EKİM DEVRİMİNİN YÜZÜNCÜ YILINDA
SOSYALİZM
YAŞANAN GEÇMİŞ
Üç yüz yıllık aydınlanma ve modernizm dönemi, insanlık tarihi olarak önemli bir evredir. İnsan kendi
kaderini Tanrıdan geri almış, Kapitalizm ve Sosyalizm
(sürdürülememiş bir deneyim de olsa)
olarak tanımlanan sistemlerde yaşamıştır. Yaşadığı sistemlerde
mutluluğu bulamamış olacaklar ki;
gelişmiş emperyalist kapitalist merkezlerden, daha az gelişmiş ve geri ülkelere doğru
yayılan farklı savrulmalar yaşamışlardır. Tekrar dine dönüş-cemaat
yapılanmaları-iktidarı hedeflemeyen alan örgütlenmeleri-ırkçı
tepkiler.
En önemlisi de birey merkezli günü yaşama, tüketme ve tükenme
temelli liberalizmin övdüğü “özgür birey”. Post
modernizm olarak isimlendirilen düşünce akımları böyle bir ortamda güç
kazanmışlardır.
Ulus devletten ve sosyalizmin yaşanmış
uygulamalarından mutlu olmayan insanlığa sunabileceğimiz yine
kapitalizmin eleştirisi olarak isimlendirilen sınıfsız – sınırsız ve sömürüsüz toplum tasarımı
olan SOSYALİZM' dir. Marx'ın tanımı ile “kapitalist üretim tarzının ürünü olan
kapitalist mülk edinme biçimi, kapitalist özel mülkiyeti yaratır.
Bu,mülk sahibinin emeğine dayanan kişisel özel mülkiyetin ilk
yadsımasıdır.
Ama, kapitalist üretim, bir doğa yasasının kaçınılmaz zorunluluğu
ile kendi yadsınmasını doğurur. Bu,yadsımanın
yadsınmasıdır” (Kapital,birinci cilt, s.804). İnsanları içine girdikleri
kendi kozalarından çıkarıp toplumun ortak sorunlarına
yönlendirebilmek için sosyalizmin
günümüz tanımlamasına gereksinim vardır. Günümüzün teknolojik
deyimi ile güncellemeye.
Bunu yaparken yaşanmış ve yaşanıyor olan sosyalizm deneylerini, günümüzün nesnelliğine göre yorumlamak.
1990 sonrası bu konuda birçok tartışma yaşandı.
Olayın yeniliği ve sıcaklığı, estirilen neoliberal rüzgar
ortamında çok sağlıklı sonuçlar üretmek olanaklı değildi. Savunmak
ve savrulmak gibi ikili tutum belirgin oldu. Bazıları ise
“sosyalizmin tarihsel bir dönemi kapanmıştır” tanımlaması ise
konunun kendisini tartışmayıp güncele yoğunlaşma tavrını seçti.
Tarihsel süreçlerin sağlıklı değerlendirmesini yapıp, günümüze
sonuçlar üretemiyorsak tıkanmalar kaçınılmazdır. Reel sosyalizmin
yıkılışının üzerinden 30 yıla yakın bir süre geçmesine karşın
sosyalizmin fikri ve
pratik krizi aşılamamıştır. Toplumların tarihi atlanarak yaşanamıyor
ise, sosyalizm tarihi için de aynı kural geçerlidir.
Kendi tarihimiz ile yüzleşmek zorundayız.
Sosyalizm adına yaşanmış ve yaşanıyor olanlar bizim tarihimizdir.
Reel sosyalizm deneyini belirli alanlarda sorgulayarak ile işe
başlanabilir. DEVLETİN -SİYASAL SİSTEMİN-EKONOMİNİN ve
ULUSLAR ARASI ilişkilerin
nasıl örgütlendiğine bakarak sonuçlara ulaşabiliriz. Klasik tanım
ile devletin
parçalanarak ele geçirilmesi ve tekrar örgütlenmesi
ile sorun çözülemiyor.
RUSYA SOSYAL
DEMOKRAT İŞÇİ PARTİSİ (RSDİP)
RSDİP ; 1898 yılında Minsk'te kuruldu. 1.kongre
daha çok kuruluşun ilanı şeklinde oldu. Lenin Sibirya'da sürgünde olduğu
için kuruluşa katılamadı. Parti içinde düşünce farklılıkları kafa
karışıklıkları sürüyordu. Sürgün dönüşü lenin; parti içinde düşünce
netliği sağlamak, genel olarak farklı eğilimlere karşı ideolojik
mücadele vermek, propaganda ve örgütlenme aracı olarak ISKRA (kıvılcım)
gazetesinin ilk sayısını 1900 yılının aralık ayında yayınladı. 1903
yapılan ikinci kongrede Lenin'in önerisi ile DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİLİK
ve iktidarın parlamenter yolla değil DEVRİMCİ YÖNTEM ile alınması kabul
edildi. Azınlıkta kalan MENŞEVİKLER karşı çıktı ve bolşevik - menşevik
ayrışması yaşandı. 1905 Olayları ve sonrasında parti çok fazla hazır
olmamasına karşın etkin bir mücadele yürüttü ve hızla kitleselleşti.
Gerek partinin çalışmaları gerekse de gazetenin basımı ve dağıtımı
gizlilik koşulları içinde yürütülüyordu. 1908 sonrası gericilik
döneminde verilen ağır kayıplar geri kalanları daha fazla daralmaya ve
sert kuralların işlediği disipline zorlamıştır.
Partinin tanımı 1905'lere kadar ;”öncü parti sınıfın
dışında çelik disiplini olan profesyonellerden oluşmuş bir
örgüt”şeklinde idi. Başka bir anlatımla MESLEKTEN DEVRİMCİ. Lenin'in
tanımı ile “Siyasi sınıf bilinci sadece dışarıdan getirilebilir, yani
ekonomik mücadelenin dışındaki bir alandan, işçi, ve patron arasındaki
ilişkiler alanının dışından. Yalnız ondan bu bilincin kazanılabileceği
alan, bütün sınıfların ve tabakaların devletle ve hükümet ile olan
ilişkileridir, bütün sınıflar arasında karşılıklı ilişkilerdir” (ne
yapmalı s.91. Günce.y) 1905 sonrası “parti sınıfın organik bir
parçası” olarak tarif edildi. Ayrıca lenin'in “Tarihte hiçbir sınıf
kendisi içinden hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğinde olan kendi
politik önderlerini, kendi öncü savaşçılarını yaratmadan egemenliğe
ulaşmamıştır.”(lenin seçme eserler, inter. y. cilt 2, s.25) Partinin
koşullara uyum sağlayan kolektif bir araç olduğu yorumundan hareket
edersek somut durumlara göre değişimler geçirilmesi doğaldır.
Çarlık Rusya'sının baskı koşulları
demokratik kültürün gelişimini engelledi. Belirleyici olan çarın jandarma-polis ve istihbarat güçlerinden
kendini korumaktı. RSDİP için tanımlanan demokratik merkeziyetçi anlayışın, daha çok merkezi
yanını işlediğini görebilmekteyiz. İşçi sınıfının ileri unsurları
diye tanımlanan kesimlerin ve bazı aydınların içinde yer aldığı öncü
parti modelinde
profesyonel devrimciler örgütlenmesi belirleyiciydi.
Monarşinin baskı koşullarında farklı olması
da olanaksızdı. Böyle bir örgütlenmenin açmazı
işçi sınıfı ve diğer ezilenlere bir çeşit yedek güç gözüyle bakılan bir kültür yaratmasıydı.
Devrimin asli ve belirleyici unsuru olması gerekenler, tali duruma
düştü. Öncü parti devrim sürecinde ve devrim sonrası politikaya yön
veren ana unsurdu.
Kısaca devrim öncesi merkeziyetçi yapı, devrim sonrası demokratik
açılımı sağlayamadı. İşçi sınıfı, yoksul köylülük ve diğer ezilenler
sürece yalnız
aktif katılım değil, karar oluşturma ve alınan kararların
uygulanmasının sonuçlarının aktif ve etkin olarak denetimini
sağlayamadı.
Lenin'in BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE şiarı iktidar sonrası dönemde
önemini yitirmiş ve sovyetlerin işlevi daraltılmıştır. Çeşitli
gerekçeler ile iktidar işlevini parti yüklenmeye başlamıştır. Parti
yapısının
aşağıdan yukarıya güçlü olarak belirlenip, denetlenmemesi, parti
yöneticilerine keyfi davranma olanakları sunmuştur.
DEVRİM VE YENİ SİYASAL SİSTEMİN OLUŞUMU
Devletin ele geçirilişi ve yeniden örgütleme
anlayışı doğal olarak tüm alanlara yansır. Ekim devrimi sonrası savaş ve iç savaş koşulları zorunlu
olarak partiyi çarlık bürokrasi kadroları ile ortak çalışmaya
itti. Yine Lenin'in anlatımı ile “çarlık bürokrasinin
dişlilerini yağlayarak” yola devam etmişlerdi.
Ekonominin, siyasal sistemin ve Uluslararası ilişkilerin oluşumu doğal olarak yönetici kesimin bakışını
yansıtacaktı.
1917 Ekim devriminden sonra fabrika ve
işletmelerin yönetimini önceleri işçi komiteleri üstlendi. 1918
yılında Lenin; sanayide ve diğer alanlarda işçi komiteleri
yönetimi yerine tek kişi yönetimine geçilmesi gerektiğini savundu.
Bu konuda ısrarcı olanları da sendikalist ve anarşist eğilimler
olarak suçladı. Örnek olarak emperyalist ülke tröst yönetimlerini
gösterdi. Kısacası devirdikleri sistemin müdürlük yönetimi geri
geldi. Ayrıca Lenin; bir fabrika veya işletmenin üretiminin ve
mülkiyetinin işçilerin sayılması, bu işçilere devlet yönetiminin
talimatlarını değiştirme ve engelleme hakkının tanınması Sovyet
ilkelerinin kabaca çarpıtılması ve sosyalizmin toptan reddedilmesi
anlamına gelir tanımlamasını içeren konuşmalar yaptı. Verimliliği
artırmak
gerekçesi ve geçici olarak düşünülen tek kişi yönetimi süreç içinde
kalıcılaştı.
5 Aralık 1917 tarihli kararname ile üretim organlarının
faaliyetleri yüksek ekonomi konseyine verildi. Devamında 4-26
mayıs ekonomi konseyleri kongresinde işletmelerin yönetim
kurullarının üçte ikisi bölge ve yüksek konsey üyelerinden, üçte
biri ise işçiler tarafından seçilecekti. Ayrıca müdürler ve teknik
personel devlet tarafından atanan kimseler olarak görevlerine
devam ettiler. Böylece işçilerin karar oluşturma süreçlerindeki
konumu göstermelik bir düzeye düştü.
1927'de beşinci kongrede birinci beş yıllık plan
kararı alındı. Devlet planlama komisyonu
(GOSPLAN)
planı hazırlayarak 1928 yılında uygulamaya sokuldu. Böylece anarşik
üretimin yerini planlı üretim alınacaktı. Plan emredici bir nitelik
taşıyordu. Başka bir anlatımla uygulaması zorunluydu. Plan ekonomik
ve toplumsal yaşamın bütününü kapsıyor ve merkezi bir nitelik
taşıyordu. Amaç ise komünizmin maddi ve teknik temelini oluşturmak.
Savaş dönemi hariç beş yıllık planlama uygulaması günün gereklerine
göre değişimlere uğrayarak sürdü. Kolektif mülkiyet olarak
değerlendirilen SOVHOZ ve KOLHOZ'lar da plan uygulamasının
içindeydi.
Planın hazırlık aşamasını toplanan veriler
temelinde teknik elemanlar hazırlayıp taslak hale geldikten sonra
tartışmaya açılıyordu. Genel yönelim merkez komite ve hükümet tarafından
belirlendiği için işletmelerde daha çok işin teknik yanı tartışılıyordu.
Genel yöneliminin ve işleyişinin belirlendiği bu planın uygulama
evresindeki olası uyuşmazlıkların giderebilmek için yapılan
tartışmaların adı da “DEMOKRATİK PLANLAMA” oluyordu. İlişkileri sınıf üzerinden değil de soyut insan ilişkileri
üzerinden kurmak, İyi bilmenin getirdiği kendini üstün görme ve
hata yapmayacağına olan inanç, en önemlisi de devleti işçi
sınıfının devleti yorumu ile sınıfsal denetimden muaf tutma.
Kolektif akıl, kolektif bilinç, kolektif eylem kültürünün
olmayışı-yaratılamaması. Sınıf ilişkilerinden kopan ve soyut insan ilişkileri
üzerinden yürüyen bir süreç. Sınıfsız toplumun koşullarını
yaratacak ve giderek eriyecek bir devletin yerini, giderek
güçlenen ve hantallaşan bir devlet aldı. Devletin kendi kendini
yok etmeyeceğini düşünürsek sürecin nasıl yürüyeceği ortaya
çıkmış oldu. Devlet ile parti iç içe geçti; devlet partisi veye
parti devleti. Hükümet organları (komiserlikler) ve komisyonlar
yasama organı yerini aldı. Böylece YASAMA-YARGI-YÜRÜTME tek elde
toplanmış oldu. Aralık 1917' de gizli polis teşkilatının ve
süreçte düzenli ordu ve bürokrasinin yeniden kurulması ile
devlet örgütlenmesi tamamlanmış oldu. Böylece sosyalizmin
kurulabilmesi için kitlelerin yönetimi tekrar tekrar fethinin
yolu da kapandı. İktidarı topluma yayma ve sosyalist demokrasi
şekilsel bir işleyişe büründü. Parti içindeki fraksiyonların
yasaklanması ve parti dışı siyasi ve sivil kitle
örgütlenmelerinin fiziki güç ile etkisizleştirilmesi süreci
tamamlayan etkenler oldu. Böylece parti politik bir amacın aracı
olmaktan çıkıp, insanlar için iş ve ikbal kapısı oldu. 17 Milyon
üyesi olan bir partinin sosyalizm yıkılırken neden tepki
vermediği sorusunun yanıtı burada gizlidir.
Mutlak ve birebir olmasa da ağırlıklı olarak her teori kendi pratiğini yaşar denklemi verili koşullar üzerinden gerçekleşir. Burada belirleyici olan kadroların inancı ve politik donanımı değil, partinin işleyiş tarzı ve temsilcisi olduğu sınıflar ile kurduğu ilişkidir. Eski iktidar sahiplerinin dışındaki tüm kesimleri kapsayan bir örgütlülük ile toplumun tüm sorunlarından haberdar olması. Yapılası gerekenler konusunda "SORUNU-KARARI-İCRAATI" paylaşan bir işleyişin oluşturulması zorunluluğu.
Oluşan bürokrasi de giderek kendi
düşünsel yapısını oluşturur. Baskı koşullarında oluşmuş parti yapısı devrim sonrası değişim
geçirerek sürece uyum sağlayabilirdi. Lenin'in uyarıları çok
fazla karşılığını bulmadı. Diğer yönden
güçlü devrimci bir dalga yükselip inisiyatifi ele alır ve parti
işleyişini değiştirebilirdi. Bunların yaşanmamış olması, savaş
ve iç savaş koşulları aksi yönde etki yapmış, giderek merkezi
yapı ağırlığını arttırmıştır. Rosa Luxenburg'un tanımı ile
“Sınıfın yerini parti, partinin yerini merkez komite, merkez
komitenin yerini lider” almıştır.
Devleti ele geçirmek ve iktidar diye bir
sorunumuz varsa, devlet ve kurumlarının yerini alan siyasal iktidar
organları kuracaksak konuyu tekrar tekrar tartışmak zorundayız.
Kolaycı çözümler “iktidarı hedeflemeyen ve Dünya devrimini beklemek
için uykuya yatanlar” başka bir tartışmanın konusudur. Demokrasi
kültürü, doğrudan ve temsili demokratik işleyişleri çeşitlendiren ve
derinleştiren, devletin zor araçlarını aşabilecek nitelikte bir
örgütlenme kaçınılmazdır. Tüm sistemler gibi sosyalizm de kendi
gel-git lerini yaşayacaktır. Teori- pratik- teori denklemi üzerinden
yol alınacaktır.
İktidarı oluşturan güçlerin ben merkezci ve
milliyetçi bakışı
enternasyonalist ilişkilerde de belirleyiciydi. Gerek ülkeler arası gerekse de
sınıf savaşımları ve ulusal kurtuluş savaşları bu çerçevede
değerlendiriliyordu. Konunun doğruluğu veya yanlışlığı
çok önemli değildi. Önemli olan Sovyetlerin çıkarlarına
uygunluğu. Bu çerçevede Türkiye kurtuluş savaşından, Vietnam
kurtuluş savaşına kadar birçok kurtuluş savaşı desteklendi.
Bunlara milliyetçi Arap rejimlerini de sayabiliriz. Böylece
emperyalist kuşatmanın daraltılacağı düşüncesi belirleyici
idi. Ülkelerin üretim ilişkileri pek fazla sorgulanmadı. Dünya
işçi hareketleri ile kurdukları ilişkilerde de ayni bakış
hakimdi. 1927 yılında enternasyonalizm anlayışı “SOVYET
DEVLETİNİ KAYITSIZ ŞARTSIZ DESTEKLEMEK” olarak tanımlandı.
Yaşanan tarihsel sürecin somut koşullarının
zorlaması ile de olsa izlenen yol geri dönüşün taşlarını baştan
döşemiştir. Partinin ve önderlerinin niyetleri belirleyici değildir.
Dönemlere ve kişilere yüklenen yorumların çok fazla karşılığı yoktur.
Bunu belirtirken dönemde yaşanan modernizm, ilerleme, sosyal haklar ve
kültürel alanlardaki gelişmeler görmemezlikten gelinemez. Böyle olması
kaçınılmaz sonucu değiştirmez. Parti devlet ilişkisine gelince: Öncelikli olarak
parti devletin ve kendisinin gereksizleşeceği bir gidişi hedeflemek
zorunda. Böyle bir hedef konulmazsa geriye dönüşün önüne geçilemez. Bu
çizgiyi sürdürebilmenin yolu da partinin devletle bütünleşmesi değil,
sürekli onunla mücadele eder bir çizgide olması. Geçiş
süreci kendi hukukunu oluştururken güçler ayrılığına dikkat eder ve
oluşabilecek hoşnutsuzlukları giderebilecek araçları ortadan
kaldırmaz. YASAMA-YÜRÜTME-YARGI geçiş dönemi hukukuna göre görevini
sürdürür. Sosyalist dönemde üretim araçları ve mali sermaye dışındaki
bazı sınıf ve tabakaların varlığını sürdüreceğine göre onların politik
temsilcilerinin olması kaçınılmazdır. Onların ortadan kalkması
devrimin tüm alanlardaki kazanımları ile birlikte süreç içinde
sönümlenecektir. İşçi sınıfının partisinin yönetimde olması
sendikaları gereksizleştirmeyeceği gibi demokratik kurumlar
sosyalizmin işleyişine derinlik katar.
Ekonomik alanda ise; kapitalizmle ayni düzlemde
bir yarışmaya girmek anlamsızdır. Ayrıca böyle bir yol Sovyet
deneyinde görüldüğü gibi bizi karşı olduğumuz sistemin parçası yapar.
Kapitalizm üretimi kar üzerine kurar ve doğaya ve yaşama verdiği
zararları dikkate almaz. Sosyalizmde ise üretim toplumsal
gereksinmeler üzerinden kurgulanır ve doğa ve canlıların yaşamının
sürdürülebilirliği dikkate alınır. (Günümüzün bazı bilim insanlarının
belirttiği gibi yaşayabilecek başka gezegenler aramak zorunda
kalmayız.)
Toplumsallaştırılmış (Devletleştirilmiş) üretim araçları ile işçi
sınıfı arasındaki ilişki, işçilerin doğrudan kontrolünü sağlayacak
organik ilişkiler oluşturulmak zorundadır. Aynı uygulama kolektif
mülkiyeti içeren kooperatifler için de geçerlidir. Devrimin asli
unsurlarının hakları ve yetkileri vekalet aracı ile yürütülemez. Kısa
vadeli yararlar adına stratejik hedeflerden sapılamaz. Ortak
mülkiyet kolektif olarak yönetilmedikçe, sınıflar ve bireyler
arasındaki iktidar ilişkisi yok edilemez.
Günümüze gelirsek; emperyalist kapitalist sistem en
gerici-en köhne ve en saldırgan dönemini yaşamaktadır. 1990 sonrası
reel sosyalizmin yıkılması, sosyalist mücadelenin gerilemesi ve
estirilen neoliberal rüzgarın da etkisiyle
gelişmiş kapitalist ülkeler dahil kitleler
ciddi hak kayıplarına uğramışlardır. Hak kayıpları emekçileri
etkilediği kadar ara sınıfları da etkilemiştir. Çok güçlü bir
tekelleşme süreci yaşanmıştır. Kuzey güney ayrımı derinleşmiş, güney
açlığa mahkum edilmiştir. Kurtuluşu kuzeye kaçmakta arayan birçok
göçmenin umudu Akdeniz'in sularında sonlanmıştır. ABD merkezli 2008
krizi aşılamamış ve kriz kronikleşmiştir. Emperyalist güç merkezleri
arasındaki mücadele başta enerji kaynakları olmak üzere Dünya'nın
yeniden paylaşım kavgasına dönüşmüştür. Yaşadığımız ve yakın
gelecekte yaşama olasılığı yüksek gelişmeler, yalnız emekçiler
açısından değil, tüm insanlık açısından ciddi riskler
içermektedir.
Dünya'nın bugün objektif koşulların olduğu buna
karşılık subjektif koşulların olmadığı bir süreç yaşıyor. Bunu
aşmanın yolu kendi ürettiği mezar kazıcıları olan
işçiler-işsizler-yoksullar ve diğer emekçilerden geçmektedir. Bunun
için sosyalizm fikrini güncelleştiren, sistemi ret edip iktidarı
hedefleyen bir mücadele kaçınılmazdır. Uluslararası bir
ENTERNASYONEL acil bir görev olduğu gibi ülke devrimcilerinin de
kendi nesnel durumlarına göre devrimci bir programla ezilenlerin
safında yerlerini alması zorunludur. Merkezine sosyalizmi ve devrimi
koyan, birleşik mücadeleyi kotarabilen bir yapı kendi önderliğini
yaratır. Parça bir bütünün içinde anlam ifade eder. Böylece alan
mücadeleleri bütün içinde yerine oturur.
ÜLKEMİZ AÇISINDAN
Ülkemizde solun ve devrimci mücadelenin tarihi
Osmanlının son döneminden başlayarak, M.Suphi ve kurtuluş savaşı
süreci, 1970-1980' ler ve GEZİ İSYANI gibi çok geniş bir süreci
kapsar. Tüm toplumsal mücadele tarihlerinde olduğu gibi iniş ve
çıkışlar içerir. Gezi isyanını bir kenara koyarsak, çok önemli iki
kırılma noktası olan 1970 ve 1980 süreci üzerinde ciddi olarak
durulmalıdır. 1970 süreci seksen öncesi kısmen tartışılmış olsa da
1980 öncesi süreçle yüzleşmekten süreçte var olan tüm gruplar
kaçınmışlardır. Sürece; bir çeşit yaşanan kötü bir olay unutmak,
görmemek şeklinde yaklaşılmıştır. İnsanların kişisel tarihlerinin
peşlerini bırakmadığı gibi, toplumsal mücadele tarihleri de peşlerini
bırakmaz gerçeği göz ardı ediliyor. Ayrıca bu gün siyasi arenadaki sol
yapıların toplumsal mücadelede etkin olmamaları salt dış faktörlerle
açıklanabilir mi? Yaşanan geçmişe ve yarattığı tahribata bir bakmak gerekmiyor mu?
Geçmişin değerlendirmesine salt etik olarak hareketlerin militanlarına
ve halka hesap vermesi olarak bakılamaz. Önemli olan yaşananlardan
dersler çıkarmak ve günümüzün mücadelesine malzeme sunmaktır. Kişisel değerlendirmeler ve anı kitapları yazanların kendi bakış
açısı ile sınırlıdır. Önümüzdeki süreçte genel bir tartışma kaçınılmaz görünüyor. Böylece geçmiş eski bir “sıfat”, dekor malzemesi, ajitasyon aracı
olmaktan da kurtulur.
ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR sözü tüm süreçler
için geçerlidir. Özellikle 1980 öncesi yaşanan ODTÜ-ÖTK, DİRENİŞ
KOMİTELERİ ve FATSA deneyi yalnız ülkemiz açısından değil, dünya
açısından da incelenmesi gereken örneklerdir. Bu arada değerlendirmeler
yapılırken günün koşullarını ve süreci yaratan devrimci ilişkileri de
atlamamak gerekir. Tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla- yazdığımız veya
yazamadığımız hikayelerle geçmiş bizim tarihimizdir. Ayrıca hiç olmaz gözüyle bakıldığı bir dönemde GEZİ İSYANINI yaşamış
bir ülkede yaşıyoruz.
YAHYA TAŞDEMİR
04-11-2017