24 Kasım 2023 Cuma

DEVRİM VE KARŞI DEVRİM

                                              DEVRİM VE KARŞI DEVRİM 

                                                 SINIFSAL EGEMENLİK

 Sınıflı toplumların ortaya çıkışı ile birlikte toplumsal egemenlik araçları da oluşmuştur. Hakim sınıf; kültürel-ideolojik-düşünsel ve inanç dahil  toplumun tüm davranış kalıplarına egemen olur. Kurulan yönetme şekli hakim sınıfa geniş hareket olanakları sunarken, yönetilenler için mümkün olan en katı sınırlamalar getirilir. Paulo Freire' in tanımıyla" Her kural belirleyiş, bir insanın başka bir insana seçimini dayatması demektir, bu da belirlenen insanın bilincini, belirleyenin İle uyumlu bir bilince dönüştürür. Böylece ezilenlerin davranışları belirlenmiş davranıştır; ezenin ilkelerini izler" (Ezilenlerin pedagojisi. s.30. yordam. y.)  Kapitalist topluma kadar ekonomik alt yapıdaki değişime paralel olarak üst yapıdaki davranış kalıpları değişime uğramıştır. Kapitalizmden komünizme geçişte ise doğal bir ekonomik sürecin devamı şeklinde değil, iktidarın ele geçirilmesi ile üst yapı tarafından davranış kalıpları oluşturulur. Burada belirleyici olan sınıfsal mücadele zemininde sistemi sorgulayan ve sistemden kopuşu sağlayan bir sürecin yaşanmasıdır. Eski sistemin işleyiş ve kültürünün üretildiği yapılarda, sistem karşıtı mücadelenin yürütülmesi koşulları da ortadan kalkar.  

Günümüzdeki neo-liberal diye isimlendirilen dönemde ekonomik işleyişin konumuna uygun olarak diğer alanlar da şekillenmekte, tek merkezden ve hatta tek adam yönetimleri ön plana çıkmaktadır. Sınırsız sermaye birikimi kendini koruyabilecek ve geleceğini garanti altına alabilecek bir siyasal yapıyı zorlar. Bu süreçte farklılıklar ise daha çok ülkelerin geçmiş demokrasi deneyleri ve geleneklerinden kaynaklanır. Ayrıca ekonomik ve demokratik kazanımların korunması mücadelesi engelleyici rol oynar. Sonuç olarak genel işleyiş devam eder. Böyle bir gidişin karşısına güçlü bir işçi sınıfı hareketi ve beraberinde devrimci-komünist örgütlenme ile çıkılmadıkça sürecin önünü kesmek olanaksızdır. Bunu söylerken diğer emekçi sınıf ve tabakaları yok sayamayız. Belirleyici mücadelenin işçi sınıfı üzerinden yürütüleceği için öncelik onlarındır. Devrimci-komünist örgütlenmenin güçlenmesi ve süreçte rol alması böyle bir mücadelenin içinde pişmesi ve çelikleşme ile olanaklıdır.

                                                   KARŞI DEVRİM

Toplumların tarihi  sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm tarihidir. Bu süreç ileri ve gelişmeye yönelik olabildiği gibi, tersi de olabilmektedir. Devrim ve karşı devrim ilişkisi birlikte işleyen bir süreçtir. Nesnel gerçekliğin kendisini yansıtan insan düşüncesinden bağımsız olarak varlığını sürdürse de, algı yönetimi ve kültür çalışması ile (Günümüz tanımı ile toplum mühendisliği) nesnel gerçeklikten kopuş yaşanabiliyor. Belirleyici yönelimin ilerleme olması geri dönüşlerin olmayacağı anlamına gelmez. Gerek günümüzde gerekse de geçmişte geriye düşüşün örnekleri sıkça yaşanmıştır. Ülkemiz de bu gün böyle bir süreci yaşamaktadır. Yaşanan süreç bir kez kabullenirse, giderek yaşam ve davranış biçimi haline gelir. Farklı bir anlatım ile, değişim ve dönüşüm geriye doğru götürülmüş demektir. Sürdürülen din temelli ideolojik mücadele yalnız propaganda olarak değil, aynı zamanda insanların yaşam tarzı, onların davranış ve ilişkilenme biçimlerine etki eder. Zamanla çok sık kullanılan beyin yıkamanın sonuçları yaşanır. " Bütün sınıflı toplumlarda, o topluma özgü üretim ilişkileri geliştikçe din tam da bu ilişkiye denk düşen siyasal hiyerarşi ile birlikte bu üretim tarzına uygun düşen bir dine, ideolojiye dönüşür."(Sosyolojinin marksist reddiyesi. Atilla Güney. s.168. yordam kitap). Günümüzde yaşanan süreci tanımlaması açısından öğreticidir. Ayrıca Türk burjuvazisi feodalizmin duvarlarını yıkarak değil, devletin kucağında büyümüş ve gelişmiştir.  1789 Fransız devriminde devrimci rol oynayan burjuvazi çok kısa bir zaman sonra, gelişen işçi sınıfına karşı hızla konumunu terk etmiş, karşı olduğu değerleri savunur olmuştur. Ülkemiz burjuvazisinin önce devlet kanalıyla, belli bir gelişkinlik seviyesinden sonra dünya sermayeleri ile girdikleri ilişkiler sayesinde oluştuğu göz önüne alınırsa, karşı devrim süreçleri konusunda tavır alacağını düşünmek çok fazla iyimserliktir. 

Neoliberal dönemin insan ilişkileri üzerindeki en önemli etkileri; tüketim toplumu yaratma, bireyi kendi dünyasına kapatıp, toplumsal ilişkilerden uzaklaştırma ve beraberinde insan ilişkilerindeki güven unsurunu dumura uğratmasıdır. Özellikle güven ilişkisini ortadan kaldırmak için en masumane gelişme ve olaylar hakkında senaryolar üretilip dolaşıma sokulur. Bunun en belirgin örneği gezi sonrası yazılan senaryolardır. Bu da kaçınılmaz olarak örgütlü hareket etme olanaklarını daraltmaktadır. Daha güvenli bir liman olarak tarikat yapılarına ve vakıflarına yönelimin artmasıdır. Bu tür yapıların devlet tarafından desteklenmesi, katılanlara sınırlı da olsa bazı maddi olanakların sunulması insanlara cazip gelebilmekte. Tüm bunları tamamlayan dini öğreti ile birlikte insanlarda geriye doğru düşüş başlamaktadır. Ülkemiz gerçeği bunun örnekleri ile doludur. Ayrıca 2008-2009 krizi ve krizin kronikleşmesi, ileri atılım yapamamanın getirdiği bir geriye gidiş, çürüme ve yozlaşmaya neden olmuştur. Böyle bir süreç beraberinde resmi veya gayri resmi paramiliter güçlerin toplumsal alandaki etkilerinin artması demektir. Farklı bir anlatımla sermaye olası toplumsal hoşnutsuzluktan oluşacak hareketlerin önünü baştan kesmenin taşlarını döşüyor.

Kapitalizmin çözümsüz çelişkiler bütünü olduğu gerçeğinden hareket edersek; Bir taraftan kültürel ve yaşam tarzı olarak toplumu dizayn ederken, diğer taraftan fiziki örgütlenmeler ile gerekli tüm tedbirleri almaktadır. Ezilenler sömürülenler cephesinde ise düşünsel pratik mücadele ve örgütlenme açısından tam anlamıyla bir yıkım yaşanmaktadır. Kapitalizmin krizini aşmasının en bilinen üç faktörü vardır. Sınıf mücadelesi-teknolojik gelişim-sermaye güçleri arasındaki rekabet. Sayılan faktörlerin hiç birisi çalışmıyor ise geriye emperyalist merkezler arasındaki güç çatışması, insan ve doğanın kırımı olan savaş kalır.

                                                      ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Çöküntüye çözüm arama yerine, bazı ülkelerdeki popülist hareketler; Toplumsal sorunların taşıyıcısı olacağız iddiası ile bazı dalgalanmalar yaratsalar da geçici olmakta, düş kırıklığı yarattığı için, geri çekilme daha güçlü olmaktadır. En son Yunanistan'da yaşanan deney yeteri kadar öğreticidir. Kolaycı yöntem ve araçlar ile yol alınamayacağı gerçeği görülmelidir. Bilinen ve zor olduğu için itibar görmeyen yol zorunlu olarak önümüze çıkmaktadır. Burada toplumsal sorunların pazarlamasını yapmak değil, toplumsal sorunların içinde ve onlarla özdeşleşen bir mücadele kaçınılmazdır. Kendi düşüncelerimizin propagandasını yapmak değil, sorunların içindeki kesimler ile birlikte öğrenmek ve öğretmek sürecini yaşamaktır. Önderlik ilişkisi ise mücadele içinde bir adım önde olmanın ötesinde başka bir anlam ifade etmez. Çok bilmiş ukalalığının ve nutuk atan çalışma tarzının karşılığı yoktur. 1980 sonrası yaşanan süreçten gerekli dersleri çıkarmak zorunludur. Kendi duygularımızın değil, mücadele içinde özdeşleştiğimiz kesimlerin dilini kullanmak gerekiyor.  

 Parçalı ve toplumsal karşılığı çok fazla olmayan politik yapıların, çok sınırlı güce sahip sendika ve demokratik kuruluşların, yeni süreci yorumlayıp güçlü bir karşı duruşa ve mücadeleye yönelmesi zorunludur. Aksi halde bu günkü konumlarını bile korumaları zordur. Ayrıca bir şeyler yapıyor görüntüsü ile bazı birliklerin ve cephesel örgütlenme çalışmalarının, kendi yapılarına sınırlı miktarda insan kazandırmanın dışında çok fazla yol almaları olanaksızdır. Çünkü; Sorunun çözümüne yoğunlaşmayan hiç bir mücadelenin başarı şansı yoktur. Öncelikle tehlikenin büyüklüğünü görüp, konumlanışı sorunun çözümüne yönelik yapılması kaçınılmaz. Örgütlü bir halk hareketi yaratmadan yol almanın olanaksızlığı görülmelidir. Geçmişe öykünmeler, geçmiş yaşanmış veya uydurulmuş anıların bu günkü mücadeleye katkıları olmadığı gibi, dağıtıcı rol oynamakta.Tüm bunları bir kenara itip geçmiş mücadelelerde verilen emekleri ve ödenen bedelleri dikkate almak daha olumlu sonuçlar yaratır.

Neo-liberal politikaların iflas ettiği, emperyalist merkezlerde bile yukarıdan aşağıya kamuculuk arayışlarının (sınıf ve emek mücadelesi sonucu değil) sürdüğü ekonomik kriz ve yönetememe krizinin en ağır şekilde yaşandığı bir dönemde, geçmiş mücadelelerinin ışığında ve günümüz koşullarını kavrayan bir anlayışa çok acil olarak gereksinim vardır. Burada belirleyici olan tehlikenin büyüklüğü (Dinci ve ırkçı faşizmin kurumsallaşması-kalıcılaşması) ve böyle bir gidişi frenleyebilecek, durdurabilecek karşı konumlanış ve mücadele yapısının oluşturulması gerektiğini görebilmektir. Böyle bir gidişin olmasının mümkün olmayacağını düşünenler, 12 EYLÜL darbesi öncesi darbenin olanaksızlığı tezlerini ülke içi sistem partilerine ve dünya ilişkilerine bağlıyorlardı. Bu gün sistem partilerinin ve dünya ilişkilerinin böyle bir süreci engelleyeceğini düşünmek, yeni düş kırıklıklarına gebedir. Bir zamanlar bizim örgütlenme ve mücadele tarzımızı inceleyip ders çıkaranlar, bizim yöntemimizle toplumu ağ gibi örmektedirler. Tarikat ve cemaat yapıları bunun en belirleyici olanlarıdır. Geçmiş mücadelesinde emek verenler KAF DAĞININ tepesinden inip gerek geçmiş mücadele deneylerini, gerekse de bu gün toplumda güç olan örgütlenmelerin çalışma tarzı ve yöntemlerini inceleyerek ders çıkarmak görevi ile karşı karşıyalar. Çok bildiğini sanmanın sonuna gelinmiştir. 

Sonuç olarak tarihi bir süreç yaşanıyor ve tarihi görevlerin yerine getirilmesi ile karşı karşıyayız. BİRLEŞİK BİR ÖRGÜTLENME ve MÜCADELE PROGRAMI, DEVRİMCİ BİR HALK HAREKETİ - BİRLEŞİK BİR DİRENİŞ MÜCADELESİ görevi "sınıf ve emek mücadelesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesi, laiklik ve seküler yaşam mücadelesi" verenleri beklemektedir.

                                                       YAHYA  TAŞDEMİR    24-11-2023               

                                   

                       






21 Temmuz 2023 Cuma

HAZİRAN HAREKETİ

                                             HAZİRAN  HAREKETİ 

2013 Haziran ayaklanması Türkiye tarihinin belki de en ciddi kırılma noktasıdır. Neoliberal dinci bir diktatörlüğe doğru doludizgin giden bir sürecin önüne bir set oluşturmuştu. Halk deyimi ile yılanın beli kırılmıştı. Doğaldır ki böyle bir sonuç her şeyin bittiği anlamını taşımıyor. Tarihsel birçok olayda görüldüğü gibi (31 mart olayı bunun klasik örneği) bu tarz büyük ayaklanmaların toplumsal sonuçları on yıllara yayılır. Bu nedenle ivedi sonuçlar ve mucizeler beklemek yanlıştır. Burada bize düşen görev olayın kendisini iyi okuyup, hangi tarz ve yöntemle örgütsel karşılık verileceğidir. Özgürlük talebi ile oluşan haziran isyanını özgürlük, emek ve sosyalizm kavgasında kalıcı kılabilmektir. Haziran hareketi de böyle bir talebi karşılamanın mütevazi bir çabasıdır.     

Haziran örgütlenmesini salt araç sorunsalına kapılmadan tartışmaya çalışacağım.  Bu konuda çok dikkatli davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel olarak olumsuz deneylerin olumlulardan çok olduğunu düşünürsek sanırım bu dikkati hepimizin göstermesi gerekir. ODTÜ ÖTK-DEV-GENÇ-DİRENİŞ KOMİTELERİ deneylerinden ÖTK deneyini kısaca anlatarak başlayacağım. ODTÜ kampüsünde her bölümün öğrenci kapasitesiyle orantılı ÖĞRENCİ KONSEYİNE temsilci seçme hakkı vardı. Öğrenciler bireysel veya grup adayı olarak seçime girerek temsilci seçilirlerdi. Her aday propaganda ve siyasi  çalışma özgürlüğünü olanaklar çerçevesinde  kullanırdı. Öğrenci konseyi de kendi içinde yürütmesini seçerdi. Böylece her öğrenci doğal üye idi ve alınan kararlar her bireyi bağlardı. Böyle bir örnekten günümüz için de çıkarılacak dersler vardır. Haziran meclislerinde de temsil ve karar alma işleyişini oturtup, gerçek temsili sağlayabiliriz. Böylece daha sahici ve kalıcı ilişkiler oluşturulur. Böyle bir işleyiş hareket olma özelliğine zarar verir mi, esnekliğini engeller mi diye kuşkular oluşabilir. Sağlıklı bir yaklaşım ve ilişki biçimi bu kuşkuları aşar. Çünkü hangi aracı kullandığından çok, nasıl kullandığın önemlidir. Kübayı gezen birçok kişinin ortak gözlemi yönetici kesimin ayrıcalıklı olmadığıdır. Kısacası sosyalist olmanın sıradan ve alçak gönüllü davranışlarını gösterilmiyorsa, araçlardan çıkarılacak hiç bir sonuç yoktur. Kendi partimizde bile çok yakından gözlemlediğimiz, yönetim kademelerine gelenlerin kendilerini farklı görüp, konumlandırması, yabancılaştırmayı da beraberinde getirmektedir. Haziran gibi daha  geniş örgütlenmelerde bu olayın hızlı olacağını gözden kaçırmayalım. Kısacası bu işi kotaracak arkadaşların öncelikle sosyalist davranış biçimlerini göstermeleri gerekiyor. Çok bilen ukalalığı değil, sürekli öğrenen öğrenciliği seçmeliyiz. Bu da doğal olarak sahici olmayı zorunlu kılmaktadır.   

Haziran isyanının öznelliği (özgürlük talepleri)  ile sınırlı bir mücadele ve örgütlenme anlayışı ile yol alınabileceği konusu ayrı bir tartışma konusudur. Daha doğrusu böyle sınırlandırılacak bir hat ancak genel anlamda liberallerin istemlerini kapsar. Sosyalistler isyanın ikinci gününde itibaren (BAŞKA BİR HAYAT, BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN) olduğunu küçük de olsa uygulamaya koydular. Ayrıca yaşanan sorunların neoliberal politikalardan kaynaklandığını göz ardı etmezsek, daha ileri talepleri sürmek zorunluluğu ortaya çıkar. Böyle bir çizgide kapsayıcılık sorunu tartışmaya açılır. Bu sorunu çözecek olan örgütsel yetkinlik, beceri ve motivasyon sorunudur. Örgütsel olarak bu niteliklere sahip değilsek, gezi isyanında olduğu gibi çarşı grubunun görselliğini seyretmekle yetiniriz. Biraz ağır bir eleştiri gelebilir. 

   Buradan sosyalist hareketi küçümsediğim anlamı çıkmasın. Yalnızca toplumsal olaylarda oynadığın rol senin güç sınırlarını çizer, geri kalanı senin kendine biçtiğin roldür. O da seninle sınırlıdır. Bundan dolayı haziran örgütlenmesini toplumsal bir güç haline getirmek iddiamız varsa öncelikle kendini sosyalist diye adlandıranların yoğun çaba sarf etmesi gerekiyor. Haziran hareketi bizim sefaletimizi kapatır diye bekliyorsak çok bekleriz. Böyle bir karşılıksız aşka ÖDP yi kurarken de kapılmıştık. Başka bir anlatımla ÖDP yi haziranın sırtına yükleyip kurtuluruz diye düşünüyorsak bu da bize sefaleti yaşatır. Demem o ki dostlar ufukta kaçacak bir yer gözükmüyor. Yapılacak olan inanç tazeleyip çizmeleri giymek, umarım becerebiliriz.

Tüm bu sözlere ne gerek vardı diye düşünebilirsiniz. Kısaca tarihe bakarsak bunu anlamlandırmak kolaylaşır. 2009 ÖDP kongresinde çok iddialı sözler söylemiş, duygusal sahneler yaşamıştık. Kongreden gelirken özel sohbetlerimizde bunu kimlerin  ve nasıl yapacağını sormuştum. Doğal olarak yanıtı yoktu, durumu idare etmenin dışında ciddi hiç bir varlık gösteremedik. Tüm bunların ötesinde gücümüze güvenmediğimiz için seçim dönemlerini pas geçmenin yollarını aradık. 2013 HAZİRAN İSYANI topluma ve bize büyük umutlar verdi. Böyle olmasına karşın süreci okumamız ve  tavır almamız bir yıldan fazla zaman aldı. Bu da bize fikri tembellikte geldiğimiz noktayı gösteriyor. Demem o ki dostlar periyodik parti toplantıları, basın açıklamaları ve bazı olaylar karşısında gösteriler ile süren tempo ile alınacak yol yoktur. Bu güne kadar yaptığımız gibi kendimizi yineleriz. Şimdi son söz olarak soruyorum. HAZİRAN HAREKETİNİ KİMLER NASIL ÖRGÜTLEYECEKTİR ?

                                        16 - 06-2015    YAHYA TAŞDEMİR.

                                                                                                                                                                

BİRLEŞİK SOL MUHALEFET

                                      BİRLEŞİK SOL MUHALEFET                                                                             

12 eylül darbesi ve yarattığı toplumsal sonuçlara bir de 1989 Sovyet sisteminin yıkılışının etkilerini eklersek kapitalizm ve onun ideologları için çifte bayram olmuştu. Hatta meşhur tanımlamaları ile dünyanın sonunu ilan etmişlerdi. Kısacası kapitalizm en son ve en ileri bir sistemdi, daha ilerisini hayal etmek bile boş bir çabaydı. Genel tanımı ile neoliberal dalga bütün dünyayı etkiliyor,sol ideolojilerde de savrulmalara neden oluyordu. Sol düşünen bazı  kişi ve kurumlar böyle bir dalganın karşısında içine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, bazıları ise bu rüzgara kapılıp savruldular.  Böyle bir durum genel olarak solun etkisizleşmesini ve daralmasını getirdi. Solun etkisini kaybettiği alanlar, özellikle yoksul bölgeleri dini felsefe ve örgütlenmeler etki altına  aldı. Ülkemizde ise ABD nin yeşil kuşak teorisinden beri yatırım yapılan, 12 eylül yönetiminin bütün olanakları ile destek verdiği tarikatlar çığ gibi büyüdü. Solun boşalttığı alanları hızla doldurdular. Özellikle kapitalizmle uyumlu ılımlı islam tanımlamasına uyanlar tercih edildi. Bunun doğal sonucu bu kesimlerin temsilciliğine soyunan AKP iktidar oldu.  

Tüm dünya, ABD' nin 2008 de ekonomik olarak duvara çarpmasıyla bu tatlı rüyadan uyandı. Dünyanın sonu değildi ve kapitalizm yeniden sorgulanmaya  başlanmıştı. KAPİTALİZM tüm acımasızlığı ve sömürüsü ile ortadaydı. Bunlar bize olaylara tekrar sınıfsal zeminden bakmamız gerektiğini anımsattı. Pembe tablolar masalların ve rüyaların alanıydı. Gerçek yaşam ise sınıf savaşımı ve sokak hareketleriydi.   

Ülkemize gelince; 12 yıllık AKP iktidarı dini ideoloji ve örgütlenmelerle toplumu teslim alma süreci işlerken,karşı çıkanların hesabına düşen baskıydı.  Böyle bir baskı ve şiddet sarmalına dini formatlı uygulamalar ile orta çağ felsefesine dönme çabaları da eklenince karşımıza gezi ayaklanması çıktı. Farklı tanımlamalar yapılsa da benim gözümde tarihin gördüğü en barışçıl ayaklanmadır. Toplumun farklı sınıf ve tabakalarının, farkı düşünce ve örgütlenmelerin EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK talepli ayaklanmasıydı.

Gezi ayaklanması tüm sol gruplar için öğreticiydi. Doğaldır ki öğrenmek olayı ne kadar alabildiğin ile ilgili bir olaydır. Türkiye'deki sol yapılar böyle bir ayaklanmanın ortaya çıkmasında geliştirdikleri eylem tarzları ile yol gösterici olsalar da olayı kavrama ve yorumlamada bir hayli zorlandılar. ÖDP gibi yapı bile aradan bir yıl geçtikten sonra ne yapılabilirliğini tartışmaya başladı. Buradan birleşik muhalefet önerisini çıktı. Böyle bir önerme gezi ayaklanmasında kendiliğinden ortaya çıkan bileşenlerin, ortaklaşabilecekleri bir program çerçevesinde eylem ve örgütlenme birliğine gitme çabasıdır. Bizim bir yıl sonra tartışmaya başladığımız böyle bir önermeyi gezi çadırlarında 18-20 yaşındaki gençler getirmişlerdi. İlk anda çok basit gibi gözükse de 7-8 maddelik bir anlaşmayla yol alınabileceğini ifade ediyorlardı. Çok bilme ukalalığından sıyrıldığımız zaman konunun yakıcılığı ile karşılaştık. Şu anda bizim yapmaya çalıştığımız da başlangıç noktasına dönmektir. Bunu yaparken çok fazla fikri ve örgütsel hazırlığımız olmadığı gerçeği de ortada. Tüm bunlara karşın tarihi olarak önümüze düşen görev olduğu için, (kervan yolda düzülür hesabı) eksiklerimizi yol alırken gidermeye çalışmalıyız. Öncelikli konu, yaşanmış olumsuz deneylere takılmadan,  dersler çıkararak ilerleme zorunluluğudur. Bunu yaparken  sol yapıların çok fazla sınıfsal ilişki, örgütlenme ve taleplerle hareket etmediği gerçeğinin altını çizmek gerekiyor. Daha çok grupsal kültür ve alışkanlıklarla hareket eden yapılarla  yol alacağız. Böyle bir somut durum kendi içinde birçok sorunu içermektedir. Grupsal yapılarını geliştiren ve besleyen koşullar gelişmediği zaman kendi kendini bitiren tartışmalar ve dağılmalar kaçınılmaz olmaktadır. Gerekçe yaratmak ise hiç zor bir olay değildir. Bunun bariz deneyini format farklı olsa da ÖDP kuruluşu ve sonrasında yaşadık. Şu andaki formatın farklı  olması sonucun farklı olacağı anlamını taşımaz.Tarih ders çıkarılmamış deneylerle doludur. Bu arada grup dışı bağımsız bireylerin katılım ve katkısını küçümsediğim sonucuna varılmasın. Bu insanlar da olası başarısızlıkta, ayni dağılma sürecinde paylarına düşeni alırlar.                                             

Doğaldır ki burada ne yapmalı, nasıl yapmalı sorularına varılır. Kendi verili durumumuzu gerçekçi bir şekilde görebilirsek bu soruların yanıtına daha kolay ulaşılır. Öncelikli olarak neoliberal dalganın bizde oluşturduğu sınıf kavramından korkma ve küçümseme alışkanlığını bırakacağız. Sınıfsal yapılardaki değişimi gören, fakat sınıf savaşımını ret etmeyen (ekonomideki fordist üretimden, esnek üretime geçmenin yarattığı farlılıkları ve beyaz yakalıların proleterleşmesi vs)  bir anlayışla  mücadele edeceğiz. Yoksulları ve işsizleri tekrar kazanmanın kavgasını vereceğiz. Bu kesimleri dini yapı ve örgütlenmelerin etkisinde çıkaracağız. Buna bir de çeşitli nedenlerle ötekileştirilenleri de eklemeliyiz. Kısacası çok geniş bir yelpaze, çok fazla görev gözüküyor. Doğal olarak sorulacak soru bunu kotaracak bir örgütlenmemiz var mı? Örgütlenmeler önüne koyduğu görevlere göre şekillenirler ve yol alırlar, yapamazlarsa da yok olurlar.        

                                        20-06-2014 YAHYA TAŞDEMİR                                                               



14 Haziran 2023 Çarşamba

BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ

 

                                         BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ


                                               NEDEN ZORUNLU?

Bu günlerde sıkça kullanılan "EĞER ASLAN-KAPLAN-CEYLAN-SIRTLAN-ZEBRA yan yana kaçıyorsa, orman yanıyor demektir" sözünün bir anlamı olsa gerek. 12 Eylül askeri darbe anayasası ciddi bir düzeltmeye uğramadan, ileri-geri hamleler ile 2002'ye gelindi. Kısacası burjuva demokrasisi anlamında dikkate alınacak bir mesafe olmadı. 2002' den sonra 24 ocak kararları ile başlayan neo-liberal politikalarının gönülden savunucusu AKP dönemi başladı. AKP bir taraftan emperyalizm ve sermayenin istemlerini gerçekleştirirken, diğer yandan dinci ve ırkçı yönelimi arttırdı. Başka bir yandan da yerli ve milli rolü oynadı. Daha sonra MHP ile girilen ortaklık ile klasik "Türk islam" politikası iki yönlü artarak devam etti. Devlet bünyesinde de kadrolaşma çalışmalarına hız verildi. Seçimler ve 15 temmuz darbe girişimi fırsat olarak değerlendirildi ve kendilerinin DAVA diye tanımladıkları amaçları doğrultusunda yol almaya devam ettiler. Diğer yandan devlet kurumları dahil, dinci ve ırkçı oluşumlar ile toplum üzerinde ciddi bir fiziki örgütlenme oluşturdular. Tarikat örgütlenmeleri ise ağ gibi bütün ülkeyi sardı. Kendilerinden olmayanları düşmanlaştıran bir kamplaşma yarattılar. Görünen o ki karşımızda olağan bir parti iktidarı olmanın ötesinde ilişkilere sahip bir iktidar bulunuyor. Tüm bunlara devletin klasik baskı araçları ve sivil olarak oluşturulan özel örgütlenmeleri de eklersek resmin bütünü karşımıza çıkar.                                                      

Gelinen aşamada yanan ormanının içinde bulunanlar işçiler-işsizler-parça başı ve güvencesiz çalışanlar-emekçiler ve diğer tüm emeği ile geçinenler bulunmaktadır. Pastadan pay kavgası yapan sermaye kurumlarının çatışmalarından medet ummak olsa olsa çaresizliğin ifadesidir. Çıkarda uzlaştıkları zaman çok kolay aynı hedefler etrafında toplanmaktadırlar. Son seçimlerin gösterdiği gibi TÜSİAD-MÜSİAD vs gibi kutuplaşmaların çok fazla karşılığı yokmuş. Başka bir anlatımla, sermaye kutuplaşmaları ve sermaye partilerinden çözüm beklemek yerine tüm emekçiler ve ezilenler kendi çözümlerini yaratmak zorunda. Ayrıca laiklik ve yaşam tarzına müdahalenin gittikçe artacağı öngörülmeli. Modernizm ve aydınlanmada alınan yolun bunu engelleyeceğini düşünmek biraz fazla iyimserlik olur. Yakın komşumuz İran'daki yaşananlardan ders çıkarılması gerekiyor. Kısacası süreçten zarar gören ve görecek olanların kendi sorunlarını kendilerinin çözme yöntem ve araçlarını yaratma zorunluluğu vardır. İşçi sınıfı ve emek hakları-kadın-çevre-yaşam tarzı- sosyal haklar-kimlik ve özgürlük, demokratik haklar geçmişten daha fazla saldırı altında olacaklardır. Bütünlüklü bir saldırı karşısında, bütünlüklü bir savunma kaçınılmazdır. Lokal karşı direnişlerin başarılı olma şansı yoktur. Gelinen noktada sorumluluk taşıyan tüm birey ve kuruluşların böyle bir mücadelenin parçası olma gerekliliği vardır. Kısaca küçük dünyamızdan çıkmanın zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Demokrasi mücadelesinin sosyalistlerin işi olmadığı tanımı kabul edilemez. Burada tanımlanan tüm saldırı altında olanların birlikte direnme eğilimlerini güçlendirmek ve direnme araçlarını yaratmaktır. Bu konuda sözü Lenin'e bırakalım. "Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini başka yöne çekeceğini, ya da devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb, sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki, tam demokrasiyi gerçekleştirmeyen sosyalizmin başarılı olması olanaksızsa, aynı şekilde, proletarya demokrasi uğruna, her açıdan tutarlı bir devrimci mücadele yürütmeden, burjuvaziyi yenmeye hazır bir duruma gelemez". Günümüzün kaçınılmaz görevi başta işçi sınıfı ve diğer emekçiler olmak üzere, sistemin saldırısına uğrayan tüm kesimler ile taban örgütlenmesi temel alınarak, aktif savunma temelinde direniş mücadelesi ve direniş örgütlenmesi yaratmak. 

                                       NASIL OLABİLİR?

Kimsenin elinde hazır bir reçete, belirlenmiş bir program olmadığına göre, bir taraftan dostça tartışmalar yürütürken, diğer taraftan pratik deneylerden çıkarılan dersler ile yeni sürecin yolları döşenir. Bunu yaparken geçmişin kalıplarına takılıp kalmamak. Fransa-İtalya-İspanya-Bulgaristan deneyleri kendi tarihsel sürecinin ürettiği çözümlerdir. Bu gün sınıf karşılığı olan partiler olmadığı gibi, güçlü ve böyle bir süreci kotarabilecek komünist ve işçi partileri bulunmamaktadır. Verili gerçek, günümüz sorunlarını görmezlikten gelmeye gerekçe oluşturamaz. Gezi isyanı öğretici bir deneydir. İletişim üzerinden kurulan ilişki, sosyal patlamanın motoru olmuştur. Teknolojinin geldiği aşama, tüm kesimler için olanaklar sunar.

Ülkemiz tarihi de sınıf ve demokrasi mücadelesi konusunda küçümsenemeyecek bir deney birikimine sahiptir. 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele ve örgüt yapılarının ileri olmasına karşın, 12 eylülün gelişini engellemek ve sonrasında direnişi sürdürebilmek için cephesel bir direniş örgütlenmesine gidemedik. Nedeni konusunda her yapı kendine göre gerekçeler üretir. Burada önemli olan konunun önemini kavramak, sürecin dayattığı görevlerden kaçmamak. Bu gün de birçok politik yapı ve kümelenme mevcuttur. Günümüz koşullarının dayattığı birleşik bir mücadelenin önemini kavrayıp, yol almak konusunda hiç bir engelleri yoktur. Burada yapılması gereken tabandan doğru bir örgütlenme ve mücadele çizgisi izlemektir. Bunun en bilinen olanı KOMİTE-KONSEY- MECLİS-PLATFORM türü yapılardır. Siyasi oluşumların içe kapalı, kast örgütlenmeleri bu günün gereksinmelerine yanıt üretmesi konusunda umut vermiyor. Sendikal bürokrasinin güçlü olduğu gerçeğini görmemezlikten gelemeyiz. Bazı yapılar ve sendikalar daha olumlu bir tarza sahip olsalar da günün gereksinmelerine yanıt üretecek seviyede değillerdir. Geriye siyasal iktidarını ve konumunu güçlendirmek için, devlet organları da dahil tüm olanaklar ile yürütülen toplum üzerinde  hakimiyet kurma sürecine karşı, tek tek bireylerin ve toplulukların direniş mevzisini oluşturma görevi kalıyor. Günün dayattığı koşullar içinde baştan dağınık ta olsa, zamanla merkezileşen ve nitelik kazanan örgütsel ilişkilere dönüşür. Geçmişin en önemli deneyi ise can güvenliği nedeniyle, toplumun kendini savunmak zorunluluğunun belirlediği DİRENİŞ KOMİTESİ örneğidir. Günümüzde ise eksiksiz tüm alanlarda ( EKONOMİK-KÜLTÜREL- YAŞAM TARZI-ÖZGÜRLÜKLER-DOĞA TALANI vs) süren saldırı karşısında iş yerlerinde, okullarda, yaşam alanlarında bir direnme örgütlülüğünün kaçınılmazlığı görevi ile karşı karşıyayız. Koşulların ağırlığı ve baskı araçlarının devrede olması gerekçe olamaz. Tam aksine tehlikenin boyutlarını gösterir.

                          KENDİ GÖBEĞİNİ KESMEK  

Bu gün ülkemiz gerçeği bu tanımla anlatılabilir. Bir zamanlar bazı kesimler tarafından sıkça dile getirilen "KURTARICILARDAN KURTULMAK" söylemenin gerçekleştiği zamandayız. Tarihin ironisi de böyle olsa gerek. Gelinen süreçte tüm mağdurların kendi sorunları ile kendilerinin uğraşması zorunlu oluyor. Yapılanı ve süreç içinde yapılacaklar kabul edilmeyecek ise kendi karşı duruşlarını, araçlarını ve yöntemlerini geliştirmek zorunda. Aksi takdirde hak kayıplarına, tarihin geri götürülme çabalarını kabullenmekten başka yolları kalmayacak. Bu günlerde yaşanan okulların laik eğitimden uzaklaştırılmasına karşı gelişen eylemler, kadın hakları, kiracı dayanışmaları vs bunun canlı örnekleri. Böyle olmasının iyi yanı da kavga ile elde edilen hakların kolay kolay terk edilmeyeceği gerçeğidir.

Sonuç olarak tarihin önümüze koyduğu en gerici ve ırkçı yönetimin, tüm saldırılarına karşı bir savunma hattının kurulması kaçınılmazdır. Hazırlıksız yakalandık mazeretlerini geride bıraktık diyebilmek için bu günden yarına ciddi bir direniş çizgisi izlenmek zorunda. Geleceğin belirlenmesinde önümüzde tekrar bir sınav var. Tarihin karanlığına mı gömüleceğiz, aydınlık bir gelecek mi kuracağız. Kısacası gelinen kavşak iyi kavranmalı ve ona göre tavır alınmalıdır. Bu aynı zamanda gelecek kuşaklara bırakacağımız mirası  belirleyecektir.

                                               14-06-2024

                                      YAHYA  TAŞDEMİR












31 Mayıs 2023 Çarşamba

EKONOMİK KRİZ ve DEVRİMCİ MÜCADELE

 

                              EKONOMİK KRİZ ve DEVRİMCİ MÜCADELE

1929 Krizi beraberinde faşizm, ikinci dünya savaşı ve devrimleri getirdi. 2007-2009 Krizi ise şimdilik sosyal patlamalar, öfke birikimi, isyan girişimleri ve toplumsal göçler getirmektedir. 1929 krizi sonrası sosyalist ülkelerin varlığı, marksist düşüncenin çekim merkezi olması, komünist örgütlerin gücü ve devrim mücadelesinin sürüyor olması beraberinde yeni devrimleri ve kurtuluş savaşlarını yaratmıştır. Günümüzde ise verili durum tam aksini, devrimci mücadeleye niyetli olanlara her şeyin yeni baştan yapılması gerektiğini göstermektedir. Geçmiş tarihi süreçler kendi dönemine uygun politik değerlendirmeleri, örgütlenmeleri, mücadele biçimlerini, araçlarını ve hareketlerini yaratmışlardır. Önümüzdeki dönem de yeni süreci kavrayan bir yerden, eski süreçlerin deneylerinden ders çıkararak oluşacaktır. Ekonomik, toplumsal, ideolojik ve kültürel değişime uygun bir mücadele görevi önümüzde durmaktadır.                                                       

                                                      GÜNÜ KAVRAMAK 

Günümüz marksist ve komünist düşünürlerin, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini yürüten yapıların çözmesi gereken öncelikli sorun GÜNÜ KAVRAMAKTIR. Kalıplar ve geçmişin tekrarı sürece uyumsuzluğu ve toplumsal mücadelede yerini bulmamayı getirir. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak belirsizliklere ve kaygılara yol açar. Sınıf mücadelesinin yaşadığı sıkıntı da burada başlamaktadır. Sömürünün fabrika duvarlarını aşması, hayatın tümünü kapsaması, kişinin kendine olan güvenini kaybetmesi, aileleri ve sosyal toplulukları parçalaması ve beraberinde gelecek endişesi, örgütlülüğü yaratamama korkusu. Kapitalizm tüketim toplumuna evrilmiş, kitleleri sürüleştirme politikası temel yönelimi olmuştur. Gelinen evrede eskinin klasik komünist partilerinin ve sendikalarının yeni sürece yanıt verme şansı yoktur. 

Küreselleşme diye tanımlanan sermayenin-üretimin ve tüketimin uluslararası olması, kendini solda ifade eden birçok düşünürü dünya devrimi veya yeni toplumsal hareketler olarak isimlendirilen (Alan ve kimlik mücadeleleri) alanlara yöneltmiştir. Kısacası zorlu bir hedefi değil, kolaycı çözümleri gündemlerine almışlardır. Sınıfsal mücadelenin seyri, bir taraftan belirsizliğe sürüklenirken, diğer tarafta özgürlük mücadeleleri sınıf mücadelesinin yerine konmuştur. Başka bir anlatımla sınıf politikasının temellerinin ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Sermaye devlet ilişkisini yok saymışlar, sınıf iktidarının devlette yoğunlaşmasını görmemişlerdir. Tam aksine sınıflar arası gelir seviyesinin iyice arttığı, yoksulluğun ve açlığın yaşandığı bir süreç sınıf ve devrimci mücadeleye daha uygun koşullar oluşturmuştur. Bu da parçalı mücadele veya soyut enternasyonalizm yerine sınıf mücadelesini ve sınıf devletine karşı mücadeleyi ön plana çıkarmaktadır. Ulusal devlet sınırları içinde işçi sınıfında parçalı yapıyı kapsayacak, beraberinde diğer ezilen yoksul ve açlık sınırı altında yaşayanları da mücadele sürecine katacak bir politik hat kaçınılmazdır. Ulusal çaptaki sınıf mücadelesi beraberinde gerçekçi anlamda enternasyonali de getirecektir. Çok küçük bir azınlık olan sermaye sahiplerinin istemlerini karşılayan devlet, neden toplumun ağırlıklı kesimlerinin gereksinmeleri üzerinden hareket etmesin. Sermaye savunucularının tezlerini bir kenara itersek burada belirleyici olanın devlete kimin hakim olduğudur. Konu tekrar sınıf mücadelesi, devrim ve sınıfsız toplum gerekliliğine gelip dayanmaktadır.

İşçi sınıfı ve tüm ezilenler için öncelikli olarak daha iyi yaşanılabilir koşulların oluşturulabileceği bir gelecek hedeflenmelidir. Başka bir anlatımla ÜTOPYA. Böyle bir kuramın tüm mücadele biçimlerinin ateşleyicisi ve sürükleyicisi olduğu gerçeği geçmiş deneylerinde fazlasıyla görülür. E.M.WOOD' un tanımı ile "sadece post modern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve tarihselliği göz ardı edilmezse kapitalizmin kaçınılmazlığı ve tarihin sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir (Kapitalizm demokrasiye karşı s.17. yordam. k.). Sınıfsal konumlanış uzlaşmaz karşıtlığı oluşturur. Uzlaşmaz karşıtlık ise daha ileri bir toplumsal düzen arayışlarını zorlar. Bu arayışın kendiliğinden sonuca gitmeyeceği, devrimci öznenin yaratılması gerektiği tarihi gerçektir. Engels'in anlatımı ile" Devrim, en üstün siyasal eylemdir; devrimi kim istiyorsa onun aracını da,yani devrimi hazırlayan, işçileri devrim için eğiten siyasal eylemi de istemek zorundadır." Devrimci bir savaşın başka türlü yürütülemeyeceği geçmiş tarihsel süreçlerde fazlasıyla görülmüştür. Koşulların zorluğu böyle bir yapının önünde engel olmadığı gibi, tam aksine devrimci öznenin yaratılmasının imkanlarını sunar. Önümüze çetin ve zorlu bir mücadelenin tüm alanlarda yürütülmesi gerektiği çıkar. Böyle bir mücadele yürütmeden sistemden kopuş sağlanamadığı gibi İNANDIRICILIK da sağlanamaz. İnandırıcılığın olmadığı bir mücadelede gelecek kurgusu "ÜTOPYA" da olamaz.

                                            DEVRİMCİ ÖZNE

2023 Mayıs seçim süreçlerinde yaşananlar devrimci bir öznenin olmayışının eksikliğini en açık bir şekilde gösterdi. Sol adına hareket ettiğini düşünen yapı ve kişiler "BİR NEFES ALMAK" tanımında kendini bulan ruh hali içerisinde ırkçı ve faşist yapılardan medet umar duruma geldi. Demek ki bu kadar da olmazın sınırı olmazmış. Gelinen bu acınası ve üzücü nokta hızla aşılmak zorunda. Sistemin onarımına soyunmak veya sistem içi kamplaşmalardan birinin yanında yer alınarak gidilecek yol yoktur. Geçmişin öz eleştirisine sıcak bakmasak-hep doğru ve haklı olduğumuz yanılsamasını yaşıyor olsak bile son kırk yıllık izlenen çizginin hayat tarafından ret edilişini daha açık nasıl görebiliriz. Bu nedenle yaşanan süreci ve izlenen çizgiyi mahkum edip yeni yollar açılmak zorunda. Kolaycı ve sistemin içinde oynamayı içeren reformist ve sağ çizgiyi terk edip devrimci bir yönelim kaçınılmaz görünüyor.                                                                                                                                                     

Devrimci özne- devrimci parti veya örgüt tartışması kaçınılmaz olarak çok detaylı bir tartışmadır. Yapılması gerekenin entelektüel tartışmalar içinde boğulmak değil, günün sorunlarına çözüm aramaktır. Öncelikli olarak böyle bir süreci yorumlayıp, yürütebilecek kadro sorunudur. Beraberinde yürünecek yol konusunda ağırlıklı olarak uzlaşmaktır. Böyle bir kadronun kaynağı ise geçmiş ve günümüz mücadelesi içinde yoğurulmuş, gelecek öngörüsüne sahip birikimdir. Ülkemiz mücadele tarihi ise yeterli birikime sahiptir. Burada belirleyici olan ne yapılmak istendiği ve nihai hedefin ne olduğudur. Başka bir anlatımla mücadelenin DEVRİM merkezli yürütülmesi ve strateji, mücadele tarzı, örgüt anlayışı konularında uzlaşmış olmaktır. Kapitalizmin geldiği aşama, 1800-1900 'lerin verileri ile değerlendirilip teorik sonuçlara gidilemez. Böyle davranan yapıların cemaat örgütlenmesine, sosyal buluşma ilişkilerine döndüğü gerçeğini atlayamayız. İsyan ve patlamalara yön verecek, yönetebilecek örgütlenmelerin yaratılması gerektiği açıktır. Başta işçi sınıfı-diğer emekçileri-ezilenleri ve yoksulları kapsayacak bir örgütlenme ve düşünsel donanım ile kitlelerin doğrudan katılımını sağlayacak inandırıcılık oluşturulması kaçınılmaz. Her defasında ayni şeyleri yapıp, farklı sonuçlar bekleyen tarzın karşılığının olmadığı görülüyor.

Klasik bir deyiş vardır "NE YAPMAK İÇİN YOLA ÇIKARSAN ONU YAPARSIN". Toplumsal mücadelede bunun bire bir karşılığı olmasa da, hiç olmazsa yol alırsın. Bunun için öncelik ne yapılmak istendiği, beraberinde inanç ve kararlılıkla kavganın içinde olmak. Ustanın anlatımı ile yorumlamadan öte geçip dönüştürmeye çalışmak. Bunun için sistemin korku yarattığı, mahkum ettiği sistemden kopuşu ve sistemin değişim ve dönüşümünü kavganın ortasına koymak. "Çalıyı dolaşarak" belki diken batmasını engelleyebiliriz, fakat çalının etrafında tavaf etmenin ötesine gidemeyiz. Teorinin oluşumu ise sınıf mücadele deneyleri ile sınanarak olanaklıdır. Çünkü mücadele pratiğinden uzak marksist önermelerin günümüzde karşılığı olmadığı gibi, sınıf mücadelesine de yabancıdır. Kısaca düşünsel, pratik ve örgütsel mücadele diyalektik bir bütünlük içinde sürdürülmek zorundadır. Böyle bir görev sınıf savaşımı içerisinde yer alan kadrolara aittir. Akademik çalışmalar böyle bir sürece düşünsel ve bilimsel katkının ötesine geçemez. Devrim siyasetin en yüksek eylemi ise, bu sürecin kotarılması da pratik içinde pişmiş kadrolara kalmaktadır.

Doğal olarak kalkış noktası; kapitalizmin geldiği evrede, kapitalizmi yıkacak dinamikleri iyi kavramak ve beraberinde nasıl bir sosyalizm konusuna yanıt üretebilmektir. Sosyalizm adına yaşananları ve kendi geçmişimizi acımasızca eleştirmeden kaçınmamak, eleştirinin yol açıcı etkisini küçümsememek gerekiyor. Haluk Gerger'in SSCB deki süreci "Hiyerarşik  fanus içinde dondurulmuş yaşam, sosyalist inşanın devrimci dinamizmini ve yaratıcılığını köreltti" tespiti önemlidir. Bu tanım bu gün ülkemizde var olan  siyasi yapıları da kapsamaktadır. Düşünsel yaratıcılığın yolu da eleştiri ve öz eleştiri sürecinin sağlıklı işlemesidir. 

                                           KAPİTALİZMİN GELDİĞİ EVRE

Kapitalizmin iç işleyişinin getirdiği birikim ve birikimin geldiği nokta sermayenin küreselleşmesi olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar kökleri ulus devlete dayansa da sermaye uluslar üstü bir duruma gelmiştir. Üretim ve tüketimin küreselleşmesi, üretim modelinin FORTİST-TAYLORİST modelden esnek ve parçalı döneme geçmesi ve beraberinde güvencesiz iş koşullarının yaratıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Sermaye birikiminin dünya genelinde çok az kesimin elinde toplanması, orta kesimlerin güç kaybetmesi, çalışanların alım gücünün düşmesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması, kısaca açlık ve yoksulluğun arttığı bir süreç. Rekabet emperyalist güçler arasında gerginlikler ve savaş olasılıklarını beslemektedir. Sosyal devlet uygulamaları büyük oranda budanmıştır. Kısacası gelinen noktada bütün emekçilerin ve ulusların kaderi bir avuç sermayenin eline geçmiştir. Buradan hareketle nasıl bir duruş belirlenecek, gelinen koşulları kader deyip kabullenmeyecek isek, ne yapılacak?

Marx ve engels' e dönersek "Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik biçimi kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir". Kısacası bütünsel olarak koşulların değişimi beraberinde mücadelenin de değişimini getirir. Ülkemize gelince bir çevre ülkesi olarak emperyalist sisteme eklenmiş, emperyalist güçler arasında rol çalmaya çalışan bir konumdadır. Ekonomik olarak emperyalist ülkelere ara mal üreten finans sektörü ve üretim sektörü olarak büyük oranda iş birliği ve ortaklıkların oluştuğu bir evreye gelmiştir. Böyle bir ekonomik işleyiş devleti yönetenlere çok fazla hareket olanağı vermemektedir. Rıza üretmekte zorlanınca, baskıcı uygulamalar artmaktadır. Günümüzün moda deyimi ile baskıcılığı "siyasal islam"a bağlamak sorunları görmemek, sorunlardan kaçmaktan başka bir anlam ifade etmez. Sistemin sahiplerinin kendi iktidarlarını korumak için her türlü yönteme baş vurduğu yakın tarihimizde fazlasıyla mevcuttur. Ülkemiz yönetimini nasıl tanımlarsak tanımlayalım baskıcı yanının ağırlıklı olduğu görülmektedir. Kurtuluş savaşından bu yana askeri mahkemeler, DGM' ler, özel yetkili mahkemeler, terör ile ilgili mahkemeler vs. Tüm bunlara bakınca hukuk sistemin ve demokrasi işleyişinin hangi boyutlarda olduğu görülür. İktidar değişimlerinden demokrasi beklemek yıllardır bilerek veya bilmeyerek düşülen en büyük yanılgıdır.

                                     GÜNÜN DAYATTIĞI GÖREVLER

Uzun dönemdir yönetimde bulunan dinci-ırkçı-faşist karması yönetim yeniden iktidarda kalabilmiştir. Öncelikli olarak bunu nasıl yapılabildiğini, solcuların boşalttığı işçi - emekçi ve yoksullardan aldığı desteği nasıl sürdürebildiğini incelemek gerekiyor. Bunu yaparken üsten bakan, halkı hor gören aydın bakışı ile değil, diyalektik ve tarihi materyalist düşüncenin yol göstericiliği ile sınıfsal davranışları çözümlemeye çalışan DEVRİMCİ bir gözle incelemek gerekir. Bu da bize, SINIFA karşı SINIF politikasının kaçınılmazlığını gösterir.. Marx'ın 1848 dönemi için söylediği "Toplumun devrimci çıkarlarını kendisinde toplayan bir sınıf, ayağa kalkar kalkmaz, kendi devrimci etkinliğinin içeriğini ve malzemesini doğrudan doğruya kendisinde bulur: Yere serilecek düşmanlar, mücadelenin gerekleri doğrultusunda alınması gereken önlemler;ve kendi eylemlerinin sonuçları, onu daha da ileriye taşır." Devrimcilik iddiası olanların kendilerini kapattıkları gettolardan çıkmaları, küçük burjuva düşler yerine sınıflar kavgasındaki yerini almaları gerektiği açıktır.

Gelinen evrenin en acil görevi ise başta SINIF - ALAN - KİMLİK ve DEMOKRASİ mücadelesi olmak üzere bütünü kapsayan bir direniş mücadelesinin kaçınılmazlığı. Demokratik devrimini tamamlamamış bir ülkede sermaye kutuplaşmalarından demokrasi beklemek DÜŞ dünyasında olabilir. En küçük bir hak mücadelesi bile çetin kavgaları dayatır. Kısacası sürekli üzeriden atlanılan, görmezden gelinen zorlu bir görev tüm ezilenleri bekliyor. Böyle bir görev ancak BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ ile kotarılabilir.

                                              YAHYA TAŞDEMİR

                                                      31-05-2023







 


4 Mayıs 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET

                        

                                   NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET


Sosyal devlet tanımlaması öncelikli olarak devletin ekonomik ve sosyal yaşama müdahalesini kapsar. Beraberinde çalışanların haklarının güvence altına alınması ve sosyal güvenlik kurumlarının geliştirilmesini. Tüm bunlarla birlikte en önemlisi de paylaşımda sosyal adaletin sağlanmasıdır.  Sosyal devlet tarihi 17. yy kadar götürülse de gerçek karşılığını 1945 sonrası bulur. Bu tarihi süreçte ekonomik koşulların uygunluğunun yanında, sınıf mücadelesinin yüksekliği ve beraberinde sosyalist ülke oluşumlarının zorlayıcı etkisini de küçümsememek gerekir. 1929 krizi liberalizmin ekonomik politikalarının sorgulanmasını getirmiştir. 1930-1970 arası ağırlıklı olarak keynesyen politikaların uygulandığı  bu süreç kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirilmiştir. 1970 Sonrası birikim sistemin uluslar arası evreye ulaşması ve keynes politikalarının krize girmesi nedeniyle, neo-liberal politikaların önü açılmıştır.  Burada belirleyici olan sermaye birikiminin uluslar üstü seviyeye ulaşması ve keynesgil politikanın ekonomik sınırlarına dayanmış olmasıdır. (Günümüzde ise dünyadaki üretimin üçte ikisi uluslar üstü sermaye grupları tarafından yapılmaktadır). Neo-liberal politikaların kültürel çerçevesini ise post-modernizm oluşturmuştur.  Ekonomik ve kültürel dönüşüm beraberinde siyasette de dönüşümü getirmiştir. Temsili demokrasi daraltılmış, siyasal öznelerin yeniden tanımlanmasına gidilmiştir. Yeni tanımlama YÖNETİŞİM ve YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER üzerine kurulmuştur. Gelinen noktada DEMOKRASİ ve SİVİL KATILIM söylemi sermayenin çıkarlarının çatışmasız bir şekilde sürdürülmesinin ifadesidir. Yeni toplumsal hareketler ise ideolojiden arındırılmış ve örgütsüz kitlelere görüntüde katılım duygusu yaşatmaktır. Doğal olarak siyasetteki geleneksel sağ-sol ayrımının içeriği farklılaşmaktadır. Sol; sınıf politikasından uzaklaşıp toplumsal sorunlara odaklanmıştır. Böylece mülkiyet ilişkileri ve üretim araçlarının denetimi tartışması devre dışı bırakılmıştır. Toplumsal ve ekonomik sorunlar birbirinden ayrılmış, kimlik ve alan mücadeleleri belirleyici konuma gelmiştir. Bireyciliğin yüceltildiği, dikey örgütlenmenin mahkum edildiği bir kültür geliştirilmiştir. Geriye gösteri-protesto ve delegasyon demokrasisi kalmıştır. Ülkemizde somut durum anlatılanları büyük oranda kapsamaktadır. 

Neoliberal dönenim en önemli özelliği kurumsallığı ilga etmesi, kurumsuzluk ve kuralsızlık dönemini başlatmasıdır. Birikim süreçlerini sürdürmek için güvenlik politikalarını sağlayacak kurumların dışındaki yapıları işlevsiz hale getirmişlerdir. Gelinen sonuç sosyal devlet kurumlarının büyük oranda darbe yemesidir. Eğitim-Sağlık-Sosyal güvenlik ve en önemlisi de doğal afet sonuçlarını karşılayacak yapılar ciddi güç kayıplarına uğramıştır. Ulus devletleri yöneticileri uluslar üstü şirketlerin kazançlarını garanti altına alan yapılara dönmüşlerdir.  Başka bir anlatımla devlet ağırlıklı olarak güvenlik aygıtına dönüşmüştür. Uluslar üstü yapıların işlerini kolaylaştırmak belirleyici görevleri olmuştur.

                           2007-2009 EKONOMİK KRİZİNE NASIL GELİNDİ                                                          

1929 Krizi liberal politikaların sorgulanmasını ve itibar yitimi sağladığı gibi 2007-2009 krizi ve krizin kronikleşmesi neo-liberalizmin sorgulanmasını getirmiştir. Gözler tekrar keynesyen ekonomik politika ve metotların günümüze uyarlanması tartışmalarına döndü. Klasik kapitalizmin çıkmazı yine kapıyı çalmıştı. Eşitsiz ve sınıf temelli ekonomide yatırım ve tüketim belirleyici unsurdur. Üretimin tüketicisi işçi sınıfı ve diğer orta sınıflardır. Ücretlerin baskı altına alınması alım gücünü düşürür. Başka bir anlatım ile toplam talepte ciddi düşüşler yaşanır. Kapitalist için ücretleri düşürmek kar oranını artırmak olduğu gibi, başka bir açıdan ürün talebinin düşüşü demektir.  ekonominin iyi işlediği süreçlerde çok fazla sorun yaşanmazken, kötü olduğu dönemlerde finansal sorunların, işsizlik oranlarının ve eşitsizliğin artması sonucu ekonomik durgunluk evresine geçilir. Klasik tanımlama ile kısa dalga ve uzun dalga krizleri ile karşılaşılır. Marks'ın tanımı ile "kar oranlarının düşme eğilimi, eksik tüketim, aşırı birikimin" işleyişi kaçınılmaz olarak kriz koşullarını oluşturur. 

Neoliberal dönemde tüketimi artırmak için kredi yöntemi kullanılmıştır. Gerek hane halkı, gerekse de ticaret ve şirket yapıları borçlandırılarak tüketim artırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca mülk edinmek için de kredi uygulaması önemli yer tutmaktadır. Gelirin ve hayat standardının düşük olduğu kesimler bir dönem sonra borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmektedir. Süreç bir süre borcu borçla kapatmakla işlese de sonunda ödeme döngüsü tıkanır. Böyle bir sonuç finansal kuruluşları krize sokar. Her ne kadar liberaller devlet müdahalesine karşı olsalar da kurtarılmak için devletin kapısına dayanırlar. Günümüz tanımı ile  "batmasına izin verilmeyecek kadar büyük finans kuruluşları" devlet eliyle kurtarılır. Finansal kuruluşların devlet tarafından kurtarılması devlet hazinesine ek bir yük bindirir ve beraberinde ekonomik durgunluk ve krizin derinleşmesini ve toplumsallaşmasını beraberinde getirir.  Böyle bir ekonomik işleyiş sürekli olarak kriz üretme potansiyelini barındırır. Doğal olarak bu noktaya nasıl gelindiği sorgulanır; öncelikle piyasa fetişizmi ile her şeyin piyasa tarafında düzenleneceği ve refah düzeyini en yüksek seviyesine ulaşılabileceği anlatımı. Beraberinde reel sektör ile finans sektörü arasında belirleyiciliği finans sektörünün alması. Bütün ilişkilerin pazar ilişkilerine döndürülmesi. 1970 Krizinden çıkış olarak sunulan ve işçi ücretlerinin düşürülmesinde şiddetin de rol oynadığı sürecin sonunda daha fazla yoksulluk, bölüşüm dengesinin bozulması, tüketimin giderek düşmesi ve sonuç yeniden KRİZ.

                                      KEYNESYEN  ÇÖZÜM  ARAYIŞLARI

Ekonomik kriz ve krize çözüm arayışları iktisatçıları tekrar geçmiş çözümleri değerlendirmeye itmiştir. Gelinen evrede eski ekonomik düşünce ve metotları günümüze uyarlama tartışmaları başlamıştır. Doğaldır ki yeni koşullar eski uygulamaların açmazını oluşturmaktadır.

Neoliberal birikim modelinin krize girmesi klasik iktisatçılar ile post keynes iktisatçıları tekrar karşı karşıya getirmiştir. Her iki kesim de kapitalizmin krizine ve sorunlarına çözüm arayışı üzerine yoğunlaşmaktadır. Post keynesyen teori finansal serbestleşmenin makro iktisadın koordinasyonda başarısızlığa vurgu yapmakta, Paul Davidson' a göre "Keynesyen düşünce ile klasik düşünce arasında temel farklardan biri; finansal piyasaların reel ekonomik işleyişte üretim ve istihdam politikaları bağlamında farklılaşmasıdır. Post Keynesyen yorumda, yatırım ve paylaşım büyümenin temel belirleyicisidir." Klasik iktisatçılar ise ücretin azalmasının kar oranlarını artıracağı ve böyle bir artışın yatırım oranlarının yükselmesine neden olacağı savıdır. Keynes'in tanımı ile ücretler salt maliyet unsuru değil, talebin de kaynağıdır. "PALLEY' e göre neoliberal politikalar, finansal çıkarlar tarafından desteklenen minimum devlet müdahalesi, iş gücü piyasasının esnekliği, globalleşme ve tam istihdam anlayışının terk edilmesi gibi politik yaklaşımların iş gücü piyasaları üzerinde etkisi olduğu yönündedir. Kısacası neoliberal düşüncenin tarif ettiği gibi finanslaşma sürecinde artan finansal çıkarlar doğrultusunda olan politika yapılandırması, her yönden çalışanlara meydan okumakta ve ücretler üzerinde aşağı doğru sürekli baskı uygulamaktadır. Bu artan gelir eşitsizliğinin sebebini açıklamaktadır."(Palley). Keynesyen iktisadın kurucularından olan Michal Kalecki 'nin bölüşüm ve toplam talep analizi Post Keynesyen makro ekonomik modellere temel oluşturması açısından önemlidir.  Bölüşümdeki eşitsizliğin ekonomik kriz arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşüncesi post keynesyen teorisyenler tarafından savunulmaktadır. "Bir yerde dertlerimize deva olarak kemer sıkmayı vurgulayan, neoliberal arz yönlü ve monetarist tedavilerin sürdürülmesinden hatta güçlendirilmesinden yana çözümler, diğer yanda Keynesyen talep yönlü ve krediyle finanse edilen genişleme politikaları sulandırılarak yeniden yürürlüğe konuluyor. Sonuç olarak bu politikalarda Keynes'in temel unsur olarak önemsediği gelirin düşük gelirli sınıflar yararına yeniden dağıtımı hiç dikkate alınmıyor." (Harvey)  

Thomas Pıketty 21.yüzyılda kapital isimli kitabında sosyal devlet konusunu gündemine almıştır. Bir yandan krizlerin tüm yıkıcılığına rağmen faydalı olabileceğini, yeniden dağıtımın da olabileceğini ileri sürmüştür. Bu görüşe göre , en yüksek gelirler ya da en büyük servetler üzerindeki vergi oranının hissedilir ölçüde artması yahut düşmesi eşitsizliklerin yapısında ciddi bir değişiklik yaratacaktır. Bunun yolu da artan oranlı vergi almaktan geçmektedir. Geçmiş sosyal devlet uygulamalarını günümüze yol gösterebileceği düşüncesini işlemektedir. Bu çerçevede çok uluslu şirketlerin vergi durumu incelenmelidir. Çok uluslu şirketler kazançlarını en az vergi ödeyebilecekleri ülkelere taşıyabilmektedir. Bunun yolunun da küresel anlamda tedbirler alınması gerektiğini söylemektedir. Pıketty' nin önermeleri günümüz dünyasında iyi dilek önermesi olarak kalmakta, ütopya olmaktan öte geçememektedir. Kapitalizmin iktisatçıları kapitalizmin krizine çözüm arayışlarını sürdüreceklerdir. Kondratyev' in tanımı ile kapitalizm uyum sağlayan bir sistemdir. İnsanını ve doğanın kırımını göze alarak krizini aşabilir. Son süreçlerdeki savaşı zorlama gidişi bunun işaretlerini vermektedir.

                                                SONUÇ YERİNE 

Neoliberal dönemde sosyal devlet arayışları devam edecektir. Üretimim üçte ikisinin uluslar üstü olması ve beraberinde finans hareketlerinin kontrol dışı olması ulus devletlerinin hareket olanaklarını sınırlamaktadır. Ulus devletler kendi olanakları ile bazı sosyal iyileşmelere gitse bile, bunun sosyal devlet tanımı ile örtüşen seviyeye yükselme şansı yoktur. Tarihin ikinci büyük bunalımını yaşadığımız bu günlerde bizim gibi çevre ülkelerinde ise sosyal devlet uygulamalarının alanı iyice daralmaktadır. Doğal olarak ne yapılabilir sorusu gündeme gelmektedir. Finans kapitalin sultasını yıkmadan alınacak çok fazla yol yoktur. Böyle tarihi bir dönemde insanlık tarihi bir karar vermek zorunda. Savaş ve faşizmin karanlığında boğulmamak için çözüm yaratılmak zorunda. Uluslar üstü sermayenin kölelik zincirini kırıp, toplusal gereksinimlerin ön plana alındığı bir sistem oluşturulması kendini dayatmaktadır. Böyle bir dayatma insani ve sınıfsal istemlerin ötesinde, ekonomini geldiği nokta olarak zorunlu olmaktadır.

                                                 15-05-2023

                                           YAHYA  TAŞDEMİR 















9 Ocak 2023 Pazartesi

DEMOKRASİ

 

                                                 DEMOKRASİ 

Antik Yunan'da  "DEMOS-HALK, KRATOS- İKTİDAR" olarak tanımlanmış ve kapsadığı kesimler arasına köleler alınmamıştır. Daha yakın tarihte MAGNA CARTA antlaşması ile BARON'lar ile KRAL arasında yetki paylaşımı gündeme gelmiştir. Güç sahipleri arasındaki bir uzlaşma sağlanmıştır. 1789 Fransa burjuva devrimi sırasında burjuvalar zorunlu olarak ittifak yaptıkları işçi sınıfına, 1780 meclisinde "Baldırı çıplaklar olarak" üçüncü tabaka temsil hakkı vermişlerdir. Burjuvalar daha önce karşı oldukları RUHBAN ve ARİSTOKRASİ ile uzlaşarak emekçi ve yoksul kesimlere karşı set oluşturmuşlardır. EŞİTLİK-ÖZGÜRLÜK ve KARDEŞLİK tanımlaması mülkiyet sahipleri için geçerliydi. Birey, yurttaş,halk,ulus,millet tanımlaması da sınıfsal ve cinsiyet farklılıklarını içermiyordu. Gerek işçi sınıfının, gerekse de kadın hareketinin burjuva sistem içinde belli haklara ulaşması yüzyılları kapsayan çetin mücadelelerin sonucudur. 1848 ve 1870 bu mücadelelerin tepe noktası olmuştur. Sanayinin gelişimine paralel olarak sınıf mücadelesinin de ivmesi yükselmiştir.

 MARX: "Burjuvazi dünyayı kendi suretinde yaratmaktadır" tanımlamasında bulunmuştur. Tarihi materyalizm açısından bakılınca bu tanımlamada yerine oturmayan herhangi bir şey yoktur. Bilinen bir gerçek ekonomik hakimler toplum üzerinde bütün alanlarda hakimiyetlerini kurarlar. Onların sorunları ve dünya görüşleri tüm toplum için geçerlidir. Kısacası toplumsal yaşamı, kültür ve ideolojik alanları kendilerine göre düzenlerler. Böyle bir süreçte burjuvaların çıkarları için YASAL ve ANAYASAL güvenceler zorunludur. İşçi ve emekçilerin mücadelesinde ise her türlü baskıcı yöntemler kullanılmıştır. Dünya bir yana, ülkemiz geçmişine göz atınca kitaplar dolu malzeme bulmak zor değildir. Tüm bunlar sınıf-emek ve demokrasi mücadelesi verenlere yeterli deney sunar. Burjuva demokrasinin sınırlarını belirleyen sınıflar arası güç dengeleridir. Böyle bir tanım "burjuva demokrasisinin" bir sınıf diktatörlüğü olduğu gerçeğini örtmez. Kapitalist toplumda devlet, birikim sürecinin garanti edilmesi, baskı ve rıza oluşturma üzerine kuruludur. Çünkü tarihsel süreçler onlara da öğretmiştir ki salt baskı yöntemiyle yönetmek olanaksızdır. Sınıf mücadeleleri burjuvaziye devletin tek başına kendilerine ait bir araç olmadığını göstermiştir. Böyle bir sonuç yetki paylaşımını ve bu süreci yürütecek organları yaratmıştır. Anayasa ve yasalar, organlar arası güç paylaşımı (yasama-yürütme-yargı) ve seçimler. Böylece devlet, burjuvazi açısında dolaylı bir yönetim aracına dönüşmüştür.

Kapitalizm önceki (feodalizm) sistemdeki siyasal ayrıcalıkların yerini ekonomik ayrıcalıklar almıştır. Gelinen aşamada toplumsal sınıflar ve halk daha fazla görünür olmuştur. Böylece hak mücadeleleri gündeme gelmiş, ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Bunun üzerine sistem hakimleri toplumun diğer kesimlerine pasif ve kapsayıcı çözümler sunmuşlardır. Bunun en belirleyici yanı EŞİT YURTTAŞ ve SEÇME ve SEÇİLME hakkıdır. Bu günde sıkça karşılaştığımız seçimi bekleme söylemi çok eskidir. Böyle bir sürecin sonunda TEMSİLİ DEMOKRASİ aşamasına gelinmiştir. Temsili demokraside ise siyasi gücün kullanılması değil, onun başkalarına devredilmesidir. Kendilerini temsil ettiği kesimlerin beğenilmemesi durumunda değiştirme hakları vardır. Kaçınılmaz olarak bir sonraki seçim beklenecektir. Gözden kaçan ise ekonomik güç sahiplerinin ellerindeki her türlü olanağı kullanarak süreci kendi lehine çevireceğidir. Tarihsel olarak demokrasi uygulamaları ve araçları konusuna girmeyeceğim. Çok geniş ve ayrı bir yazı konusu. Günümüze nasıl gelindiğini ve günümüz uygulamalarına yoğunlaşmak gerekiyor.

1900'ler sonrası ve özellikle birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası demokrasi ve sosyal devlet uygulamalarında ciddi yol alınmıştır. Kapitalizmin alternatifsiz olmadığı, sosyalist ülkelerin ortaya çıkması, özellikle gelişmiş kapitalist ülkeleri gerek demokrasi, gerekse de sosyal devlet uygulamasında bazı adımları atmak zorunda bırakmıştır. Demokrasi tanımlamasına güzelleme kelimesi gözüyle bakılmazsa, beraberinde ekonomik gelişkinlik, paylaşım, demografik yapı gibi birçok etkeni kapsadığı görülür. Yeni sömürgecilik olarak tanımlanan 1970-1980 önceki  ekonominin işleyişinin getirdiği avantajlarını kullanan Başta Avrupa olmak üzere gelişmiş kapitalist merkezler; kendi toplumlarına ekonomik ve demokratik haklar sunabilmişlerdir. Keynesgil politikalar olarak isimlendirilen bu süreçlerin temelinde kendi toplumsal yapılarındaki hoşnutsuzluğu en alt düzeyde tutmak temel politika olmuştur. Bunu yaratan da sınıfsal ve toplumsal mücadeleler ile sosyalist bir dünyanın yarattığı baskıdır.

Yeni sömürge olarak isimlendirilen ülkelerde ise ( Türkiye ve Güney Amerika tipik örnek) ekonomik ve demokratik taviz verecek koşulların olmayışı sert mücadeleleri, toplusal çalkantıları, askeri darbeleri, kitle katliamları vs getirmiştir. Burjuva devrimini yapmış, ekonomik birikimini sağlamış ve sağlamaya devam eden kapitalist merkezler kendilerini her yönden sağlama almışlardır. Bu süreç 1970'lerde başlayıp günümüze kadar gelen ekonomik yapıdaki değişime paralel olarak değişim yaşamış ve sosyalist olarak isimlendirilen ülkelerin kapitalizme evrilmesi ile birlikte ömrünü tamamlamıştır. Artık sosyalist alternatif kalmamış, üretim ve dolaşım için sınırlar ortadan kalkmıştır. Böyle bir sonuç gelişmiş kapitalist merkez ülkelerindeki halklara da büyük hak kaybı getirmiştir.

                                  NEOLİBERAL DÖNEMDE   "DEMOKRASİ"   

 Marx'ın tanımıyla burjuvazinin kendi suretiyle yaratılan dünyada ekonomik değişimler toplumsal yapıyı yeniden biçimlendirmektedir. Üretimin ve dolaşımın uluslararasılaşması, esnek-parçalı üretim ve üretim alanlarının taşınabildiği, kaçınılmaz olarak ulus devletlerin hareket olanaklarını sınırlamıştır. Ekonomik işleyişteki değişim piyasaların genel olarak denetlenmesini de beraberinde getirmiştir. Ulus devletine kalan ise ekonomik alanların dışındaki üretimin garanti alınması, işçi sınıfı mücadelesinin bastırılması ve genel anlamda güvenlik sağlamaktır. Güvenlikçi bir politika ile sınırlı bir alanda demokrasi ve demokratik alanların kullanılması nasıl olacaktır. Demokrasi ekonomik ve toplumsal yapıdan yalıtık kendine menkul bir sözcük olmayacağına göre "DEMOKRASİNİN" geldiği nokta neresidir. Gereksiz süslü sözler boş tanımlamaları dikkate almayacaksak, ciddi ve yanıtı zor bir soru ile karşı karşıyayız.

Demokrasi tanımlamasının içine; temel insan kakları girdiği gibi, karar alma ve yönetime dolaylı veya doğrudan katılma, sosyal haklardan yararlanma da gireceğine göre bunu uygulamaya kalkan devlet hangi ekonomik ilişkiler içinde bunu yapabilecektir. Demokrasinin siyaset alanına sıkıştırılması, ekonominin ise ayrı kuralları olan başka bir alan olarak değerlendirilmesi günümüzün çıkmazını oluşturmaktadır. Günümüz tanımı ile küresel sermaye kurallarını da küresel ölçekte koymaktadır. Böyle bir sonuç özel mülkiyet ilişkilerini aşmadan kamucu-sosyal devlet ve katılımcı bir ekonominin olmasını olanaksızlaştırmıştır. Görünen o ki demokrasi mücadelesinin çok zorlaştığı ve araçlarının çok sınırlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Sendikal ve demokratik kitle örgütlenmesinin çok sınırlı olduğu, sivil toplum örgütü olarak isimlendirilen birçok yapının da devlet güdümlü veya uluslararası fon destekli olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Tüm bunlara bizim gibi kapitalizmin yukarıdan aşağı geliştiği, çok güçlü demokratik geleneklerin oluşmadığı ülkelerde mücadelenin hangi koşullar altında yürütülebileceği daha açık ortaya çıkar.

Koşulların zorluğu karşısında yılgınlığa düşmek değil, zorlu koşullar ile nasıl mücadele edileceğine kafa yormak, çözüm yolları aramak ve bulmak. Kolaycı çözümler yerine kısa ve uzun dönemli planlar yapmak. Gerçek demokrasinin sınıfsız toplumda olacağı bilinciyle hareket edip, güncel mücadelenin görevlerini yerine getirmek gerektiğini görmek. Bunu yaparken salt inançla değil, gelinen noktayı ve toplumsal ilişkilerdeki değişimi çözümleyerek sonuca varmak. Sonuç olarak üretim ilişkilerinin merkezinde olduğu, işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin tümünü kapsayan bir perspektife gereksinim var. Somut güce karşı başka bir somut güçle hareket edilebileceği gerçeğini gözden kaçırmamak. Bunun karşılığı da ülke çapında kapitalizm ve emperyalizm karşıtı bir cephesel örgütlenmenin zorunluluğudur. Bunu söylerken bazı örgütsel yapıların kendi ihtiyaçlarından doğan ilişkilerin böyle bir süreci karşılama olasılığı yok. Sorunun büyüklüğü ve zorluğu, karşı mücadelenin de güçlü ve kapsayıcı olması gerektiğini dayatır. Demokrasi platformu gibi oluşumların, basın açıklaması gibi eylemlerin sürece karşılık olmadığı açıktır. Ayrıca sorunun yapısal olması nedeniyle yönetim değişiminin genel işleyişi değiştirmeyeceği gerçeği gözden kaçırılmamalı. Başka bir anlatım zorlu mücadeleleri yürütebilecek bir örgütlenme ve zorlu mücadeleler sayesinde demokratik gelişmelerin olabileceği gerçeği kabul edilmelidir.

Gerek kendini solda ifade eden siyasi yapıların, gerekse de sendika ve demokratik kurumların önünde direniş mücadelesine kotaracak cephesel bir örgütlülüğü kurma zorunluluğu var. Mücadele süreci örgütlü yapıların gelişimini ve değişimini beraberinde getirir. HAYAT ÖĞRETİR kuralı içinde yol alınır. 

                                                   YAHYA TAŞDEMİR

                                                           10-01-2023