14 Haziran 2023 Çarşamba

BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ

 

                                         BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ


                                               NEDEN ZORUNLU?

Bu günlerde sıkça kullanılan "EĞER ASLAN-KAPLAN-CEYLAN-SIRTLAN-ZEBRA yan yana kaçıyorsa, orman yanıyor demektir" sözünün bir anlamı olsa gerek. 12 Eylül askeri darbe anayasası ciddi bir düzeltmeye uğramadan, ileri-geri hamleler ile 2002'ye gelindi. Kısacası burjuva demokrasisi anlamında dikkate alınacak bir mesafe olmadı. 2002' den sonra 24 ocak kararları ile başlayan neo-liberal politikalarının gönülden savunucusu AKP dönemi başladı. AKP bir taraftan emperyalizm ve sermayenin istemlerini gerçekleştirirken, diğer yandan dinci ve ırkçı yönelimi arttırdı. Başka bir yandan da yerli ve milli rolü oynadı. Daha sonra MHP ile girilen ortaklık ile klasik "Türk islam" politikası iki yönlü artarak devam etti. Devlet bünyesinde de kadrolaşma çalışmalarına hız verildi. Seçimler ve 15 temmuz darbe girişimi fırsat olarak değerlendirildi ve kendilerinin DAVA diye tanımladıkları amaçları doğrultusunda yol almaya devam ettiler. Diğer yandan devlet kurumları dahil, dinci ve ırkçı oluşumlar ile toplum üzerinde ciddi bir fiziki örgütlenme oluşturdular. Tarikat örgütlenmeleri ise ağ gibi bütün ülkeyi sardı. Kendilerinden olmayanları düşmanlaştıran bir kamplaşma yarattılar. Görünen o ki karşımızda olağan bir parti iktidarı olmanın ötesinde ilişkilere sahip bir iktidar bulunuyor. Tüm bunlara devletin klasik baskı araçları ve sivil olarak oluşturulan özel örgütlenmeleri de eklersek resmin bütünü karşımıza çıkar.                                                      

Gelinen aşamada yanan ormanının içinde bulunanlar işçiler-işsizler-parça başı ve güvencesiz çalışanlar-emekçiler ve diğer tüm emeği ile geçinenler bulunmaktadır. Pastadan pay kavgası yapan sermaye kurumlarının çatışmalarından medet ummak olsa olsa çaresizliğin ifadesidir. Çıkarda uzlaştıkları zaman çok kolay aynı hedefler etrafında toplanmaktadırlar. Son seçimlerin gösterdiği gibi TÜSİAD-MÜSİAD vs gibi kutuplaşmaların çok fazla karşılığı yokmuş. Başka bir anlatımla, sermaye kutuplaşmaları ve sermaye partilerinden çözüm beklemek yerine tüm emekçiler ve ezilenler kendi çözümlerini yaratmak zorunda. Ayrıca laiklik ve yaşam tarzına müdahalenin gittikçe artacağı öngörülmeli. Modernizm ve aydınlanmada alınan yolun bunu engelleyeceğini düşünmek biraz fazla iyimserlik olur. Yakın komşumuz İran'daki yaşananlardan ders çıkarılması gerekiyor. Kısacası süreçten zarar gören ve görecek olanların kendi sorunlarını kendilerinin çözme yöntem ve araçlarını yaratma zorunluluğu vardır. İşçi sınıfı ve emek hakları-kadın-çevre-yaşam tarzı- sosyal haklar-kimlik ve özgürlük, demokratik haklar geçmişten daha fazla saldırı altında olacaklardır. Bütünlüklü bir saldırı karşısında, bütünlüklü bir savunma kaçınılmazdır. Lokal karşı direnişlerin başarılı olma şansı yoktur. Gelinen noktada sorumluluk taşıyan tüm birey ve kuruluşların böyle bir mücadelenin parçası olma gerekliliği vardır. Kısaca küçük dünyamızdan çıkmanın zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Demokrasi mücadelesinin sosyalistlerin işi olmadığı tanımı kabul edilemez. Burada tanımlanan tüm saldırı altında olanların birlikte direnme eğilimlerini güçlendirmek ve direnme araçlarını yaratmaktır. Bu konuda sözü Lenin'e bırakalım. "Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini başka yöne çekeceğini, ya da devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb, sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki, tam demokrasiyi gerçekleştirmeyen sosyalizmin başarılı olması olanaksızsa, aynı şekilde, proletarya demokrasi uğruna, her açıdan tutarlı bir devrimci mücadele yürütmeden, burjuvaziyi yenmeye hazır bir duruma gelemez". Günümüzün kaçınılmaz görevi başta işçi sınıfı ve diğer emekçiler olmak üzere, sistemin saldırısına uğrayan tüm kesimler ile taban örgütlenmesi temel alınarak, aktif savunma temelinde direniş mücadelesi ve direniş örgütlenmesi yaratmak. 

                                       NASIL OLABİLİR?

Kimsenin elinde hazır bir reçete, belirlenmiş bir program olmadığına göre, bir taraftan dostça tartışmalar yürütürken, diğer taraftan pratik deneylerden çıkarılan dersler ile yeni sürecin yolları döşenir. Bunu yaparken geçmişin kalıplarına takılıp kalmamak. Fransa-İtalya-İspanya-Bulgaristan deneyleri kendi tarihsel sürecinin ürettiği çözümlerdir. Bu gün sınıf karşılığı olan partiler olmadığı gibi, güçlü ve böyle bir süreci kotarabilecek komünist ve işçi partileri bulunmamaktadır. Verili gerçek, günümüz sorunlarını görmezlikten gelmeye gerekçe oluşturamaz. Gezi isyanı öğretici bir deneydir. İletişim üzerinden kurulan ilişki, sosyal patlamanın motoru olmuştur. Teknolojinin geldiği aşama, tüm kesimler için olanaklar sunar.

Ülkemiz tarihi de sınıf ve demokrasi mücadelesi konusunda küçümsenemeyecek bir deney birikimine sahiptir. 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele ve örgüt yapılarının ileri olmasına karşın, 12 eylülün gelişini engellemek ve sonrasında direnişi sürdürebilmek için cephesel bir direniş örgütlenmesine gidemedik. Nedeni konusunda her yapı kendine göre gerekçeler üretir. Burada önemli olan konunun önemini kavramak, sürecin dayattığı görevlerden kaçmamak. Bu gün de birçok politik yapı ve kümelenme mevcuttur. Günümüz koşullarının dayattığı birleşik bir mücadelenin önemini kavrayıp, yol almak konusunda hiç bir engelleri yoktur. Burada yapılması gereken tabandan doğru bir örgütlenme ve mücadele çizgisi izlemektir. Bunun en bilinen olanı KOMİTE-KONSEY- MECLİS-PLATFORM türü yapılardır. Siyasi oluşumların içe kapalı, kast örgütlenmeleri bu günün gereksinmelerine yanıt üretmesi konusunda umut vermiyor. Sendikal bürokrasinin güçlü olduğu gerçeğini görmemezlikten gelemeyiz. Bazı yapılar ve sendikalar daha olumlu bir tarza sahip olsalar da günün gereksinmelerine yanıt üretecek seviyede değillerdir. Geriye siyasal iktidarını ve konumunu güçlendirmek için, devlet organları da dahil tüm olanaklar ile yürütülen toplum üzerinde  hakimiyet kurma sürecine karşı, tek tek bireylerin ve toplulukların direniş mevzisini oluşturma görevi kalıyor. Günün dayattığı koşullar içinde baştan dağınık ta olsa, zamanla merkezileşen ve nitelik kazanan örgütsel ilişkilere dönüşür. Geçmişin en önemli deneyi ise can güvenliği nedeniyle, toplumun kendini savunmak zorunluluğunun belirlediği DİRENİŞ KOMİTESİ örneğidir. Günümüzde ise eksiksiz tüm alanlarda ( EKONOMİK-KÜLTÜREL- YAŞAM TARZI-ÖZGÜRLÜKLER-DOĞA TALANI vs) süren saldırı karşısında iş yerlerinde, okullarda, yaşam alanlarında bir direnme örgütlülüğünün kaçınılmazlığı görevi ile karşı karşıyayız. Koşulların ağırlığı ve baskı araçlarının devrede olması gerekçe olamaz. Tam aksine tehlikenin boyutlarını gösterir.

                          KENDİ GÖBEĞİNİ KESMEK  

Bu gün ülkemiz gerçeği bu tanımla anlatılabilir. Bir zamanlar bazı kesimler tarafından sıkça dile getirilen "KURTARICILARDAN KURTULMAK" söylemenin gerçekleştiği zamandayız. Tarihin ironisi de böyle olsa gerek. Gelinen süreçte tüm mağdurların kendi sorunları ile kendilerinin uğraşması zorunlu oluyor. Yapılanı ve süreç içinde yapılacaklar kabul edilmeyecek ise kendi karşı duruşlarını, araçlarını ve yöntemlerini geliştirmek zorunda. Aksi takdirde hak kayıplarına, tarihin geri götürülme çabalarını kabullenmekten başka yolları kalmayacak. Bu günlerde yaşanan okulların laik eğitimden uzaklaştırılmasına karşı gelişen eylemler, kadın hakları, kiracı dayanışmaları vs bunun canlı örnekleri. Böyle olmasının iyi yanı da kavga ile elde edilen hakların kolay kolay terk edilmeyeceği gerçeğidir.

Sonuç olarak tarihin önümüze koyduğu en gerici ve ırkçı yönetimin, tüm saldırılarına karşı bir savunma hattının kurulması kaçınılmazdır. Hazırlıksız yakalandık mazeretlerini geride bıraktık diyebilmek için bu günden yarına ciddi bir direniş çizgisi izlenmek zorunda. Geleceğin belirlenmesinde önümüzde tekrar bir sınav var. Tarihin karanlığına mı gömüleceğiz, aydınlık bir gelecek mi kuracağız. Kısacası gelinen kavşak iyi kavranmalı ve ona göre tavır alınmalıdır. Bu aynı zamanda gelecek kuşaklara bırakacağımız mirası  belirleyecektir.

                                               14-06-2024

                                      YAHYA  TAŞDEMİR