14 Aralık 2018 Cuma

DİRENİŞ VE DEMOKRASİ

                                            DİRENİŞ ve DEMOKRASİ


                                                  DİRENME HAKKI

Direnme hakkı insanın doğuştan sahip olduğu bir haktır. Kişilerin ve toplumların kendilerini koruma yöntemlerinden biridir. Hukuk gibi direnme hakkı da insanlık tarihi ile yaşıttır. Spartaküs'ten Gandi'ye kadar tarihte bir çok örneği vardır. Genel olarak pasif ve aktif direnme olarak isimlendirilir. JOHN LOCKE 1600'lü yıllarda direnme ve devrim hakkının insanlığın doğuştan kazandığı bir hak  olduğunu savunur. LOCKE'nin tanımı ile”kaçacak yöntemleri yoksa, insanlar hiçbir zaman TİRANDAN kendilerini tam olarak koruyamazlar, ta ki etkisizce egemenliği altına girene kadar”. Direnme hakkı “Amerikan bağımsızlık bildirgesine, Virginia anayasasına ve 1789 Fransız insan ve yurttaş hakları beyannamesine” girmiştir. Daha sonraki toplumsal sözleşmeyi ifade eden anayasalarda yer almıştır. Ülkemiz açısından ise 29 eylül 1808 de yayınlanan SENED-İ İTTİFAK ve 1961 Anayasasının başlangıç kısmında yer almaktadır.

Direnme hakkının nereden geldiği tanımı, tanımlayanların sınıfsal ve politik bakışları ile sınırlı olsa da genel kabul gören yanı baskıcı yönetimlere karşı kullanılmasının meşruluk nedeni sayılmasıdır. Temel belirleyici yönelim burjuvazinin feodal geri dönüşlere karşı başta mülkiyet hakkı olmak üzere kazandığı hakları korumak. Başka bir anlatım ile günün genel bakış açısı ve hukuk tanımlaması. Direnme hakkı tarihi metinlerde ve anayasalarda yer alsa da, ceza yasalarında suç maddeleri arasına girmektedir. Böyle bir sonuç doğaldır ki bu hakkın kullanımını fiili durum olarak belirlemektedir. Kısacası kişiler veya örgütlü yapılar direnme eylemlerinde hukuki bir yan aramaz, hukuki bir durum yaratmaya çalışır. Zor ve baskı araçlarının devlette toplandığı günümüz gerçeği direniş mücadelelerinin de hiç kolay olmayacağı ön kabulünden geçer. Marksizm ise zor ve şiddetin kaynakları ile birlikte toplumsal ilişkilerin yapısından çıkarılmasının MADDİ-TARİHİ koşulları ile ilgilenmektedir.

                                                ZOR VE ŞİDDET

Marksist tanımlamaya göre devletin ortaya çıkışı sınıfların oluşmasıyla birlikte olmuştur. Devlet sınıfsal farklılaşmanın oluşturduğu ayrıcalıkları koruma aracıdır. Doğaldır ki hakim sınıfın diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olma özelliğini sürdürür. Kaba bir mantıkla devleti sınıfın iz düşümü olarak tanımlamak yanlıştır. Devletin oluşumu ve işleyişi bütün sınıfların üstünde ÖZERK bir yapı ve toplumun tümünü kapsıyor görüntüsü aldatıcıdır. Hakim (ekonomik olarak güçlü) sınıf çeşitli araçlarla egemenliğini sürdürür. Ayrıca devleti tek başına baskıcı yanı ile tanımlayamayız, aynı zamanda rıza üretme araçlarını da beraberinde barındırır. Demokratik devrimini yapıp, demokratik işleyiş ve kültürünü oluşturmuş ülkelerde rıza daha önemli bir yer tutar. Bizim gibi ülkelerde kapitalizmin gelişimi emperyalist güçler tarafından yukarıdan aşağı yapıldığı için zor araçları ve uygulamaları daha ön plandadır.

Meşru şiddetin devlet örgütlenmesi tarafından uygulandığından hareket edersek; devlet ve sınıf ilişkisini daha iyi yorumlarız. Karl Marx'ın tanımı ile “Açıklanması gerekli karmaşık nokta, nasıl olup ta üretim ilişkilerinin hukuki ilişkiler kılığında, düz olmayan bir çizgide eşit olmayan bir gelişim sürecine girebilmiş olduklarıdır”. Hakim sınıfın istemleri belirleyici olacağına göre baskının ve şiddetin ezilen sınıfların itirazlarına olacağı açıktır. Sınıfsal ayrımların keskin olduğu, ekonomik krizlerin etkilerinin ağır hissedildiği dönemlerde devletin gerçek yüzü daha net görülür. Böyle dönemlerin hamaset nutukları çok güçlü olsa da gerçeği örtmeye yetmez. Burjuvazi ilk dönemlerinde kendini korumak için direnme hakkını savunuyor ise, ayni hak burjuvazinin savaşında yer alan işçi sınıfının kazanımları için de geçerlidir. Dönemin ilişkileri içinde burjuvazi zorunlu olarak bu hakları kabullenmiş ise de, kazanımlar zor ve kanlı mücadelelerin ürünüdür. Burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde her şeye karşın ezilen sınıfların duyarlılığı göze batar. Bizim gibi ülkelerdeki ise tepkilerin cılızlığı ve mücadelenin zayıflığı tarihsel süreçlerin ürünüdür.

                                     NEO-LİBERAL DÖNEM

1970'li yıllar ile başlayan, 1989 reel sosyalizmin dağılması ile doruğa ulaşan ve 2008 ABD tarihinin ikinci büyük krizi ile sonuçlanan bir süreç. Doğaldır ki sürecin ruhuna uygun olarak devlet değişime uğramış, sosyal devlet iddiasını tümüyle terk etmiş, güvenlik alanlarına çekilmiştir. Başka bir anlatımla zor araçları ön plana geçmiştir. Neoliberalizm; sermayenin karlılık krizini çözmek için gündeme gelmişti. Böyle bir politika beraberinde başta gelişmiş kapitalist merkezler dahil, çevreye doğru yayılan tüm ülkelerde kazanılmış haklara saldırıyı getirdi. Etkileri merkezden çevreye doğru yayıldıkça artan bir yoksullaşma, yaşam alanlarının ve kaynaklarının tahribine kadar varan bir talan dönemi yaşandı. Kuzey- güney ayrımı keskinleşti, umut yolculuğu adı altında ölüm yolculukları başladı. Post-modern ve post-marksist' ler de dönemin pazarlamasını yaptılar.

Ülkemiz ise bu sürece 24 ocak 1980 kararları ve tamamlayıcısı 12 eylül 1980 açık faşist askeri darbesi ile katılmıştır. Fordist üretimden esnek ve parçalı üretime geçmenin getirdiği örgütlenme zorluğu, Neoliberal propaganda yoğunluğunun yarattığı tahribat direnme hattını bir hayli geri itti. 2008 Krizi ile birlikte süreç kısmen tersine dönse de toparlanmak ve yol almak çok zayıf kaldı. Krizin yarattığı sorunları ırkçı-dinci ve faşist bir yorumla kitleleri aktife ederek örtmeye çalışıyorlar. Faşizm sözcüğünü saklamanın yolu “sağ popülist” söylemidir. Sermayenin çıkışı faşizmde görmesi çaresizliğini gösterir. Çözümsüzlüğün çözümü yine işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin mücadelesidir. Demokrasideki en ufak gerileme haklarının gasbı ve mücadele alanlarının sınırlanması demektir. 1980' lerde başlayan ve 1991 deki yasal engellerin ortadan kaldırılması ile birlikte (1989'da yayınlanan 32 nolu karar) yerli ve uluslararası sermayenin evliliği tamamlandı. Ucuz emek ve emek yoğun, daha çok tedarikçilik görevi görevi gören iç Anadolu'nun büyük şehirlerinde bir sermaye grubu oluştu. Bu grup Anadolu sermayesi veye islami sermaye olarak isimlendirildi. Bu isimlendirmede genellikle tutucu eşraftan gelmesi etken olmuştur. Ayrıca siyasi islam diye tanımlanan politik çizginin güçlenmesinde etkileri olmuştur. Tarımsal desteklerin kaldırılması ve pazarın uluslar arası tekellere açılması köyden şehire göç dalgasını güçlendirdi. Kent çevrelerindeki niteliksiz işçi yığılması arttı. Bu kesimlerin iş alanları daha çok inşaat ve hizmet sektörü oldu. İşçilerin çalıştığı alanlar %16 tarım-%25-30 sanayi-%50-55 hizmet sektörü. Gelinen noktada üretim alanlarındaki alanların daralması ile dış alım ve dış borç zorunluluğu. Böyle bir borçlanmanın getirdiği ekonomik kriz.

Ülkemizdeki durum Dünya'daki gelişmelerden ayrı değerlendirilemez. AKP-MHP ve devlet bürokrasinin ortaklığı böyle bir sürece yanıt üretmek için oluşturulmuştur. Böyle bir oluşumun arka planı uluslar arası ve yerli sermaye ortaklığıdır. Gelişmeleri arka plan ilişkilerden koparıp kişi-grup-parti vs gibi yapılara indirgemek bu gün için yapılacak en büyük yanılgıdır. Böyle bir yaklaşım saray yönetiminin değişimi ile sorunun aşılabileceği gibi kolaycı çözümler yaratır. 1940' lar sonrası yoğunlaşan emperyalizmle ilişkiler ve güdümlü kapitalizm gelişmesi günümüzde sürecini tamamlamıştır. Bu gün var olan tüm işletmeler uluslar arası sermaye ile doğrudan veya dolaylı ilişki içerisindedir. Devrimci bir tarzda olmasa da kapitalist üretim ilişkiler hakim ilişkiler durumuna geçmiştir. Çalışan nüfusun (mavi ve beyaz yakalılar) %70-75'i işçi statüsündedir. Ayrıca %20'i aşan işsizler, yarı zamanlı çalışanlar da eklenince emekçi nüfusun oranı daha da yükselmiş olur. Ülke genelindeki nüfus dağılımı doğal olarak gerek demokrasi mücadelesinde gerekse de devrim ve sosyalizm mücadelesinde kalkış noktalarını gösterir.

                                            SÖMÜRÜ-BASKI

Kapitalizm döneminde sınıf ve kimlik hareketlerini baskı altına almanın arka planında acımasız bir sömürü eğilimi yatar. Baskı ile sömürü oranında doğrudan bir ilişki vardır. Baskıyı salt devletin şiddet tekelini elinde bulundurmanın ötesinde, toplumun baskı altına alınması olarak okumak gerekiyor. Gerek Dünya'da gerekse de ülkemizdeki otoriter ve faşist yönetimlere kayış direniş mücadelesini zorunlu kılıyor. Direniş mücadelesi BASKI-DİRENİŞ sarmalının ilişkileri içinde şekillenecek. Sivil itaatsizlik ile başlayan ve sürece göre evrilen bir direniş hattı. Sermayenin baskıcı yönetimlere yönelmesi emek güçlerine demokrasi mücadelesi görevini yüklüyor. Ekonomik hakların bile demokratik hakların kullanımından geçtiği gerçeği tüm kesimler tarafından görülüyor. Emek adına örgütlü olduğu iddiasındaki sendikal ve diğer yapıların görevlerini yerine getirememe durumu veya güdümlü olması en büyük engel. Bunu aşmanın yolu da tabanı harekete geçirecek çalışmaları yapmak. Böyle bir çalışma da zamanın ruhunu okuyabilmekten geçmektedir. Her tarihsel dönemin insan davranışları üzerinde etkileri farklıdır. Günümüzün neoliberal politikaları “özgür birey” adı altında örgütsüz ve savunmasız kitleler yarattı. Bu gün öncelikli görev bize pazarlananın özgür birey olmadığı, tam aksine kendi dünyasına kapatılmış köleler olduğu gerçeğini ortaya çıkarmak. Beraberinde kolektivizmi ve dayanışmayı yükseltmek. Bireysel çıkarlar ile sınıfsal ve toplumsal çıkarların kesiştiğini pratik süreçler ile ortaya koymak. Sınıfsal ve alan mücadelelerinde yer alan dava insanlarının tüm bu verileri dikkate alan bir yerden hareket etmeleri zorunludur. Ezilen tüm sınıf ve kesimleri kapsayan BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ diye isimlendirilen tarzın yürütülmesi kaçınılmazdır. Böyle bir sürecin örgütlenmesi ve yürütülmesi zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Zorlu bir mücadeleyi kotarmak özveriyi- bilgi ve deney birikimini, başka bir anlatımla profesyonelliği gerektirir. Geçmiş deneylerden dersler çıkaran, günümüzün koşullarını karşılayacak profesyonel örgütlenmeler kaçınılmazdır. Birleşik bir mücadeleyi böylesi bir kurmay örgütlenmesi ile karşılayabiliriz.

                                                          DİRENİŞ

Baskının arttığı dönemlerde kitle davranışlarında ikili eğilim ağır basar. Birincisi geri çekilme, ikincisi ise direnme. Devrimciler bardağın dolu tarafına bakmak zorundadır. Çünkü yol almanın direniş hattından geçtiğini bilirler. Demokratik devrimi yaparak demokratik kurum-işleyiş ve kültürü oluşmamış ülkelerde burjuva anlamda da olsa demokrasinin devrimden geçtiği gerçeğini atlayamayız. Bu gün için yapmak zorunda olduğumuz faşizmin geriletilmesi, demokratik alanların genişletilmesi ve nefes alabilecek alanların yaratılmasıdır. Ayrıca böyle bir mücadelenin devrim mücadelesinin parçası olduğu gerçeği de yadsınamaz. Basitten karmaşığa direniş mücadelesi gelişip toplumsal harekete dönüştükçe fiili olarak kendine demokratik alanlar açar. Gezi isyanı ve iktidarın gezi korkusunun temelinde bu yatar. Önümüzdeki dönem demokrasi mücadelenin çetin bir direniş mücadelesinden geçeceği gerçeği üzerinden hareket edilmek zorundadır. Kolaycı çözümler ve şişirilen balonlar dikkate alınamaz. Sermaye özellikle günümüzde örgütsüz kitleleri çok çabuk sahte beklentilerin peşine takmaktadır. Duygularla değil, bilimsel inceleme ve düşünüş tarzıyla hareket etmek zorunludur.

                                  26-11-2018 YAHYA TAŞDEMİR

9 Aralık 2018 Pazar

HAZİRAN

                                          HAZİRAN

Geniş kesimlerin birlikteliği ve cephesel örgütlenmeler sol kesime genelde çekici gelmiştir. İşin özüne ve sürecine kafa yormadan, gerekli hazırlıkları yapmadan bu tarz örgütlenmelere gözü kara girilmiştir. Sonuçta oluşturulurken yaratılan etki ve beklenti, dağılırken yarattığı olumsuz etkiyi karşılayıp karşılamadığı ayrı bir tartışma konusudur. Burada belirleyici olan sürecin yanlış kavrandığı ve sonucun da olumsuz olduğudur.

GBK süreci ve ÖDP'nin kuruluş aşamasında parti çatısı altında, daha sonra vişnelik tesislerindeki görüşmeler sonrası haziran hareketi adıyla cephesel örgütlenmelere gidildi. Birlikte güzel işler de başarıldı. Fakat her iki süreç sıkıntılı geçti ve sağlıklı yol alamadı. Bu konuyu tartışırken iki yönlü tartışmak gerekir. Klasik tanım ile objektif ve subjektif koşullar. Ülkenin koşulları cephesel örgütlenmeleri zorunlu kılabilir. Subjektif koşullar olarak nitelendirdiğimiz örgütlenme, sürecin gereksinmelerini karşılayacak nitelikte değil ise sorunlar kaçınılmazdır. Tikel olaylara bakıp sonuca gidemeyiz. Baskıcı yönetimlere karşı direniş mücadelesi veya kriz dönemlerinin alternatif iktidar organlarının oluşumu olarak cephesel örgütlenmelerin kaçınılmazlığı tartışılamaz. Burada belirleyici olan nasıl olması gerektiğidir.

Günümüze kadar dünya deneyleri (gerek FKBC- gerek sovyetik örgütlenme) bize öncelikli olarak oluşumun bileşenlerinin sınıfsal karşılığı olduğunu gösteriyor. Bileşenlerin örgütlü oldukları alanlarının düşünce ve eğilimlerini taşıdığı gerçeği. Sorunlar ve sorunların muhataplarının çözüm arayışları ve hesap verecekleri sınıf ve kesimler. Kısacası beklenti ve kurguların ötesinde gerçekçi temeller üzerinde yükselmesi. Ülkemize dönersek var olan politik parti-grup ve kümelenmelerin sınıfsal kesimler içinde belirgin bir karşılığı yoktur. Kendi çevreleri ile sınırlı bir politik faaliyet içindeler. “Bu tanımlamaya bazı haklı itirazları olsa da tanımı değiştirecek düzeyde değildir.” Gelinen noktayı tarihsel süreçten bağımsız, yalnız solun başarısızlığına bağlamak yanlıştır. Böyle olması somut durumu değiştirmeyeceği için biz kendi gerçekliğimiz üzerinden hareket etmek zorundayız. Öncelikli olarak var olan yapıların az veya çok toplumsal karşılıklarının oluşması gerekiyor. Ortalama mücadeleden planlı ve programlı, hedef kitlesi belli bir mücadeleye evrilmek. Vicdan rahatlatma eylemleri ile yetinmeyi bırakıp, toplumsal kesimleri harekete geçirebilecek eylemlere yönelmek gerekiyor. Başka bir tanımla toplumsal sorunların taşıyıcısı olmak.

Klasik anlamda burjuva demokrasisinin bile yaşanmadığı ülkemizde, sınırlı da olsa var olan demokratik hakların ortadan kaldırıldığı, iktidarın tek merkezde toplandığı ve giderek daha da baskıcı hale geldiği günümüzde cephesel örgütlenmeler kaçınılmazdır. Böyle bir oluşumu farklı düzlemlerde aramak yerine, haziran meclisleri üzerinden yürümek daha gerçekçidir. Geçmişin deneylerini de değerlendirerek meclisleri daha gerçekçi ve işlevi olan bir zemine oturtmak. Kendi işleyişlerinde demokratik bir hukuk oluşturmak. Karar alma ve uygulama pratiklerini meclisler üzerinden oluşturmak. Ayrıca bölge ve ülke genelindeki üst oluşumların doğrudan demokrasinin işleyişi olarak aşağıdan yukarı belirlemek ve gerektiğinde geri çağırmak.

Saray yönetimi tüm yetkilerin sarayda toplandığı-kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı-TBMM'nin işlevinin kalmadığı günümüzde alternatif örgütlenme zorunludur. Böyle bir örgütlenmenin de sistemi meşrulaştıranlar hariç tüm kesimleri kapsaması kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan sistem muhaliflerinin yığınak yapabileceği bir örgütsel yapı ve işleyiş. Başka bir tanımlama ile meclisleri oluşturan birey ve kesimlerin işleyişin gerçek sahipleri olması. Böyle bir işleyiş demokrasi kültürünü ve farklılıklara katlanmayı ve farklılıklarla birlikte ortak hareket etmeyi getirir. Bu başarabildiği oranda karşılığı olur ve sistem muhaliflerinin karşı örgütlenme ve karşı iktidar organları oluşur.

                                             YAHYA TAŞDEMİR. 06-12-2018

26 Eylül 2018 Çarşamba

DEĞİŞEN SİSTEM ve DİRENİŞ

                                DEĞİŞEN SİSTEM ve DİRENİŞ

Gramsci'nin tanımı ile “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı”. Tanımlama tüm dünya için geçerliğini korusa da, daha çok günümüz Türkiye'sine denk düşüyor.

Canavarlar zamanını yaratan emperyalist sistemin krizi ve çıkışsızlığıdır. Krizin ülkelere yansıması ülkelerin gelişkinlik seviyeleri ve uluslararası sermaye ile girdikleri ilişkinin boyutlarına göredir. Arjantin ve Türkiye gibi dış sermaye bağımlısı ve kırılgan ülkeler krizi en derin boyutları ile yaşamaktadır. Yerli ve uluslar arası sermayenin bulduğu çözüm tek merkezden ve baskıcı yönetim şeklidir. Böyle bir eğilim saray yönetiminin sınıfsal bir tercih olduğunu tartışmasız bir şekilde gösteriyor. Doğaldır ki böyle bir konumlanışın karşısına sınıfsal bir konumlanış ile çıkılmak zorunludur. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenleri kapsayacak programatik ve örgütsel çerçevede sürdürülebilecek bir direniş mücadelesi. Sınıfsal temele oturmayan palyatif çözüm önerilerinin sistemin hizmetinde olduğu unutulmamalıdır.

Böyle bir yaklaşımın karşılaşacağı en yakıcı sorusu nasıl olacağıdır. Özellikle günümüz solunun sınıfsal ilişkilerinin seviyesi dikkate alındığında yanıtlanması zor olsa da olanaksız değildir. Dünya deneyleri incelendiğinde çıkarabileceğimiz ders çoktur. Gerek Sovyet devrimi, gerekse de Avrupa gibi ülkelerde yaşanan toplumsal kalkışmaların başlangıç dönemlerinde çok fazla güçlü olmadıklarıdır. Güç toplama daha çok toplumsal kavgaların geliştiği dönemlerde olmuştur. Ülkede yaşanan kriz ve beraberinde gelişen direniş hareketleri yol göstericidir. Direniş mücadelesi sürdürenlerle dayanışma ve destek verme önemlidir. Fakat asıl önemlisi dışarıdan değil mücadelenin içinden ve mücadele edenlerle birlikte sürdürmektir. Solun gelecek süreçteki sınıfsal karşılığını bulmasının başarısı buradan geçmektedir. Yapılması gereken düşünsel, örgütsel ve pratik yanıtlar üretmektir. Geçmiş sürecin alışkanlık ve geleneklerinin oluşturduğu tutuculuk hızla aşılmalıdır. Sistem değişti diyorsak, yeni sisteme karşı eski dönemin politik refleksleri ile yanıt verilemez. Burada konunun tespitinden öte tespitin bilince çıkarılıp pratik süreçlerdeki yansımalarıdır. Buradan var olan mevzilerin terk edilmesi gerektiği gibi bir yoruma gidilmemelidir. Tam aksine var olanı koruma ve yeni kazanımlar için atağa geçilmesi gerektiğidir.

Demokrasi mücadelesi platonik aşkla yürütülemeyeceğine göre sınıfsal çözümlemeler ve sınıf davranışları önemlidir. “Yoksulların isyanının sonucu olarak ortaya çıkan demokrasi, baskı altındaki çoğunluğun siyasi yaşamı etkilemek üzere oluşan kolektif iradesidir” (David McNally-başka bir dünya mümkün- s. 280). Ülkemiz açısından da kolektif iradenin ortaya çıkarılması önemlidir. Burada belirleyici işçi sınıfının sınıf tavrı ve beraberinde işsizler, yoksullar ve baskı altında olan tüm ara tabakaların birleşik bir mücadelesini örgütlemektir. Doğaldır ki bu da beraberinde ortaklaşılan bir program ve örgütsel ilişkiyi zorunlu kılar. Böyle bir görevi günümüzün kurumsallaşmış yapılarından beklemek ham hayaldir. Burada görev yine kendini devrimci ve solcu diye tanımlayanlara düşüyor. Militan bir mücadele, militan kitle örgütleri yaratma ve tüm bunları tamamlayan militan bir mücadele örgütü. Zapatistaların dediği gibi “umudun yenilgiye uğradığı, haysiyetin yenildiği, insanlığın sona erdiği” yalanına inanmamak önemlidir.

Direniş mücadelesinin çok yönlü bir mücadele olduğu gerçeği üzerinden hareketle tüm toplumsal hareketleri kapsaması gerektiğidir. Sınıfsal kesimlerin yanında, sekülerizm-çevre-kadın ve kimlik hareketlerini de içermesi. Kürt ulusal hareketinin hareket merkezinin orta doğu eksenine kaydığı genel kabul görse de böyle bir tanımlamanın arkasına saklanıp konuya duyarsız kalamayız. Ayrıca Kürt nüfusunu ağırlığının batının emekçileri olduğu unutulmamalıdır. Doğuda yaşayan kır yoksullarını da düşünürsek birlikte mücadele edeceğimiz çok geniş bir yelpaze var. Burada belirleyici olan milliyetçi duygularla hareket etmeyip sınıf eksenini temel almaktır. Böyle bir yaklaşım ve mücadele günümüzde var olan politik davranış biçimlerini hızla değiştirecektir.

Ülkemizde bir şeyler değişecek ise veya değiştirilecek ise bunun kendiliğinden olmayacağı açıktır. Ayrıca ekonomik kriz kaynaklı spontane direnişlerin de süreç içinde bir şekilde sonlandırılacağı bilinmelidir. Yapılması gereken saha kenarında top koşturmak değil, sahada oyuncu olmak ve oyunun hakkını vermektir. Geçmiş dönemlerin yılgınlıklarını da aşabilecek pratik süreçtir. Sınıf mücadelesi dışında kalan kişi ve kurumların çürümüşlüğü gerçeğini atlayamayız. Sözün özü hayat ağacı YEŞİL yapraklarını çıkarmak istiyor . 

                                                YAHYA TAŞDEMİR. 26-09-2018







17 Temmuz 2018 Salı

24 HAZİRAN 2018

                                                24 HAZİRAN 2018

24 Haziranda; senaryosu ve kurgusu sermaye tarafından hazırlanan, rolleri çok iyi dağıtılan ve oyuncuların rol yeteneklerinin de üstün olduğu bir süreç yaşandı. Sonuçtan bütün partiler memnundur-başarılıdır ve verilen görevi hakkıyla yerine getirmenin gururunu taşımaktadırlar. Gelinen noktada sistem değişmiştir. Denetimsiz tek adam yönetimlerinin literatürde çok fazla karşılığı olsa da günümüzdeki gerçek tanımı FAŞİZMDİR. “Eski tanımlama ile AÇIK FAŞİZM".

Burjuvazinin devrimci barutunu 1789 Fransa devrimi ile tükettiği bir gerçektir. 200 küsur yıl sonra günümüz burjuvazisinden LAİKLİK-DEMOKRASİ ummak olsa olsa acizliğin ifadesidir. Fransız burjuva devriminden bu yana demokrasinin terazisi sürekli olarak işçi sınıfı ve diğer emekçiler tarafından dengelenmiştir. Denge kurulamadığı zamanlar ise gerici baskıcı dönemler veya faşizm yaşanmıştır. Almanya ve İtalya'da yaşanan FAŞİZM dönemleri tipik örneklerdir. Faşizmin gelişleri incelendiğinde emek hareketleri ve onların siyasi temsilcilerinin bariz öngörüsüzlükleri ve pratik süreçteki becerisizlikleri belirleyicidir. Doğaldır ki bu süreçlerin faturası çok ağır olmuştur. Ülkemizi de zor koşullar beklemektedir. Demokrasi mücadelesinin alanları daha fazla daraltılıp, ekonomik taleplerin karşılanmadığı ve ısrarcı direnişlerin üzerine yalan propaganda ve zor araçları ile gidileceği kesindir. Bütün bunlara beklenen ekonomik kriz ve olası sıkıntıları da eklersek, neler ile karşılaşılacağı daha açık görülür. Burada belirleyici olan yeni sistemin tanımını doğru yapmak ve tanımın içeriğine göre konumlanmaktır. Karşı mücadeleyi göze alamayanlar kendilerine yeni tanımlar bularak sistemle iyi geçinmenin yollarını arayacaklardır.

MONTHLY REVİEV Dergisinin 2017/4 sayısında yayınlanan yaşanan sosyalizm deneylerinin değerlendirmesine yönelik yazılardan günümüz pratiğine de ışık tutacağını düşünerek yer verelim. Kritik soru şudur: Komünist parti iktidarları altında devlet işçi sınıfı iktidarlarına ne derece dönüşmüştür. Farklı bir ifadeyle, reel sosyalizmler, işçi sınıfı demokrasisini ne derece hayata geçirmiştir? Dahası, reel sosyalizmin çökmesine,son bulmasına yol açan ana etken de, bence, işçi sınıfı demokrasi alanlarının önce aşınması, giderek tarihe karışması; bu rejimlerin, içe kapalı parti bürokrasilerine dönüşmesi olmuştur. s.28. K. Boratav. Demek ki, çıkarılacak en önemli ders; Devrimciler örgütü olarak partinin her adımını birleşik halk muhalefeti hareketi ve mücadelesi boyunca, halkın meclisleşmesi (Sovyetleşmesi) yönünde adım atmaktan vaz geçmemesidir. “Bütün iktidar Sovyetlere” diyebilmek için devrimci mücadelenin her aşamasında ve her alanda “ söz yetki karar, iktidar halka ve halkta” diyerek yürümektir. M. Pekdemir. s.112.

Sovyetlerin (konseylerin) anlık başarısı dışında egemenlik hiçbir zaman proletarya tarafından kullanılmamıştı. Daha ziyade işçi sınıfını hızlıca sanayileşmek adına hareketlendiren entelektüeller tarafından kullanılmıştı. DİANA JOHNSTONE. S.217.
Burada belirleyici olan tabanın sürece sahip çıkması, sorgulama, hesap sorma ve sorumluluk alma işlevidir. Aksi durumda işçi sınıfı ve diğer emekçiler adına var olan politik yapılar her yaptıklarının doğru olduğu yanılsaması ile nerede kalmıştık diyerek yollarına devam ederler. Yakın döneme bakarsak 12 eylül yenilgisi, reel sosyalizmin yıkılışı, 2009-2010 ekonomik krizi ve dünyaya yansımaları, 2010 referandumu ve ülkemizin girdiği süreç. Yaşanan bu tarihi süreç sorgulanıp politik sonuçlar çıkarılabildi mi? Ülkemiz açısından 2010 referandum sonrası ilan edilen 2023'ü görülebildi mi? Tüm bu ve benzeri sorulara emek ve demokrasi mücadelesi adına hareket ettiğini düşünen siyasi yapılar gerekli politik programları belirleyip, pratik mücadele ile yanıt üretebildiler mi?

Soruları çoğaltmak olanaklı yanıtları ise değil. Geçmiş sorgulanmadan gelecek kurulamaz. Ülkemizde burjuva anlamda da olsa demokrasinin yaşanmamış olması bu günün gerekçesi olamaz. Gelecekteki tarihçiler ülkemiz emek ve demokrasi güçlerinin başarısızlıklarını not edeceklerdir. Sonuçlarını bütün toplumun yaşadığı süreçler muhatapları ile tartışılmak zorunda. Ülke solu sıkıştığı dar bir alandan bir türlü çıkamamakta. Çıkışın programlı bir çalışma ve sistemin mağdurları ile buluşmaktan geçtiği sözel olarak kabul görse de pratik çalışma yürütülememekte. Belirli bir sayıdaki aydın ve gençlik ile sınırlanmış bir mücadeleden etkili bir sonuç beklenemez. Böyle bir çalışmanın olmayışı beraberinde cephesel çağrıları boşta bırakmakta, var olan yapıların küçük burjuva ürkekliği içinde davranmasına ve içe kapanmasına neden olmaktadır.

Çıkışsız gibi gözüken somut durum kendi içinde çıkışı barındırmaktadır. Devrimci bir bakış açısı, inandırıcı bir program ve özverili kadrolar. İNANMAK ve İNANDIRMAK anahtar sözcüktür. Mağdurlarla kendi alanlarında buluşma, kaynaşma ve birlikte mücadeleyi sürdürme. Masa başında ittifak görüşmeleri ile oluşturulacak birlikler ile alınacak yol yoktur. Tüm mücadele alanlarını ve yöntemlerini terk etmeden, birleşik bir direniş mücadelesi örgütlemek ve böyle bir mücadelenin üzerine BİRLEŞİK DİRENİŞ CEPHESİ oluşturmak zorunluluktur. Birleşik cephe kitlelerin kendileri tarafından mücadele içinde yaratılan meclisler çerçevesinde oluşturulmalı ve genişletilmelidir. Kısa zamanda kolaycı çözümler beklememek gerekir. Cumhurbaşkanlığı sistemi kendi aralarında çelişkiler içerse de tüm sermaye gruplarının talebidir. Ayrıca klasik devleti temsil eden TÜRK-İSLAM felsefesini de kapsayan bir niteliktedir. Saray devletinin kutsandığı günler yaşanacaktır. Geri çekilme ve yılgınlık ile, mücadeleyi yükseltme ve derinleştirme birlikte oluşacaktır.

Devrimcilerin varlık nedeni yılgınlığı ve geri çekilmeyi ret eder. Ülkemizdeki sınıf-emek ve demokrasi mücadelesi bu güne kadar zordu, bu zorluk bundan sonra da katlanarak sürecektir. Çok seçenekli ve çok zor bir süreç yaşanacak. Fakat bilinen bir gerçek 150 yıllık aydınlanma ve demokrasi mücadelesinin sarayın KHK'ları ile sona ermesinin zor olduğudur. En basitinden en karmaşığına kadar bütün mücadele yöntemlerini kapsayan BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ hızla örülmek zorundadır. Dönem küçük hesaplar-hayır hah tavırlar-ortalama tutumlar belirleme dönemi değildir. Gelişini engelleyemediğimiz yeni sistemin gidişini sağlayabiliriz.

                             YAHYA TAŞDEMİR 13-08-2018


















6 Ocak 2018 Cumartesi

696 NOLU KHK ve HALK MECLİSLERİ

                           696 NOLU KHK ve HALK MECLİSLERİ


Ekonomik krizin derinleştiği, çözüm yollarının tıkandığı ve krizin faturasının ezilenlere çıkarıldığı dönemler, aynı zamanda halkın teslim alınmaya çalışıldığı dönemlerdir. Böyle süreçlerde devletin resmi kurumlarının yanında yarı resmi ve sivil örgütlenmeler de devreye sokulur. Amaç ise açıktır, İTİRAZ etme teslim ol. Günümüzün deyimi ile BİAT et. Farklı bir anlatımla normal yollardan üretilemeyen RIZA' nın zor yoluyla üretilmesi.

7 Haziran 2015 seçimlerinden beri yaşanan sürecin 1980 öncesi sürece benzerlikleri çok fazladır. Ekonomik tıkanıklık-yönetememe krizi-baskı ve şiddet unsurlarının ağırlık kazanması. Günümüzü geçmişten ayıran ideolojik örtüsünün ve oluşum tarzının farklılığıdır. 696 nolu KHK ile tartışması alevlenen süreç bu günün konusu değildir. Uzun bir dönemdir alt yapısı hazırlanan, medyaya yansıdığı kadar fiziki örgütlenmeleri oluşturulan bir süreç. Kafamızı kuma gömmeye gerek yok. Her şey çok açık ve net yaşanıyor. Burada sorun demokrasiden yana olduğunu söyleyen kesimlerin görevlerini yerine getirmeyişleri. 696 sonrası yayınlanan açıklamaların mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktan farkı yok. Gelen dalgayı karşılayacak anlayış ve oluşumlara hızla gereksinim var. Tarihsel sorumlulukları yerine getirememenin yarattığı sonuçlar öz eleştiriler ile kapatılamıyor. Bir halk deyimi olan “korkunun ecele faydası yok” sözü öğreticidir. Yaşanan süreci meşrulaştırmak veya risksiz bir çizgi izlemek için kalemini dolandıranlara söylenecek söz yok. Onlar yeni dönemin “YETMEZ ama EVET”çileridir. Önemli olan karşı olduğunu söyleyenlerin kalemlerini eğip, bükmeleridir. Her zaman çalı dolaşılarak yol alınmaz. Bazen de çalının üzerine yürümek gerekir. Önümüzdeki dönem RİSK alınmadan yürünemez. Esnek sözcüklerin arkasına saklanmadan açık ve net bir dil kullanılmalıdır.

Sözün özü kapsayıcı bir demokrasi programı ile birlikte hızla DEMOKRASİ güçlerinin birliği oluşturulmak zorunda. Detaylara takılmadan-kazanç hesabı yapılmadan yerine getirilmesi gereken birinci görev. Böyle bir oluşumun toplumsal karşılığı olarak HALK MECLİSLERİ örgütlenmesi sürecin vazgeçilmezidir. Halk meclisleri ile birlikte saldırılar karşısında halkın meşru savunması kaçınılmazdır. Hazırlıksız yakalanmaların faturasının ağır olduğu MARAŞ-SİVAS katliamlarında görülmüştür. Burada belirleyici olan halk adına birilerinin değil, halkın kendisinin savunma yapılarını oluşturabilmesidir.

Halk meclisleri daha çok yerleşim alanları üzerinden kurgulanır, mahalle meclisleri ve sokak meclisleri şeklinde. Üretim ve eğitim alanları da aynı anlayışla kurgulanmak zorundadır. Demokrasi mücadelesinde en belirleyici olan işçi sınıfı örgütlenmesine ağırlık verilmek zorundadır. Küçük burjuva aydın kesimlerle derinlemesine Entelektüel tartışmalar yapılabilir, fakat yol alınamaz. Kitlelerin mücadelesinden söz edeceksek, onlarla buluşmak zorundayız. Çalışanlarının %70' ücretli olduğu bir ülkede belli bir alana sıkışan mücadele iç çekişmelere ve duygusal doyum alanlarına dönüşür. İşçi meclisleri, genel örgütlenmenin bel kemiğini oluşturmak zorundadır. Post modern akımların etkisinden sıyrılıp iş yerlerinde işçi meclisleri örgütlenmelerine yoğunlaşmak zorunludur. İşçilerin ekonomik kazanım mücadelelerinin içinde, politik bilinç ve eylem süreçlerinde işçi meclisleri önemli görevleri yerine getirebilir. Eğitim alanlarına gelince; birçok tartışmada tanımlanan gençliğin ataklığı ve günlük çıkar ilişkilerine henüz girmemiş olması onları ülke sorunlarına daha fazla duyarlı hale getirir. Gençliğin özelliği onların daha çabuk örgütlenmesini ve harekete geçirilmesini sağlar. Ayrıca mahalle ve sokak meclislerine güç katarlar.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de görevden kaçmanın veye savsaklamanın yüzlerce gerekçesi sıralanacaktır. Ne yazık ki tüm tarihi süreçlerde yaşanan sapmalara bakılarak yön belirlenemez. Önümüzdeki dalga karşılanamazsa, daha sonrakileri karşılamak olanaklı olmayabilir. Bu gün için belirleyici görev halkası tehlikeli gidişin önüne set çekmektir. Çekilemediği takdirde on yıllar sürecek karanlık bir döneme razı olunur. Devrimcilerin böyle bir gidişi kabullenmeleri kendilerinin inkarıdır. Koşulların ağırlığı, örgütlenmelerin zayıflığı gerekçe olamaz. Belirleyici olanın doğru politik önermeler ile mücadelenin içinde olmaktır. Doğru politikalar hayatın içinde karşılığını bulur.

Gelecek süreci tepkili bazı kesimlerin ateşleyiciliği üzerinden de kuramayız. Gezi isyanı 31 mart 1909 olayı gibi büyük ayaklanmalar çok özel koşullarda ve çok seyrek olarak yaşanan gelişmelerdir. Böyle bir olasılığa yapılacak yatırım düş kırıklığı ile sonuçlanabilir. Yapılması gereken öncelikli kendine ve mücadele güçlerine güvendir. Mücadele bileşenlerini daraltacak ve etkisizleştirecek tanımlamalardan da kaçınmalıyız. Ayrıca toplumsal karşılığı olmayan bileşenlerin bir araya gelmesinin de bir karşılığı olmaz. Yapılması gereken tüm demokrasi güçlerini kapsamaktır. Gerekli olan ise devrimci kararlılıktır. Böyle bir süreç konformist yaşam tarzlarını terk etmeyi de zorunlu kılar.

Teknolojinin gelişmediği, tarlaların hayvan gücü ile sürüldüğü günlerde büyüklerimiz “ÇARIK GİYMEDEN TARLA SÜRÜLMEZ” derlerdi...

                                    YAHYA TAŞDEMİR 06-01-2018