-

 

                                   FAŞİZM-2-  


                          2OO0' Lİ YILLAR:  DÜNYA VE TÜRKİYE

İki kutuplu dünya, real sosyalizmin çöküşüyle ortadan kalktı. ABD'nin başını çektiği tek kutuplu dünya kaldı. Bazılarının anlatımı ile kapitalizm kalıcıydı. Bu koşullarda ABD dünyayı yeniden şekillendirme görevine soyundu. Öncelik doğal olarak enerji kaynaklarının bulunduğu ORTA-DOĞU' uydu. Daha önceden Sovyetlere karşı eğittiği ve savaştırdığı yapılar gelinen aşamada radikal olarak damgalandı ve kullanım süreleri dolduğu için devreden çıkarıldı.  İslam toplumunun tümünü karşılarına alamayacaklarına göre, RADİKAL ve ILIMLI ayrışmasına gittiler. Ayrıca buradaki ülkelere "DEMOKRASİ" de gerekiyordu. Kısacası enerji kaynaklarının ele geçirilmesi için gerekenler yapılacaktı. Tüm bu planlamalar yapılırken ne hikmetse 11 eylülde ikiz kulelere saldırı oldu.

Ülkemiz; ABD'nin yeni yönelimleri için en uygun koşullara sahipti. Müslüman ve laik bir ülkede ılımlı islamın uygulanması için tüm koşullar hazırdı. Önemli olan süreci yönetebilecek politik oluşum. Bu konuda çok zorlandıkları söylenemez. İlişkilerinin iyi olduğu ABDULLAH GÜL ve TAYYİP ERDOĞAN yeni göreve hazırdı. Ilımlı islamın yönetimde olduğu, "demokratik" bir ülke orta doğu için model olabilirdi. Büyük orta doğu projesi için koşullar hazırlandı. AKP Açısından da böyle bir proje can simidi görevi görecekti. 28 şubat süreci, laik-kemalist kesimler tarafından mağdur edildiklerini düşünenler için bir güce dayanmak önemliydi. AKP'nin ilk dönemdeki AB yanlısı tutumu da aynı çerçevede değerlendirilir. İktidarın nimetlerinden yararlanmak, mağdur edildiklerini düşündüklerine karşı oluşan kinini açığa çıkarmak, beraberinde DAVA diye isimlendirdikleri yolda yürürken işlerine yarayacak olanakları kullanmak. AKP' nin  meşrutiyet araçları hazırdı. 

Ekonomik açıdan bunalımlı bir sürecin ardından, neoliberal politikalardaki sapmaları yoluna koyan DERVİŞ sonrası için süreci uluslararası sermaye ve yerli sermaye güçlerinin istemleri doğrultusunda yürütecek yeni bir iktidara gereksinim vardı. ABD açısından ekonomik-siyasi ve savaş politikalarına destek olacak ortak hazırdı. Ayrıca bu konuda kendilerine destek için gerekli sözler de verilmişti. Her ne kadar IRAK tezkeresinde bir yol kazası yaşanmış olsa da iş birliği süreci devam etti. Ayrıca ülkenin gereksinimi olan dış kredi koşulları da uygundu.

                                                 İKTİDAR OLUŞ 

Mağduriyet ve demokrasi söylemi üzerinden iktidara geldiler. "DP' den beri klasik iktidara geliş söylemi devam etti. (Gerçi daha önceden kendilerine "BEYAZ SARAYIN" kapıları açılmıştı.) Özellikle demokrasi söylemi ve AB ilişkileri ülkemizde kendini solda ifade eden bir çok aydını etkiledi. Bunlara yolunu kaybetmiş marksist kökenlileri de ekleyebiliriz. Bu dönemde gerek uluslar üstü sermaye-gerek TÜSİAD -MÜSİAD ilişkilerinde ciddi bir sorun yaşanmadı. Zaman zaman TÜSİAD çevresiyle yaşanan gerilimler olsa da ipleri koparacak dereceye gitmedi. Kısacası sermaye güçleri tarafında bir sorun yoktu.

Tüm bu süreçlerde DEVLET YAPISINA hakim olma mücadelesini sürdürdüler. Askeri bürokrasinin etkinliğini kırmak ve kendi kontrollerine almak için ERGENEKON operasyonları yaptılar. Böylece 2010 ANAYASA referandumuna gelindi. Demokrasi-AB-12 Eylül dönemi yöneticilerinin yargılanacağı vaadi birçok kesim için cazipti. Öyle ki YETMEZ AMA EVETÇİLER türedi. Böylece gelecek planlarının yolu açılmıştı. Şimdi YENİ OSMANLICILIK dedikleri politikayı daha rahat uygulamaya sokabilirlerdi. Cemaat yapısının hakim olduğu, çok uluslu oluşumu kapsayan ve dini öğretinin günümüz yorumuyla yollarına devam edebilirlerdi. Doğaldır ki böyle bir süreç EŞİT YURTTAŞLIK -HALK EGEMENLİĞİ- ULUS DEVLET yapısının ortadan kaldırılması demektir. Başka bir anlatımla ANAYASA' nın yok sayılmasıdır. Böyle bir işleyiş güçler ayrılığını yok ettiği gibi, hukuksal hakları da ortadan kaldırır.

                                                     HAZİRAN İSYANI 

2013 Mayıs ayına kadar engelsiz bir şekilde yollarına devam ettiler. Hak kayıpları ve beraberinde oluşan hoşnutsuzluk toplumu iyice gerdi. Gezi parkında çevre mücadelesi olayın ateşleyicisi oldu. Cumhuriyet tarihinin en barışçıl isyanı yaşandı. Böyle bir süreçten sonra DAVA diye tanımladıkları yolda daha fazla ısrarcı olunmaz gibi bir kanı oluşmuştu. Ne yazık ki bir müddet koşulların yatışmasını bekleyerek yollarına hiç bir şey olmamış gibi devam ettiler. Gezi isyanının etkilerinden korktukları için göze batmış bazı kişileri cezalandırıp topluma göz dağı verdiler. Kapitalizmin genel krizinin bir parçası olarak uluslar üstü sermayenin talepleri doğrultusunda daha baskıcı bir yönetime yöneldiler. Dini fraksiyonların devlet üzerinde etkin olma mücadelesi 15 TEMMUZU getirdi. Krizin avantaja dönüştürülmesi için gerekli koşullar oluşmuştu.  Olağan üstü hal ilanı ile elde edilen yetkiler yol almalarını kolaylaştırdı. Ayrıca diyanet işleri başkanlığının etkinliği arttırılarak saray yönetiminin en büyük destekçisi oluşturuldu.

Dünya ekonomik krizinin etkileri bir türlü aşılamıyor. Daha önce uyguladıkları "NAS" Politikası ile faizi baskı altında tutarak alt sınıflardan, üst sınıflara ciddi bir sermaye aktarımı yaptılar. Daha sonra "REALİST" ekonomik politika olarak isimlendirilen döneme geçildi. Faizler yükseldi ve beraberinde ENFLASYON yükselerek alt sınıfların alım gücü düşürüldü. Gelinen noktada emekçi ve yoksul kesimler daha fazla yoksullaştı. Tüm bunlar olurken bankaların ve tekellerin karlarının aşırı yükselişi dışında ekonomik işleyişte olumlu bir gelişme olmadı. Her iki dönemde de döviz girişi sağlanamadı. Arap ülkelerinden alınabilen sınırlı bir sermaye dışında giriş olmadı. Son dönem polis operasyonlarından anlaşıldığı kadarıyla daha çok yasa dışı yollardan sermaye girişine göz yumulmuş. Şimdi yılın ikinci yarısında "FED"in faiz kararı beklenir oldu. Başka bir anlatımla faiz oranlarının düşmesi ile sermaye akışının olabileceği beklentisi.

                                           YEREL SEÇİMLER 

Yerel seçimde özellikle yoksullaşan kesimlerin tepkisi ile yönetim bloku küçümsenmeyecek kayıplar yaşadı. Böyle olması genel tanım ile "BİR NEFES ALMAK" olarak algılandı. Doğrusu da bu olsa gerek. Daha fazla anlamlar yükleyip sürecin aşılacağını sanmak biraz fazla iyi niyetli bir yaklaşım olur. Toplumda oluşan kendiliğinden tepkilerin kalıcı olmadığı, çok kolay farklı alanlara yönlendirildiği bilinir. 1989' daki ÖZAL karşıtlığı temelinde SHP'nin yerel seçim başarısı, 2013 haziran isyanı yaşanılan yakın örneklerdir. Bazı kaynaklara göre on üç buçuk milyon insanın sokağa çıktığı bir eylem bile var olan iktidarın sonunu getirememiştir. 

İktidar bloku; devlet ve toplum içinde küçümsenmeyecek örgütlülüğe sahiptir. Yerel seçim kaybı ile eriyip gideceklerini beklemek gerçeklikten kopmaktır. Seçimlerin sağlıklı olup olmaması bir yana, seçim sonuçlarına ne değer verecekleri de ayrı bir tartışmadır. VAN seçim sonuçlarının kabul edilmesi güçlü bir toplum tepkisinin sonucudur. Seçim sonrası duyarlılığın sürekli olmayacağı da düşünülmelidir. Ayrıca iktidarın küçük ortağının "BU ÜLKE SEÇİM İLE KURULMADI" sözünün bir anlamı olsa gerek. Bu tür sözleri salt tehdit olarak algılamak işin kolayına kaçmak veya tehlikeyi görmemektir. Tüm bu tanımlamalar iktidar blokunun ve ilişkilerinin yaratacağı zorlukları gösterir

 Burada kaçırılmaması gereken nokta yerli ve yabancı sermaye güçlerinin yönelimidir. Makas değiştirme ve daha yumuşak bir süreç ile yola devam etmek kendileri için daha akılcı gözükmektedir. Daha fazla rızanın üretildiği bir sürece yönelinecek gibi gözüküyor. REALİST diye tanımlanan ekonomik sürecin belirli bir evresinde, faturayı da var olan iktidara kesip yeni bir iktidar değişimi büyük olasılıktır. Böyle bir süreç uygulamaya konulduğu andan itibaren eski iktidar güçlerinin çok fazla direnme şansı kalmaz. Ülke tarihi bu konuda yeterli deney birikimine sahiptir. Dokunulmaz gözüyle bakılan yapılara yapılanlar en yakın örneklerdir. Kısacası sınıfsal hakimiyet son sözü söyler.

  MAKAS DEĞİŞİMİ VE EKONOMİK-DEMOKRATİK- POLİTİK MÜCADELE

Dünya genelinde yaşanan ekonomik krizin aşılamaması, dayatılan çatışma ve savaş koşullarını artması genel anlamda ciddi riskler içermektedir. Ayrıca neo-liberalizmin yarattığı küreselleşme düşüncesi ciddi darbe yemekte, ulusal kapanmalara yönelik düşünceler giderek artmaktadır. Ülkemiz de coğrafi olarak sıcak çatışma bölgesinde bulunmaktadır. Çatışma koşulları olası ekonomik, toplumsal ve politik gelişmeleri etkiler.  Ayrıca BOP projesi ve ılımlı islam yönetimler teorisi büyük oranda geçerliliğini yitirmiştir. Böyle olması ABD ve diğer emperyalist merkezler açısından AKP yönetiminin devamlılığı diye bir sorun belirleyici değildir. Emperyalist merkezler açısından önemli olan ilişkilerin sürekliliği ve uyumudur. Gelecek dönem yönetim erkinde CHP ve EKREM İMAMOĞLU olması memnuniyetle karşılanır. Böyle olması yönetim biçimi, araç ve yöntemleri açısından çok fazla değişim getirmez. Sınıfsal konumlanış ve sömürü sistemi aynı şekilde işler. Değişim; din temelli kültürel hakimiyetin zayıflatılması, seküler yaşamın gelişimi şeklinde olabilir. 

Toplumsal yaşam ve sınıfsal konumlanış, hak mücadeleleri böyle zamanlarda daha fazla gündeme gelir. Yeni iktidara gelecek olan doğal olarak daha demokratik bir yaşam ve ezilenlerin ekonomik sorunlarının iyileştirileceği savlarını ileri sürer. İktidar değişiminin yaratacağı boşluklar, demokrasi ve haklar söylemi kitlelere ve kitle örgütlerine hareket olanakları sunar. Bu koşulları değerlendirebilen kitle örgütleri ve sendikalar toplumsal güç  olma ve hak alma olanaklarını genişletebilirler. Bilinen bir denklem üzerinden gidersek DEMOKRASİ ve EZİLEN SINIF hakları, sınıflar arası güç çatışmasının sonucunda oluşur. Böyle bir süreç iyi değerlendirilebilinir ise; Sınıfsal sömürünün iyice arttığı, yoksulluk ve açlığın dayanılmaz bir aşamaya geldiği bir evrede bazı iyileştirmeler sağlanabilir. 1989 madenci yürüyüşü ve diğer alanlardaki işçi hareketleri bazı DÜZELTME hareketini zorunlu kılmıştır. DÜZELTME hareketi olarak tanımladığım ezilenlerin ve yoksuların yaşamlarının sınırlı olarak iyileştirilmesini ifade eder. Demokratik gelişim ise daha güçlü sınıfsal ve toplumsal mücadeleleri gerekli kılar. Sermaye için belirleyici olan DEMOKRASİ değil, kendi haklarının korunması ve sistemin sorunsuz işleyişidir.

Gerek demokrasi gerekse de sınıfsal alanda güçlü ve kalıcı kazanımlar daha çok marksist anlayıştan hareketle mücadele yürüten örgütlenmeler tarafından gerçekleştirilmiştir. Sosyal devlet uygulamalarını zorlayan önemli etkenlerden birisi "sosyalist" diye tanımlanan ülkelerin varlığıdır. Günümüzde ise bölge ve ülkelere göre farklılık içerse de marksist sol büyük oranda toplumsal güç olmaktan çıkmıştır. Ülkemiz açısından bakıldığında toplumsal karşılığı olan marksist bir sol mevcut değildir. Yönetme işi de alternatifsiz bir şekilde sistem partilerinin yer kapma mücadelesine dönüşmüştür. Yakın geçmiş ve yakın gelecekte de bu durum sürecek gibi gözükmektedir. Günü kavrayan marksist yorum-örgütlenme ve mücadele oluşuncaya kadar bu süreç devam eder. Kendini bu konuda sorumlu hissedenler; "MEHTİ BEKLEMEDEN" basitten zora, tabandan yukarıya doğru, hayat içinde ve sınıf çıkarları temelinde bir mücadelenin parçası olmak zorundadır. Geçmiş mücadeleler yararlanmak için gerekli deney birikimine sahiptir.

                                  YAHYA TAŞDEMİR.  20- 02- 2024  



30 Ocak 2024 Salı

FAŞİZM- 1-

 

                            FAŞİZM -1-                 NOT;       

Faşizmin işleyişi ve yorumlanması kaçınılmaz olarak yaşanan sürecin belirli bir olgunlaşma döneminden sonra yapılmıştı. Özellikle sürecin yaşandığı dönemde yapılan yorumlar eksiklik içerir. Georgi Dimtrov komünist enternasyonal yedinci kongresine sunduğu "Faşizm finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist ögelerinin açık terörist diktatörlüğüdür" tanımı 1935 yılına aittir. Yaşanan sürecin koşulları içinde sorunun bütününü değil, parçalarını gören bir çok yorum yapılmıştı. Doğaldır ki günümüze yönelik faşizm yorumları da eksiklikler içerecektir. Tartışarak ve karşılıklı biriktirerek daha kapsamlı ve doğru tanımlarda ve faşizme karşı mücadelede buluşmak dileğiyle.

                                             FAŞİZMİN KISA GEÇMİŞİ

Tarihsel süreç içinde yönetim biçimlerini belirleyen ekonomik arka plandır. Emperyalizme geçiş salt bir ekonomik sıçrama değil, aynı zamanda düşünsel, siyasi ve askeri  bir değişimdir. Günümüzün liberallerinin ve post akımlarının anlatısı tümüyle ekonomi-yönetim ilişkisini yok saymak üzerinedir. Faşizm de kapitalizmin tekelci-emperyalist aşamasının kriz koşullarının yarattığı bir sonuçtur. Ayrıca finans sermayenin ve verili devlet mekanizmasının yolu açması ile faşist yönetimler kurulmuş. Birinci-ikinci dünya savaşı arası (1923-1945)  Avrupa'da yaşananlar bunun örnekleridir.

Faşizmin düşünsel kökenleri ve hareketsel oluşumu, ülkelerin tarihsel ve toplumsal koşullarına göre değişir. Almanya-İtalya-ispanya-vs. gibi ülkelerde oluşum süreçlerinde tarihsel kayıplara veya yeni şahlanışlara yanıt isteği önemlidir. Daha sonraki süreçte bu istemlerin bir ideoloji ile yoğurulup, kitlesel harekete dönüşmesi süreci yaşanmış. Finans sermayenin krizi aşamaması durumunda, faşizmin yönetime gelme koşulları hazırlanmış. İkinci dünya savaşı sonrası ise; yenilgi; faşist terör-baskı ve insanlık dışı uygulamalarının ortaya çıkması ile büyük oranda itibar kaybına uğramışlardır. Böyle bir sonuç faşist örgütlenmeleri daha çok sağ ve tutucu partilerin içinde veya aynı isimlerle oluşturdukları örgütsel yapılarda kendilerini ifade etmeye yöneltmiştir. Yeni koşullara göre değişken tutumlar sergilemişlerdir. İktidara geliş tarzları ve terör yöntemleri, ülkelere göre farklılıklar içerse de hizmet ettikleri kesim aynıdır. Finans sermayenin taleplerini karşılamak, baskı-terör ve savaş yöntemleri ile kitleleri kontrol etmek. Ayrıca bazı ülkelerde (Şili - Türkiye) darbe ile iktidara gelmeleri sonucu değiştirmez. Değişen ülkelerin tarihsel-toplumsal ve ekonomik durumuna göre faşist terörün uygulanış biçimidir. 

Faşist hareketlerin temel belirleyeni devletin ve liderin yüceltilmesi. İdeolojik malzemeleri; Milliyetçilik-ırkçılık, cinsiyetçilik, şovenizm, antikomünizm, demokrasi karşıtlığı...., yöntemi ise şiddet-terör-militarizm-otoriteryanizm ve savaş. Faşist hareketler ulusal birliği, toplumsal disiplini ve milli çıkarları propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Örgütsel ilişkileri sert bir hiyeyarşi ile yürütülür. Faşizm salt ekonomik kriz ve devrim tehdidine göre yorumlanamaz. Beraberinde kültürel, politik, sosyo-psikolojik, ideolojik etkenlerin de iç içe geçtiği bir süreç yaşanmaktadır. İki dünya savaşı döneminde yaşanan faşist yönetimlerde tüm bunların bileşkesini görebiliriz.Çoğu zaman faşizmin ortaya çıkışının ekonomik, toplumsal, psikolojik ve ideolojik uğraklarını birbirlerinden ayrıştırılarak izole bir şekilde analiz edilmektedir. Böyle bir tanım kaçınılmaz olarak bütünün yorumlanışını zora sokar. Dimitrov' un tanımı ile "Faşizm, ne sınıflar üstünde var olan bir güç, ne de lümpen proletaryanın ya da burjuvazinin finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm finans kapital iktidarıdır. Faşizm, işçi, köylü ve aydın kesimlerin yükselen devrimci taleplerine karşı örgütlenmiş bağnaz milliyetçi bir iktidardır." Kısaca; faşizm: Liberal demokrasinin olağan koşullar içinde çalışmadığı dönemlerde gündeme gelen bir yönetim şeklidir. 

                        GÜNÜMÜZDEKİ FAŞİZM YORUMLAMALARI

 Günümüzde faşizm tanımları neo-faşizm veya post-faşizm olarak yapılmakta. Bir yandan 1968 devrimci yükselişe tepki olarak, diğer yandan NEO-LİBERAL politikaların yarattığı yıkımı gizlemeye yönelik görev üstlenmişlerdir. Kendilerini verili düzene karşı, sistemin uygulamalarının dışındaymış gibi konumlandırmışlardır. Kapitalist sistemin yarattığı eşitsiz gelişme sonucu oluşan göç-göçmen sorununu sürekli olarak güncel yaşananların sorumlusu ilan ederler. Irk, inanç ayrımlarının yanına yabancı düşmanlığını eklediler. "Neo-faşizm" ve "post-faşizm günün koşullarına uyum sağlamış, esnek ve kendini gizleyen tutum sayesinde tanımlanmaları zorlaşmıştır. Güçlü bir sol muhalefetin ve işçi hareketinin olmayışı kendilerine düzen koruyuculuğu konusunda kolaylık getirdi. Tarihsel süreç içinde sınıf çatışmalarının keskinleştiği ve devrim olasılığının yükseldiği evrede faşist yapılar kendilerini gizlemek gereği duymayacağı gibi, takipçisi oldukları faşist ideolojinin gereğini yapacakları konusunda kuşku duymamak gerekiyor. 

Emperyalist sistemin 2008-2009 krizinden çıkamayışı, ırkçı, otoriter ve faşist rejim arayışları eğilimini güçlendirdi. Birçok ülkede aşırı sağ diye tanımlanan partiler iktidara geldi. Yönetime gelenler "neoliberal otoriterlik, sağ popülizm, rekabetçi otoriterlik vb isimler ile ifade edildiler. Kısacası faşist yöntemlerin kibarlaştırılmış tanımını yaptılar. Sermayenin uluslararasılaşması küreselleşme adına desteklendi. Dini ideolojiler güçlendirildi. Neo-faşizm demokrasi içinde değerlendirilmeye başlandı. Kapitalizmin krizinin faşizm ile sonuçlanıp, sonuçlanmayacağı sınıfsal ve toplumsal güç mücadelesine bağlıdır. Farklı bir anlatımla güç, başka bir güç tarafından engellenmedikçe yoluna devam eder. ülkelerin ekonomik koşullarına göre farklı süreçler yaşanır. Halk yığınlarının ekonomik istemlerini karşılayacak ekonomik güçte olan ülkeler tavizler ile durumu sürdürebilir. Taviz veremeyecekler ise faşist yöntem ve uygulamalara yönelecektir. 

Sermayenin uluslararası olduğu günümüzde sermaye içi çelişkiler daha fazla artmıştır. Sermaye uluslararası, devlet ise ulusaldır. Doğaldır ki uluslararası sermaye ile onun dışında kalan sermaye grupları arasındaki çelişkilerin yansıması ulusal devletten daha fazla istemde bulunmayı yarattı. Devlet için en kolay yol, emek haklarına saldırmak. Oluşan tepkiler zor araçları ile bastırılmaya çalışır. Yetmediği yerde resmi veya gayri resmi faşist örgütlenmeler ve yöntemler devreye sokulur. Tüm bunlar ile birlikte ideolojik kampanyalar ile örgütsüzlük ve bireyselliği yüceltme çalışmaları yürütülür. Tüketimi özendirmek için her türlü reklam araçları çalışır.

Sonuç olarak günümüz faşizmi gamalı haç- Hitler selamı ile kendini göstermeyeceğine göre, Devlet yönetim biçimlerine bakılmak zorunda. Her otoriter-totoliter yönetimi faşizm olarak tanımlamak doğru olmadığı gibi, faşist yönetimlerde bazı demokratik hakların olması onları temize çıkarmaz. Günümüz tanımlamaları farklılıklar içerse de faşizmin burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olduğu gerçeğini örtemez. Faşizme karşı mücadele de belirleyici eksen emek-sermaye çelişkisi, fakat anti-faşist mücadele sınıfsal olduğu kadar, faşizme karşı olan tüm kesimleri kapsar. Böyle bir mücadele ise birleşik örgütlenmeyi zorunlu kılar. Günümüzde bu konuda özellikle liberal ve reformist  kesimlerin faşizme karşı mücadelede isteksiz olmaları süreci etkilemektedir. Kapitalizmin krizine ve güçlendirdiği faşizm gelişmelerine karşı işçi sınıfı ve halk güçleri ile BİRLEŞİK CEPHE oluşturmak zorunludur. Birleşik cephe savunma ve saldırıyı da içeren politik bir strateji ile karşı karşıyadır.

                                   ÜLKEDEKİ FAŞİST OLUŞUMUN GEÇMİŞİ

Ülkemizdeki faşist düşüncenin oluşması ikili bir süreç izlemiştir. Birincisi Türk milliyetçiliğinin  ırkçı yorumu, diğeri ise dini öğretinin bakış açısıyla günümüz yönetimini oluşturma düşüncesi. İki sürece de tarihsel kökleri ile kısaca bakmak gerekiyor.

Türkçülük ve Türk milliyetçiliği düşüncesi ve hayatta karşılığını bulması ikinci meşrutiyet ve İttihat ve Terakki yönetimleri dönemine dayanır. Kırım savaşı, Ayastefanos antlaşması ve Berlin Konferansı, Balkan savaşları ve sonuçları, Osmanlı bünyesindeki milliyetçi hareketlerin oluşumu, ermeni milliyetçi hareketi, Türkçülük akımını güçlendiren tarihsel etkenler olmuştur. İttihat ve Terakki önceleri genel Osmanlıcılık düşüncesi ile hareket etseler de süreç içinde Türkçülüğe yönelmişlerdir. Özellikle Enver Paşa'nın Sarıkamış harekatı ve orta Asya seferi tümüyle TURANCI amaçları hedeflemiştir. Bu süreçlerde Türkçülük akımının öncülerinden Yusuf Akçura' nın 1904' te Kahire' de çıkardığı Türk dergisinde yayınladığı "üç tarz-ı siyaset" makalesi ile ırka dayanan bir ülke yaratmanın çözüm olabileceğini savunmuştur. Siyasi alandaki gelişmeler ile birlikte Türk burjuvazisi yaratma çalışmaları sürmüştür. Özellikle Yahudi-Ermeni ve Rumlara ait sermayenin çeşitli yöntemler (zor kullanmayı da içeren) ile el değiştirmesi yoluna gidilmiştir.

Ziya Gökalp'ın Türk Milleti "Türk soyundan gelenlerle birlikte bu soyun yoğurduğu kültürü benimsemiş olanların heyeti umumiyesi" daha kapsayıcı bir noktayı ifade ediyor. Soyun yanına kültür de eklenmiş. Güneş dil teorisi, Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan' ın geliştirdiği ırk temelli düşünceler Türkçü faşist akımın gelişmesinde etkili olmuşlardır. İki dünya savaşı arasında Avrupa'da yükselen faşist ideoloji ve yönetimler, ülkedeki faşist gelişmeleri ve beraberinde  mevcut devlet yönetimlerini de etkilemiştir. Sovyet düşmanlığı orta Asya Türklerini kurtarmaya yönelik TURANCI amaçlar güç kazanmıştır. 1950-1960 arası emperyalist ülkeler ile girilen ekonomik ve devletler ilişkisi yeni süreçteki faşist örgütlenmelerin belirleyeni olmuştur. 1952 Yılında NATO'ya girilmiş ve beraberine bir iç savaş yapılanması olan Kontrgerilla kurulmuş. Önceleri seferberlik tetkik kurulu, daha sonra özel harp dairesi adını almış. Anti-komünist ve anti- Sovyetler hedefler için kurulan bu oluşumun eğitimleri ABD tarafından yapılmıştır. 

Bu gün TÜRK- İSLAM diye isimlendirilen, 1970' ten sonra devletin resmi ideolojisi olan görüşün bir de islami gelişme yanına bakmak gerekiyor. Saray yönetiminin sürekli peşinden gittiklerini belirttiği Necip Fazıl Kısakürek' in Büyük Doğu yayınlarındaki devlet yönetimi konusundaki yazdıkları. " Milletin bütün irade ve karar organı YÜCELER kurultayıdır. Yüceler DOKUZ UMDE ışığında İslam davasının hükümlerine bağlıdır. Yüceler kurultayı kendi içinden birinin BAŞYÜCE seçilmesi için tek dereceli vasıtasıyla seçilmek üzere adayını milletin kararına sunar. Devletin adı da Başyücelik devletidir. Ayrıca yüceler kurulu ve istişare heyeti kurulur." Tanımlanan devlet yönetim projesi dönemin cumhuriyet yönetim karşıtlığına, toplusal, siyasal ve hukuki yapısı ile dini kurallar çerçevesinde bir yönetim modelidir. Böyle bir model kaçınılmaz olarak yüceltilmiş tek adam, dini yorumlar çerçevesinde faşist rejim modeline gider.

                               EKONOMİ -YÖNETİM İLİŞKİSİ

Kapitalist ekonomik süreç ile yönetim ilişkisini kurmayan tüm yorumlar eksiklik içerir. Yönetim aracını belirleyen sınıfsal gelişmeler ve sınıfsal güç ilişkileri olduğu için, bağlamından koparılan yorumların bilimsel bir karşılığı olmaz. Ülkemizdeki ekonomistlerin genel olarak savundukları ekonomik evreler: 

1=1923-1929 çaresiz liberalizm dönemi. 

2=1932-1949 kesintili devletçilik dönemi. 

3=1950-1961 ikircikli devletçilik dönemi. 

4=1961-1979 ithal ikamecilik dönemi. 

5=1980-1989 ön neo-liberal dönem. 

6=1990-2001 bunalımlı neo-liberal dönem. 

7=2002 den günümüze olgun neo-liberal dönem.

Osmanlı imparatorluğunun dağılması; Anadolu dahil bir çok toprak parçasının işgali ile sonuçlanmıştır. Ana gövdesini İttihat ve Terakki kadrolarının oluşturduğu Asker-sivil bürokrasi ve Anadolu eşrafından oluşan "kuvayi milliye" kurtuluş savaşını başlatmış. Kurtuluş savaşının sonucunda TÜRKİYE CUMHURİYETİ kurulmuş. Kurucu kadrolar ağırlıklı olarak Fransız devriminden etkilenen MODERNİZM ve AYDINLANMA düşüncesini benimsemişlerdi. Doğal olarak ülkedeki sınıfsal değişimlerin seyrine göre bu düşünceyi hakim kılmaya çalıştılar. Ülke rejimi Feodalizmi yıkarak bir cumhuriyet oluşturma şeklinde gelişmedi. Doğal olarak burjuva demokratik devrimi ve farklı sınıflar arası güç ilişkisinin oluşturduğu DEMOKRASİ işleyişi ve kültürü oluşmadı. Farklı isimlendirmeler olsa da özellikle askeri bürokrasinin etkili olduğu baskıcı bir yönetim şekli kuruldu. Bu süreç emperyalist dünya ile ekonomik- politik ve askeri ilişkilere girinceye kadar sürdü.

İthal ikameci ekonomik işleyiş döneminde yönetim tarzı da değişimler geçirdi. Mahir Çayan'ın tanımı ile sömürge tipi faşizme geçildi. Burada yönetim tarzını belirleyen yerli sınıf ilişkilerinden çok emperyalist dünya ve onların güvenlik örgütleri oldu. Özellikle komünizm ve Sovyet düşmanlığı en belirleyici etkendi. Süreç içinde 12 mart muhtırası ve 12 eylül yaşandı. Ayrıca 24 ocak ekonomik programı ve onu tamamlayan 12 eylül anayasası, günümüze kadar gelen  ekonomik ve yönetim tarzını belirleyen kalkış noktası oldu. Ekonomik gelişmeler ve beraberinde emperyalist dünya ile kurulan ilişkiler günümüz yönetim tarzını oluşturdu. Burada partilerden ve kişilerden bağımsız, uluslar arası sermayenin istemlerine yanıt üretmek önemlidir. 24 ocak 1980 kararları ile başlayan, DERVİŞ düzeltmesi ile devam eden ERDOĞAN ile olgunluk seviyesine erişen neo-liberal işleyiş daha baskıcı bir dönemin taşlarını döşedi. Yeni sürecin gereksinmelerine yanıt üretecek, hızlı tepki verecek ve toplumsal tepkileri kontrol edecek bir yönetim biçimini oluşturuldu. Bunun yolu da dini telkin ile insanları tepkisiz hale getirmek, Doğacak tepkileri de milliyetçi ve ırkçı duyguları körükleyerek yanlış hedeflere yöneltmek. Bu görevleri yerine getirecek tarikat-cemaat, resmi veya gayri resmi faşist örgütlenmelere yol vermek. Kısacası 1980'den günümüze süren uluslar arası finans kapitalizmin istemleri çerçevesinde merkezileşmiş ve baskı araçları ön plana geçmiş bir devlet dönüşümü sağlanmıştır. Bir çok kesimin yeni faşizm olarak adlandırdığı bir devlet yapısı. Liberaller ve bazı reformistler daha zararsız tanımlar üretseler de, bu gerçeği değiştirmez. Merkezileşen ve giderek tek adam yönetimine dönüşen işleyiş, YARGI-YASAMA-YÜRÜTME şeklindeki güçler ayrılığını büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Bilinen genel bir tanım vardır, "finans kapital sorunları normal koşullarda çözemeyince, baskıcı yöntemlere" başvurur. Günümüzde de dünyada yaşanan ekonomik kriz ve bu krizin ülkemizde çok ağır yaşanması, krizin ve siyasi çözümsüzlüğün dayattığı hegemonya krizi daha baskıcı bir yönetme tarzını dayatmaktadır. Güncel olarak yaşadığımız ve giderek daha ağır yaşanacak böyle bir süreçtir.

                                  FAŞİZM VE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE

Günümüzde yaşanan rejimin çözümlemesini doğru yapıp, temel belirleyici ekonomik ilişkileri ve beraberinde bu ilişkilerin belirlediği yönetim ve toplum ilişkilerini değerlendirmeden, doğru bir karşı mücadele verilemeyeceği gerçeğini öncelikle kabul etmek gerekir. Ne yazık ki günümüzde uluslar arası finans sermaye salt yönetim biçimini ve toplumsal ilişkileri değil, siyasal ve demokratik tüm oluşumları etkilemiştir. Yönetim biçiminin bütününü tanımlamayan, parti isimleri ile süreci değerlendiren, seçim yenilgisini muhalefet partilerinin hatalarına bağlayan anlayış  aynı yere çıkar. Demokratik bir ülkede yaşıyormuş gibi çözümler yapan, finans sermayenin yönetimi belirlediği gibi, muhalefet partilerini de belirleyeceği gerçeğini görmemezlikten gelen anlayış, üzerine düşecek görevlerden kaçmanın teorisini yapıyordur. (Eskiden çok sık kullandığımız revizyonizm ve oportünizm). Kısacası sistemin sınırları içinde oynamayı baştan kabul ediyor demektir. 1975 yılından bir anımsatma : (Ülkemizdeki demokrasi mücadelesi ve anti faşist mücadele birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ve esas olarak bir devrim meselesidir. Mevcut devlet yapısı içindeki faşist yapılar sökülüp atılmadan, göğüsleye göğüsleye demokrasi gerçekleştirilemez. Bazı "demokrasi" yanlısı partilerin iktidara gelmesi de durumu esas olarak değiştirmez.) "Devrimci gençlik, Sayı.2."

Yönetim tarzının "İslamcı faşizm" olarak tanımlanması kaçınılmaz olarak AKP öncesi dönemi ön plana çıkarır. Seçim döneminde olduğu gibi parlamenter sistem tartışmaları işin odak noktası olur. Kendini daha solda ifade edenlerin tanımladığı gibi "CUMHURİYETİN KAZANIMLARI" mücadelesini işin merkezine almasını getirir. Seçimlerin ve parlamentonun olması, cumhuriyetin kazanımlarının geri alınması, bunlara bir de kamuculuk eklenince yönetim tarzı değişmiş mi olacak? Cumhuriyet tarihi boyunca yönetme biçimlerine baktığımızda, hiç bir zaman dilimine demokratik denilemiyor. Ülkedeki kapitalizmin dönüşüm ve değişim seyri, dünya kapitalizmi ile bütünleşmesi, üretim ve sınıfsal ilişkilerdeki değişim kavranmadan yapılan tanımlar eksiktir. Böyle olması sistemi hedefleyen bir mücadele tarzını gereksiz kılar. Nesnel gerçek bizim değerlendirmelerimiz dışında varlığını sürdürür. Bu günkü gerçeğimiz ise kurumsallaşmış bir faşist yönetim ile karşı karşıyayız. Görüntüsel bile hiç bir demokratik kurumun işletilmemesi başka türlü nasıl tanımlanır? 1975 Yılında çok kolay faşizm tanımı yapanları bu gün engelleyen nedir? Sıradan insanların bu süreci tanımlamaları zordur. Fakat devrimcilik sosyalist iddiası olanlara ne demeli? Sorun LEGALİZM-PARLAMENTARİZM -KONFORMİZM ve geçmiş yaşanmışların korkusu ise bunun yolu savların terkidir. 

Faşizm tespiti kaçınılmaz olarak devrimcilerin önüne farklı görevler koyar. Güncel görevlerin ötesinde uzun dönemli zorlu bir mücadeleyi göze almayı gerektirir. Merkezine devrimi koyan, diğer mücadele biçimlerini ona tabi kılan bir çizgi ile faşizmle mücadele etmek mümkündür. Devrim mücadelesi diğer tüm mücadele biçimleri için kaldıraç görevi görür. Sonuç olarak Alman papazın öyküsüne gelinir. Dokunulmayacak kimsenin olmadığı bilinciyle bir an önce FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK mücadelenin taşlarını döşemek zorunludur.

                          YAHYA TAŞDEMİR 30-01-2024