EKONOMİK KRİZ ve DEVRİMCİ MÜCADELE
1929 Krizi beraberinde faşizm, ikinci dünya savaşı ve devrimleri getirdi. 2007-2009 Krizi ise şimdilik sosyal patlamalar, öfke birikimi, isyan girişimleri ve toplumsal göçler getirmektedir. 1929 krizi sonrası sosyalist ülkelerin varlığı, marksist düşüncenin çekim merkezi olması, komünist örgütlerin gücü ve devrim mücadelesinin sürüyor olması beraberinde yeni devrimleri ve kurtuluş savaşlarını yaratmıştır. Günümüzde ise verili durum tam aksini, devrimci mücadeleye niyetli olanlara her şeyin yeni baştan yapılması gerektiğini göstermektedir. Geçmiş tarihi süreçler kendi dönemine uygun politik değerlendirmeleri, örgütlenmeleri, mücadele biçimlerini, araçlarını ve hareketlerini yaratmışlardır. Önümüzdeki dönem de yeni süreci kavrayan bir yerden, eski süreçlerin deneylerinden ders çıkararak oluşacaktır. Ekonomik, toplumsal, ideolojik ve kültürel değişime uygun bir mücadele görevi önümüzde durmaktadır.
GÜNÜ KAVRAMAK
Günümüz marksist ve komünist düşünürlerin, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini yürüten yapıların çözmesi gereken öncelikli sorun GÜNÜ KAVRAMAKTIR. Kalıplar ve geçmişin tekrarı sürece uyumsuzluğu ve toplumsal mücadelede yerini bulmamayı getirir. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak belirsizliklere ve kaygılara yol açar. Sınıf mücadelesinin yaşadığı sıkıntı da burada başlamaktadır. Sömürünün fabrika duvarlarını aşması, hayatın tümünü kapsaması, kişinin kendine olan güvenini kaybetmesi, aileleri ve sosyal toplulukları parçalaması ve beraberinde gelecek endişesi, örgütlülüğü yaratamama korkusu. Kapitalizm tüketim toplumuna evrilmiş, kitleleri sürüleştirme politikası temel yönelimi olmuştur. Gelinen evrede eskinin klasik komünist partilerinin ve sendikalarının yeni sürece yanıt verme şansı yoktur.
Küreselleşme diye tanımlanan sermayenin-üretimin ve tüketimin uluslararası olması, kendini solda ifade eden birçok düşünürü dünya devrimi veya yeni toplumsal hareketler olarak isimlendirilen (Alan ve kimlik mücadeleleri) alanlara yöneltmiştir. Kısacası zorlu bir hedefi değil, kolaycı çözümleri gündemlerine almışlardır. Sınıfsal mücadelenin seyri, bir taraftan belirsizliğe sürüklenirken, diğer tarafta özgürlük mücadeleleri sınıf mücadelesinin yerine konmuştur. Başka bir anlatımla sınıf politikasının temellerinin ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Sermaye devlet ilişkisini yok saymışlar, sınıf iktidarının devlette yoğunlaşmasını görmemişlerdir. Tam aksine sınıflar arası gelir seviyesinin iyice arttığı, yoksulluğun ve açlığın yaşandığı bir süreç sınıf ve devrimci mücadeleye daha uygun koşullar oluşturmuştur. Bu da parçalı mücadele veya soyut enternasyonalizm yerine sınıf mücadelesini ve sınıf devletine karşı mücadeleyi ön plana çıkarmaktadır. Ulusal devlet sınırları içinde işçi sınıfında parçalı yapıyı kapsayacak, beraberinde diğer ezilen yoksul ve açlık sınırı altında yaşayanları da mücadele sürecine katacak bir politik hat kaçınılmazdır. Ulusal çaptaki sınıf mücadelesi beraberinde gerçekçi anlamda enternasyonali de getirecektir. Çok küçük bir azınlık olan sermaye sahiplerinin istemlerini karşılayan devlet, neden toplumun ağırlıklı kesimlerinin gereksinmeleri üzerinden hareket etmesin. Sermaye savunucularının tezlerini bir kenara itersek burada belirleyici olanın devlete kimin hakim olduğudur. Konu tekrar sınıf mücadelesi, devrim ve sınıfsız toplum gerekliliğine gelip dayanmaktadır.
İşçi sınıfı ve tüm ezilenler için öncelikli olarak daha iyi yaşanılabilir koşulların oluşturulabileceği bir gelecek hedeflenmelidir. Başka bir anlatımla ÜTOPYA. Böyle bir kuramın tüm mücadele biçimlerinin ateşleyicisi ve sürükleyicisi olduğu gerçeği geçmiş deneylerinde fazlasıyla görülür. E.M.WOOD' un tanımı ile "sadece post modern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve tarihselliği göz ardı edilmezse kapitalizmin kaçınılmazlığı ve tarihin sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir (Kapitalizm demokrasiye karşı s.17. yordam. k.). Sınıfsal konumlanış uzlaşmaz karşıtlığı oluşturur. Uzlaşmaz karşıtlık ise daha ileri bir toplumsal düzen arayışlarını zorlar. Bu arayışın kendiliğinden sonuca gitmeyeceği, devrimci öznenin yaratılması gerektiği tarihi gerçektir. Engels'in anlatımı ile" Devrim, en üstün siyasal eylemdir; devrimi kim istiyorsa onun aracını da,yani devrimi hazırlayan, işçileri devrim için eğiten siyasal eylemi de istemek zorundadır." Devrimci bir savaşın başka türlü yürütülemeyeceği geçmiş tarihsel süreçlerde fazlasıyla görülmüştür. Koşulların zorluğu böyle bir yapının önünde engel olmadığı gibi, tam aksine devrimci öznenin yaratılmasının imkanlarını sunar. Önümüze çetin ve zorlu bir mücadelenin tüm alanlarda yürütülmesi gerektiği çıkar. Böyle bir mücadele yürütmeden sistemden kopuş sağlanamadığı gibi İNANDIRICILIK da sağlanamaz. İnandırıcılığın olmadığı bir mücadelede gelecek kurgusu "ÜTOPYA" da olamaz.
DEVRİMCİ ÖZNE
2023 Mayıs seçim süreçlerinde yaşananlar devrimci bir öznenin olmayışının eksikliğini en açık bir şekilde gösterdi. Sol adına hareket ettiğini düşünen yapı ve kişiler "BİR NEFES ALMAK" tanımında kendini bulan ruh hali içerisinde ırkçı ve faşist yapılardan medet umar duruma geldi. Demek ki bu kadar da olmazın sınırı olmazmış. Gelinen bu acınası ve üzücü nokta hızla aşılmak zorunda. Sistemin onarımına soyunmak veya sistem içi kamplaşmalardan birinin yanında yer alınarak gidilecek yol yoktur. Geçmişin öz eleştirisine sıcak bakmasak-hep doğru ve haklı olduğumuz yanılsamasını yaşıyor olsak bile son kırk yıllık izlenen çizginin hayat tarafından ret edilişini daha açık nasıl görebiliriz. Bu nedenle yaşanan süreci ve izlenen çizgiyi mahkum edip yeni yollar açılmak zorunda. Kolaycı ve sistemin içinde oynamayı içeren reformist ve sağ çizgiyi terk edip devrimci bir yönelim kaçınılmaz görünüyor.
Devrimci özne- devrimci parti veya örgüt tartışması kaçınılmaz olarak çok detaylı bir tartışmadır. Yapılması gerekenin entelektüel tartışmalar içinde boğulmak değil, günün sorunlarına çözüm aramaktır. Öncelikli olarak böyle bir süreci yorumlayıp, yürütebilecek kadro sorunudur. Beraberinde yürünecek yol konusunda ağırlıklı olarak uzlaşmaktır. Böyle bir kadronun kaynağı ise geçmiş ve günümüz mücadelesi içinde yoğurulmuş, gelecek öngörüsüne sahip birikimdir. Ülkemiz mücadele tarihi ise yeterli birikime sahiptir. Burada belirleyici olan ne yapılmak istendiği ve nihai hedefin ne olduğudur. Başka bir anlatımla mücadelenin DEVRİM merkezli yürütülmesi ve strateji, mücadele tarzı, örgüt anlayışı konularında uzlaşmış olmaktır. Kapitalizmin geldiği aşama, 1800-1900 'lerin verileri ile değerlendirilip teorik sonuçlara gidilemez. Böyle davranan yapıların cemaat örgütlenmesine, sosyal buluşma ilişkilerine döndüğü gerçeğini atlayamayız. İsyan ve patlamalara yön verecek, yönetebilecek örgütlenmelerin yaratılması gerektiği açıktır. Başta işçi sınıfı-diğer emekçileri-ezilenleri ve yoksulları kapsayacak bir örgütlenme ve düşünsel donanım ile kitlelerin doğrudan katılımını sağlayacak inandırıcılık oluşturulması kaçınılmaz. Her defasında ayni şeyleri yapıp, farklı sonuçlar bekleyen tarzın karşılığının olmadığı görülüyor.
Klasik bir deyiş vardır "NE YAPMAK İÇİN YOLA ÇIKARSAN ONU YAPARSIN". Toplumsal mücadelede bunun bire bir karşılığı olmasa da, hiç olmazsa yol alırsın. Bunun için öncelik ne yapılmak istendiği, beraberinde inanç ve kararlılıkla kavganın içinde olmak. Ustanın anlatımı ile yorumlamadan öte geçip dönüştürmeye çalışmak. Bunun için sistemin korku yarattığı, mahkum ettiği sistemden kopuşu ve sistemin değişim ve dönüşümünü kavganın ortasına koymak. "Çalıyı dolaşarak" belki diken batmasını engelleyebiliriz, fakat çalının etrafında tavaf etmenin ötesine gidemeyiz. Teorinin oluşumu ise sınıf mücadele deneyleri ile sınanarak olanaklıdır. Çünkü mücadele pratiğinden uzak marksist önermelerin günümüzde karşılığı olmadığı gibi, sınıf mücadelesine de yabancıdır. Kısaca düşünsel, pratik ve örgütsel mücadele diyalektik bir bütünlük içinde sürdürülmek zorundadır. Böyle bir görev sınıf savaşımı içerisinde yer alan kadrolara aittir. Akademik çalışmalar böyle bir sürece düşünsel ve bilimsel katkının ötesine geçemez. Devrim siyasetin en yüksek eylemi ise, bu sürecin kotarılması da pratik içinde pişmiş kadrolara kalmaktadır.
Doğal olarak kalkış noktası; kapitalizmin geldiği evrede, kapitalizmi yıkacak dinamikleri iyi kavramak ve beraberinde nasıl bir sosyalizm konusuna yanıt üretebilmektir. Sosyalizm adına yaşananları ve kendi geçmişimizi acımasızca eleştirmeden kaçınmamak, eleştirinin yol açıcı etkisini küçümsememek gerekiyor. Haluk Gerger'in SSCB deki süreci "Hiyerarşik fanus içinde dondurulmuş yaşam, sosyalist inşanın devrimci dinamizmini ve yaratıcılığını köreltti" tespiti önemlidir. Bu tanım bu gün ülkemizde var olan siyasi yapıları da kapsamaktadır. Düşünsel yaratıcılığın yolu da eleştiri ve öz eleştiri sürecinin sağlıklı işlemesidir.
KAPİTALİZMİN GELDİĞİ EVRE
Kapitalizmin iç işleyişinin getirdiği birikim ve birikimin geldiği nokta sermayenin küreselleşmesi olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar kökleri ulus devlete dayansa da sermaye uluslar üstü bir duruma gelmiştir. Üretim ve tüketimin küreselleşmesi, üretim modelinin FORTİST-TAYLORİST modelden esnek ve parçalı döneme geçmesi ve beraberinde güvencesiz iş koşullarının yaratıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Sermaye birikiminin dünya genelinde çok az kesimin elinde toplanması, orta kesimlerin güç kaybetmesi, çalışanların alım gücünün düşmesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması, kısaca açlık ve yoksulluğun arttığı bir süreç. Rekabet emperyalist güçler arasında gerginlikler ve savaş olasılıklarını beslemektedir. Sosyal devlet uygulamaları büyük oranda budanmıştır. Kısacası gelinen noktada bütün emekçilerin ve ulusların kaderi bir avuç sermayenin eline geçmiştir. Buradan hareketle nasıl bir duruş belirlenecek, gelinen koşulları kader deyip kabullenmeyecek isek, ne yapılacak?
Marx ve engels' e dönersek "Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik biçimi kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir". Kısacası bütünsel olarak koşulların değişimi beraberinde mücadelenin de değişimini getirir. Ülkemize gelince bir çevre ülkesi olarak emperyalist sisteme eklenmiş, emperyalist güçler arasında rol çalmaya çalışan bir konumdadır. Ekonomik olarak emperyalist ülkelere ara mal üreten finans sektörü ve üretim sektörü olarak büyük oranda iş birliği ve ortaklıkların oluştuğu bir evreye gelmiştir. Böyle bir ekonomik işleyiş devleti yönetenlere çok fazla hareket olanağı vermemektedir. Rıza üretmekte zorlanınca, baskıcı uygulamalar artmaktadır. Günümüzün moda deyimi ile baskıcılığı "siyasal islam"a bağlamak sorunları görmemek, sorunlardan kaçmaktan başka bir anlam ifade etmez. Sistemin sahiplerinin kendi iktidarlarını korumak için her türlü yönteme baş vurduğu yakın tarihimizde fazlasıyla mevcuttur. Ülkemiz yönetimini nasıl tanımlarsak tanımlayalım baskıcı yanının ağırlıklı olduğu görülmektedir. Kurtuluş savaşından bu yana askeri mahkemeler, DGM' ler, özel yetkili mahkemeler, terör ile ilgili mahkemeler vs. Tüm bunlara bakınca hukuk sistemin ve demokrasi işleyişinin hangi boyutlarda olduğu görülür. İktidar değişimlerinden demokrasi beklemek yıllardır bilerek veya bilmeyerek düşülen en büyük yanılgıdır.
GÜNÜN DAYATTIĞI GÖREVLER
Uzun dönemdir yönetimde bulunan dinci-ırkçı-faşist karması yönetim yeniden iktidarda kalabilmiştir. Öncelikli olarak bunu nasıl yapılabildiğini, solcuların boşalttığı işçi - emekçi ve yoksullardan aldığı desteği nasıl sürdürebildiğini incelemek gerekiyor. Bunu yaparken üsten bakan, halkı hor gören aydın bakışı ile değil, diyalektik ve tarihi materyalist düşüncenin yol göstericiliği ile sınıfsal davranışları çözümlemeye çalışan DEVRİMCİ bir gözle incelemek gerekir. Bu da bize, SINIFA karşı SINIF politikasının kaçınılmazlığını gösterir.. Marx'ın 1848 dönemi için söylediği "Toplumun devrimci çıkarlarını kendisinde toplayan bir sınıf, ayağa kalkar kalkmaz, kendi devrimci etkinliğinin içeriğini ve malzemesini doğrudan doğruya kendisinde bulur: Yere serilecek düşmanlar, mücadelenin gerekleri doğrultusunda alınması gereken önlemler;ve kendi eylemlerinin sonuçları, onu daha da ileriye taşır." Devrimcilik iddiası olanların kendilerini kapattıkları gettolardan çıkmaları, küçük burjuva düşler yerine sınıflar kavgasındaki yerini almaları gerektiği açıktır.
Gelinen evrenin en acil görevi ise başta SINIF - ALAN - KİMLİK ve DEMOKRASİ mücadelesi olmak üzere bütünü kapsayan bir direniş mücadelesinin kaçınılmazlığı. Demokratik devrimini tamamlamamış bir ülkede sermaye kutuplaşmalarından demokrasi beklemek DÜŞ dünyasında olabilir. En küçük bir hak mücadelesi bile çetin kavgaları dayatır. Kısacası sürekli üzeriden atlanılan, görmezden gelinen zorlu bir görev tüm ezilenleri bekliyor. Böyle bir görev ancak BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ ile kotarılabilir.
YAHYA TAŞDEMİR
31-05-2023
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder