23 Aralık 2017 Cumartesi

DEVRİM

                                                DEVRİM*

Eskiyi sorgulama, yeniyi tasarlama, tasarlanan yeninin yaşam bulması ve eskiden köklü bir kopuş. Basit bir tanım olsa da tüm alanlardaki “ekonomik-toplumsal-çevre-aile vs” köklü dönüşümleri ifade eder.

Sorgulama ve yeniyi arama öncelikli olarak aile içi ilişkilerde başlar. Giderek çevre-iş yaşamı-ülke ve dünya sorunlarına doğru yayılır. Sorgulamaların toplamından düşünsel bir bakış açısı oluşur. Böyle bir süreç bireylerin ekonomik durumları, arkadaş çevreleri, yaşam tarzları ve dönemin siyasal süreçlerinden bağımsız oluşmaz. Marks'ın tanımı burada da karşılığını bulur. Gerek bireysel, gerekse de toplumsal düşünsel edinim sınıfsal ilişkilerin dışında değildir. Sınıfsal ilişki ve çelişkilerin bütünü düşünsel oluşumların yatağıdır. Böyle olması basit bir indirgemecilikle değerlendirilemez. Çok güçlü toplumsal değişimlerin yaşandığı süreçler dışında hakim sınıfın düşünsel çizgisi baskındır.

Devrim var olandan köklü bir kopuşu ifade ediyorsa; mücadeleyi yürütenlerin de aynı kopuşu yaşaması zorunludur. Böyle bir kopuş yaşanmadan devrimci olunması mümkün değildir. Devrimci birey var olanı sorgulayıp kabul etmiyor ve yerini onu aşan bir önerme getiriyorsa bu sorgulayıcılığı sürekli kılmak zorundadır. Bunu bir davranış biçimi ve yaşam tarzı haline getirmek, başka bir anlatımla kültür haline getirmek. Gerek yaşanmış SOSYALİZM deneyleri, gerekse de yaşanıyor olan DERNEK-SENDİKA-PARTİ-ÇEVRE ÖRGÜTLERİ-KADIN ÖRGÜTLERİ vs görüldüğü gibi iradenin teslimi halinde işin sahipleri ortaya çıkmaktadır. Bir şeyin sahibi varsa senin özgürlük alanın, sahibin çizdiği sınırlar kadardır. Tanımlanan örgütsel yapıyla düşünsel olarak bire bir örtüşmüş olman sonucu değiştirmez. Sen artık oluşturulan yapının politikalarının oluşturucusu ve denetleyeni değil, sahiplerin belirlediği çerçevede koşturan bir elemanısın. Sahiplenme olayı bazen miras adı altında çatışmalara kadar gidebilmektedir. Mülk sahibi sistemin yarattığı miras kavgalarını anlamlandırmak kolaydır, fakat geçmiş bir sürecin miras kavgasını yapmak Marx'ın YADSIMANIN-YADSIMASI tanımlamasının solda yansıması olsa gerek.

Marksizmin sürekli gelişen ve derinleşen bir bilim veya Mahir'in anlatımı ile “hareketin hareket halindeki doktrinidir”(1) tanımlaması yapılırken salt dış dünyanın işleyiş yasalarını çözmek için değil, aynı zamanda devrimci mücadeleyi yürüten ilişkilerin de işleyiş yasalarını çözmek için kullanılmak zorundadır. Geçmiş mücadelesi günün mücadelesine deneyler sunar. Günü kotarma derdi olanlar bu deneylerden sonuçlar çıkarır ve güne uyarlar. Eğer düşünsel dünyada kapitalizmin düşünce kalıpları aşılamamış ise miras kavgaları da kaçınılmazdır. Böyle bir sonuçtan hareketle bireyler için süreçte özne veya nesne olma tanımlaması gündeme gelir. Burada belirleyici olan sürecin içinde yer alan bireylerin kendini nasıl konumlandırdıkları. İşin öznesi olanlar, bu konuda ısrarcı olanlar, tüm süreçlerde üreticiliğini ve katılımcılığını sürdürür. Kendilerini ifade etme olanakları kalmadığında var olan oluşumu terk eder, kendi düşüncelerine uygun yeni yapılar oluştururlar. Koşullara boyun eğme, kendisinin reddini getirir. Binlerce yıllık gelenekler, kapitalizm propaganda araçları ve eğitim sistemi düşünsel oluşum ve pratik davranış biçimlerinde belirli kalıplar oluşturur. Kapitalizmin düşünce ve davranış kalıplarının sistem karşıtı mücadele yapılarında da sürekli olarak kendini üreteceğinden, kesintisiz bir karşı mücadeleyi zorunlu kılar.

“HAREKETİN HAREKET HALİNDEKİ DOKTRİNİ” sürekliliğin ifadesidir. Eskiye takılıp kalmanın, ustaların sözlerine ilahi bir anlam yüklemenin vs gibi gerekçeler günümüz sınıf savaşımlarında yer almamanın gerekçesi olamaz. 1970'lerde oluşturulan 1980-90 sürecinde güçlü hale gelen 2008-2009 krizi ile duvara toslayan NEOLİBERALİZM sınırlarına dayanmıştır. Yerine yeni bir bakış açısı da konulmuş değildir. Emperyalist güç merkezlerinin bölgesel savaşlar ve popüler sağ politikalar dışında ürettiği yeni bir şey yoktur. Bölgesel savaşların daha geniş ve güçlü savaşlara dönüşmeyeceği, hatta insanlığın yıkımı olan bir nükleer felakete yol açmayacağı öngörülemez. 2008-9 krizinin kronikleşmesi emperyalist kapitalist ülkelerde ciddi sınıfsal ayrışma ve çatışmalar yaratmaktadır. Bunların henüz marksist bir yorumla gerçek anlamda sınıfsal bir zeminde sürmeyişi günün getirdiği eksikliktir. Az gelişmiş veya yeni sömürge diye tanımlanabilecek ülkelerde ise durum çok daha vahimdir. Kazanılmış hakların yok sayıldığı, sıcak para bağımlılığının yarattığı açıkları kapatmak için baş vurulan olağanüstü tedbirler. Hak kayıpları karşısında işçi sınıfı ve diğer emekçilerin direnişlerini kırmak için geliştirilen baskı yöntemleri. Gelişebilecek karşı mücadeleleri boğmak için pompalanan IRKÇI - DİNCİ propaganda. Hareketin hareket halindeki görünüşünün günümüze yansıması.

Kendilerini işin öznesi olarak tanımlayan ve bu çerçevede girilen örgütsel ilişkilerin daha sağlıklı ve sağlam olacağı öngörülebilir. Sınıf temelli örgütlenmeler, gençlik yapıları veya mahalle ve sokak örgütlenmeleri sahici bir temel üzerine oturur. Mutlaka kapitalizmin diliyle ifade edersek sürecin içinde bulunan her birey işin sahibidir. Eşitler arası ilişki samimi ve içten olur. Emperyalizmin krizi ve bu krizin bizim gibi az gelişmiş kapitalist ülkelere yansıması çok daha güçlü olduğu kesindir. Böyle bir süreci toplumsal yansıması; daha fazla baskı-sömürü-sindirme olacağından karşı mücadele-örgütlenme ilişkilerinin sağlıklı ve sağlam olması kaçınılmazdır. Bunu başarmanın yolu da eşitlik ilişkileri içinde oluşturulacak yoldaşlıktan geçmektedir. Böyle bir süreçte en güçlü engelin İDARE-İ MASLAHATÇILIK olacağı kesindir. 1980 sonrası saldırılar karşısında sürekli olarak geri çekilerek mevzilenme anlayışı günümüze kadar gelmiştir. Her dönemin kendine özel gerekçeleri olsa da sürekli geri çekilinmiş ve mevzi kaybedilmiştir. Gezi ve gezi dinamikleri dışarıda tutularak çizilen çemberi yarmak veya en azından gedikler açmak denenmemiştir. 16 nisan referandumun sonuçlarını kabullenmek te bu değerlendirmenin içindedir. Gelinen en son mevzide vicdan rahatlatma eylemleri ile geçiştirilerek sürdürülmektedir.

Günümüz koşullarında karşı mücadelenin birçok seçeneği vardır. MODERNİZM-SEKÜLER YAŞAM-CİNSİYET AYRIMCILIĞI-ÇEVRE VE DOĞA-EKONOMİK HAKLAR-DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ vs. Tüm alanlardaki mücadeleler marksistlerin ilgi alanıdır ve en önde yerlerini alırlar. Buradan bir sonuca gidilmeyeceğini başka bir anlatımla kapitalist sistem sürdüğü sürece devam edeceğini bilseler de hiçbir mücadele yöntemini küçümsemez. Doğaldır ki kendilerine ve çevrelerine, sonra ne olacak sorusunu sorarlar. Böyle bir sorunun yanıtı da ne yapılmak istediğinle ilgilidir. Belirlenen alan mücadeleleri yeterli bulunur veya sistemden köklü bir kopuş hedeflenip gerekleri yerine getirilir. SÖZÜ-ÖZÜ bir olma ilkesi ile varılmak istenen hedef, hedefe varmak için kullanılacak araç ve yöntemler belirlenir. Özün ve sözün bir olması samimiyet ve güvenin vazgeçilmezidir.

SONRA NE OLACAK sorusunun yanıtı GEZİ İSYANININ izlerinde aranabilir. Gezinin genel olarak tüm solun düşünce ve davranış kalıpları dışında oluşması, gelecek sürecin nasıl olabileceğinin de göstergesidir. Öncelikli olarak talepleri ve iç oluşumu nasıl olursa olsun isyanın olabileceği gerçeğini göstermiştir. Beraberinde kitleler içindeki örgütlülüğün kadar etkin olabileceğini. Etkin olmanın yolunun da kapalı devre örgütlenmeler ile değil, sürekli gelişen ve derinleşen bir yapı ile olanaklı olduğu. Kısa dönemli, popülist, kolaycı çözümler değil, uzun dönemli stratejik hedefleri olan kalıcı ve sonuç alıcı bir çalışma tarzının zorunluluğu. Doğal olarak böyle bir çalışma tarzının yürütülmesinin bütünlüklü bir politikayı zorunlu kıldığı. Eklektik ve günlük sorunlara yanıt üretmeyi aşan, geçmiş ve gelecek ilişkisi ile birlikte SOSYALİZMİ ve DEVRİMİ amaçlayan gelecek tasarımının zorunluluğu.

                                    YAHYA TAŞDEMİR 23-12-2017

* Yazıyı daha önce yayınlanan “Ekim devriminin yüzüncü yılında sosyalim” yazısının devamı olarak okursanız daha anlaşılır olur.

   1- M. Çayan. Toplu yazılar. s.51. su. Yayınları.

11 Aralık 2017 Pazartesi

HALK MECLİSLERİ

                                          HALK MECLİSLERİ


                              HALKIN İKTİDAR ORGANLARI

Halkın yönetime doğrudan katılımı, karar alma süreçlerinde ve uygulama evresinde bulunması, doğrudan demokrasinin işlediği deneyler, insanlık için sürekli ilgi odağı olmuştur. Yakın tarihimiz açısından bakarsak; Paris komünü – Sovyetler – Alman fabrika komiteleri – İtalya'da işçi konseyleri - İspanya iç savaşında işçi- köylü örgütleri - ülkemiz açısından Direniş komitesi örneği...

Yaşanan deneylere baktığımızda; sınıfsal ve düşünsel olarak farklı bileşenleri ortak davranışa sürükleyen dış etkenleri dikkate almak gerekir. Ülkelere göre KRİZ-DEVRİMCİ DURUM-İÇ SAVAŞ ve FAŞİZM gibi olağan olmayan koşulların yaşandığı süreçler. Ortak düşmana karşı, ortak davranma isteği. PM'nin çağrısı daha çok AKP yönetiminden kurtulmak şeklinde somut bir hedef olsa da, yeni sömürgecilik ilişkileri ve sömürge tipi faşizm olarak tanımlanan baskıcı yönetimin sürekli hale geldiği yönetimler, cephesel örgütlenmeler için her zaman zorlayıcı etkendir. Burada belirleyici olan böyle bir oluşumu oluşturacak güçlerin örgütlülük seviyesi ve sınıfsal kesimler içindeki politik karşılığıdır.

Cephesel örgütlenmelerin yapısı gereği kendi içerisinde sürekli olarak politik farklılıkları ve rekabeti içerir. Politik ve pratik olarak doğru önermeleri yapanlar süreci yönlendirir. Örgütlenmenin oluşturulması bir aşama olduğu gibi, sürecin yönlendirilmesi de başlı başına önemlidir. Organın kendisine varlığının ötesinde anlamlar yükleyip sonuç beklemek, düş kırıklıklarına hazır olmayı getirir. Sözcüklerin sihrinden çok içerik önemlidir. İçeriği dolduracak düşünsel politikan ve bu politikayı sürükleyecek örgütsel yapın yoksa, birlik çağrıları kulağa hoş gelen bir sözcükten öte bir anlam taşımaz. Örgütsel ve kitlesel karşılığı olmayan kesimlerin gireceği cephesel örgütlenme ilişkileri niyetlerin dışında kaçınılmaz olarak yedeklenmeyi getirir. Yakın geçmiş bize bu konuda yeterli örnekleri sunar. Bağımsız devrimci bir çizgi oluşturup bunun toplumsal sınıflarda düşük düzeyde de olsa karşılığını bulmadan gidilecek bu tarz örgütlenmelerin başkalarının değirmenine su taşıyacağa bilinmelidir. Burjuva akımların birinin peşine takılınır. Sahte çözümler hiç bitmez; Özal gider Demirel gelir, Demirel gider Erdoğan gelir...

2013 Haziran isyanı sonrası halk meclisleri konuşulmaya başlandı. 2-3 Aralık parti meclisi sonuç metninde örgütlenme çağrısına dönüştü. Daha önce de ODTÜ Vişnelik tesislerinde yapılan görüşmeler ile haziran hareketi oluşumuna gidildi. Tüm bu çabalar olumlu ve değerlidir. Fakat bunun toplumsal karşılığı pek fazla olmadığı gibi, daha çok birbirine yakın grupların yan yana duruşu gibi bir sonuç üretti. Böyle bir sonuçtan hareketle PM' nin çağrısı anlamlıdır ve yerindedir. Çağrıda üretim alanları atlanmış, yaşam ve eğitim alanları dikkate alınmıştır. Bunu bir kalem hatası olarak kabul etsek te, ÖDP ve işçi sınıfı ilişkisini yansıttığı bir gerçektir.

İŞÇİ MECLİSLERİ – MAHALLE MECLİSLERİ – OKUL MECLİSLERİ ve gereksinim duyulan tüm alanlarda meclisleşme kaçınılmazdır. Bunun yolu da tek başına siyasi yapılar ile yapılan uzlaşmalardan geçmez. Bütün bu alanlarda örgütlenmeyi yürütebilecek örgütsel bir yapıyı ve programatik bir çalışmayı içerir. Kısacası ilmek ilmek işlemeyi gerektirir. Direniş komitesi örgütlenmesinde bulunanların yakından bildiği gibi, işin teorisi pratikten sonra gelmişti. Halk meclisleri çağrısını yapanların da tüm bunları gören bir yerden hareket ettiği düşünülür. PM'nin sonuç metnindeki çağrı kongreye giderken bir ajitasyon sözcüğü olarak kullanılmayıp, bir projeyi yaşama geçirmek ise çok doğru bir önermedir. Böyle bir önerme beraberinde ciddi görev ve sorumlulukları da kapsar. Başarılabilir ise seksen sonrası bir türlü aşılamayan solun MAKUS TALİHİ de aşılmış olur.


                              YAHYA TAŞDEMİR. 11-12-2017

4 Aralık 2017 Pazartesi

EKİM DEVRİMİNİN YÜZÜNCÜ YILINDA--SOSYALİZM

                                   EKİM DEVRİMİNİN YÜZÜNCÜ YILINDA

                                                            SOSYALİZM


           YAŞANAN GEÇMİŞ

Üç yüz yıllık aydınlanma ve modernizm dönemi, insanlık tarihi olarak önemli bir evredir. İnsan kendi kaderini Tanrıdan geri almış, Kapitalizm ve Sosyalizm (sürdürülememiş bir deneyim de olsa) olarak tanımlanan sistemlerde yaşamıştır. Yaşadığı sistemlerde mutluluğu bulamamış olacaklar ki; gelişmiş emperyalist kapitalist merkezlerden, daha az gelişmiş ve geri ülkelere doğru yayılan farklı savrulmalar yaşamışlardır. Tekrar dine dönüş-cemaat yapılanmaları-iktidarı hedeflemeyen alan örgütlenmeleri-ırkçı tepkiler. En önemlisi de birey merkezli günü yaşama, tüketme ve tükenme temelli liberalizmin övdüğü “özgür birey”. Post modernizm olarak isimlendirilen düşünce akımları böyle bir ortamda güç kazanmışlardır.

Ulus devletten ve sosyalizmin yaşanmış uygulamalarından mutlu olmayan insanlığa sunabileceğimiz yine kapitalizmin eleştirisi olarak isimlendirilen sınıfsız – sınırsız ve sömürüsüz toplum tasarımı olan SOSYALİZM' dir.  Marx'ın tanımı ile “kapitalist üretim tarzının ürünü olan kapitalist mülk edinme biçimi, kapitalist özel mülkiyeti yaratır. Bu,mülk sahibinin emeğine dayanan kişisel özel mülkiyetin ilk yadsımasıdır. Ama, kapitalist üretim, bir doğa yasasının kaçınılmaz zorunluluğu ile kendi yadsınmasını doğurur. Bu,yadsımanın yadsınmasıdır” (Kapital,birinci cilt, s.804). İnsanları içine girdikleri kendi kozalarından çıkarıp toplumun ortak sorunlarına yönlendirebilmek için sosyalizmin günümüz tanımlamasına gereksinim vardır. Günümüzün teknolojik deyimi ile güncellemeye. Bunu yaparken yaşanmış ve yaşanıyor olan sosyalizm deneylerini, günümüzün nesnelliğine göre yorumlamak.

1990 sonrası bu konuda birçok tartışma yaşandı. Olayın yeniliği ve sıcaklığı, estirilen neoliberal rüzgar ortamında çok sağlıklı sonuçlar üretmek olanaklı değildi. Savunmak ve savrulmak gibi ikili tutum belirgin oldu. Bazıları ise “sosyalizmin tarihsel bir dönemi kapanmıştır” tanımlaması ise konunun kendisini tartışmayıp güncele yoğunlaşma tavrını seçti. Tarihsel süreçlerin sağlıklı değerlendirmesini yapıp, günümüze sonuçlar üretemiyorsak tıkanmalar kaçınılmazdır. Reel sosyalizmin yıkılışının üzerinden 30 yıla yakın bir süre geçmesine karşın sosyalizmin fikri ve pratik krizi aşılamamıştır. Toplumların tarihi atlanarak yaşanamıyor ise, sosyalizm tarihi için de aynı kural geçerlidir. Kendi tarihimiz ile yüzleşmek zorundayız. Sosyalizm adına yaşanmış ve yaşanıyor olanlar bizim tarihimizdir. Reel sosyalizm deneyini belirli alanlarda sorgulayarak ile işe başlanabilir. DEVLETİN -SİYASAL SİSTEMİN-EKONOMİNİN ve ULUSLAR ARASI ilişkilerin nasıl örgütlendiğine bakarak sonuçlara ulaşabiliriz. Klasik tanım ile devletin parçalanarak ele geçirilmesi ve tekrar örgütlenmesi ile sorun çözülemiyor.

               RUSYA SOSYAL DEMOKRAT İŞÇİ PARTİSİ (RSDİP)

RSDİP ; 1898 yılında Minsk'te kuruldu. 1.kongre daha çok kuruluşun ilanı şeklinde oldu. Lenin Sibirya'da sürgünde olduğu için kuruluşa katılamadı. Parti içinde düşünce farklılıkları kafa karışıklıkları sürüyordu. Sürgün dönüşü lenin; parti içinde düşünce netliği sağlamak, genel olarak farklı eğilimlere karşı ideolojik mücadele vermek, propaganda ve örgütlenme aracı olarak ISKRA (kıvılcım) gazetesinin ilk sayısını 1900 yılının aralık ayında yayınladı. 1903 yapılan ikinci kongrede Lenin'in önerisi ile DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİLİK ve iktidarın parlamenter yolla değil DEVRİMCİ YÖNTEM ile alınması kabul edildi. Azınlıkta kalan MENŞEVİKLER karşı çıktı ve bolşevik - menşevik ayrışması yaşandı. 1905 Olayları ve sonrasında parti çok fazla hazır olmamasına karşın etkin bir mücadele yürüttü ve hızla kitleselleşti. Gerek partinin çalışmaları gerekse de gazetenin basımı ve dağıtımı gizlilik koşulları içinde yürütülüyordu. 1908 sonrası gericilik döneminde verilen ağır kayıplar geri kalanları daha fazla daralmaya ve sert kuralların işlediği disipline zorlamıştır.

Partinin tanımı 1905'lere kadar ;”öncü parti sınıfın dışında çelik disiplini olan profesyonellerden oluşmuş bir örgüt”şeklinde idi. Başka bir anlatımla MESLEKTEN DEVRİMCİ. Lenin'in tanımı ile “Siyasi sınıf bilinci sadece dışarıdan getirilebilir, yani ekonomik mücadelenin dışındaki bir alandan, işçi, ve patron arasındaki ilişkiler alanının dışından. Yalnız ondan bu bilincin kazanılabileceği alan, bütün sınıfların ve tabakaların devletle ve hükümet ile olan ilişkileridir, bütün sınıflar arasında karşılıklı ilişkilerdir” (ne yapmalı s.91. Günce.y) 1905 sonrası “parti sınıfın organik bir parçası” olarak tarif edildi. Ayrıca lenin'in “Tarihte hiçbir sınıf kendisi içinden hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğinde olan kendi politik önderlerini, kendi öncü savaşçılarını yaratmadan egemenliğe ulaşmamıştır.”(lenin seçme eserler, inter. y. cilt 2, s.25) Partinin koşullara uyum sağlayan kolektif bir araç olduğu yorumundan hareket edersek somut durumlara göre değişimler geçirilmesi doğaldır.

Çarlık Rusya'sının baskı koşulları demokratik kültürün gelişimini engelledi. Belirleyici olan çarın jandarma-polis ve istihbarat güçlerinden kendini korumaktı. RSDİP için tanımlanan demokratik merkeziyetçi anlayışın, daha çok merkezi yanını işlediğini görebilmekteyiz. İşçi sınıfının ileri unsurları diye tanımlanan kesimlerin ve bazı aydınların içinde yer aldığı öncü parti modelinde profesyonel devrimciler örgütlenmesi belirleyiciydi. Monarşinin baskı koşullarında farklı olması da olanaksızdı. Böyle bir örgütlenmenin açmazı işçi sınıfı ve diğer ezilenlere bir çeşit yedek güç gözüyle bakılan bir kültür yaratmasıydı. Devrimin asli ve belirleyici unsuru olması gerekenler, tali duruma düştü. Öncü parti devrim sürecinde ve devrim sonrası politikaya yön veren ana unsurdu. Kısaca devrim öncesi merkeziyetçi yapı, devrim sonrası demokratik açılımı sağlayamadı. İşçi sınıfı, yoksul köylülük ve diğer ezilenler sürece yalnız aktif katılım değil, karar oluşturma ve alınan kararların uygulanmasının sonuçlarının aktif ve etkin olarak denetimini sağlayamadı. Lenin'in BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE şiarı iktidar sonrası dönemde önemini yitirmiş ve sovyetlerin işlevi daraltılmıştır. Çeşitli gerekçeler ile iktidar işlevini parti yüklenmeye başlamıştır. Parti yapısının aşağıdan yukarıya güçlü olarak belirlenip, denetlenmemesi, parti yöneticilerine keyfi davranma olanakları sunmuştur.

                      DEVRİM VE YENİ SİYASAL SİSTEMİN OLUŞUMU

Devletin ele geçirilişi ve yeniden örgütleme anlayışı doğal olarak tüm alanlara yansır. Ekim devrimi sonrası savaş ve iç savaş koşulları zorunlu olarak partiyi çarlık bürokrasi kadroları ile ortak çalışmaya itti. Yine Lenin'in anlatımı ile “çarlık bürokrasinin dişlilerini yağlayarak” yola devam etmişlerdi. Ekonominin, siyasal sistemin ve Uluslararası ilişkilerin oluşumu doğal olarak yönetici kesimin bakışını yansıtacaktı.

1917 Ekim devriminden sonra fabrika ve işletmelerin yönetimini önceleri işçi komiteleri üstlendi. 1918 yılında Lenin; sanayide ve diğer alanlarda işçi komiteleri yönetimi yerine tek kişi yönetimine geçilmesi gerektiğini savundu. Bu konuda ısrarcı olanları da sendikalist ve anarşist eğilimler olarak suçladı. Örnek olarak emperyalist ülke tröst yönetimlerini gösterdi. Kısacası devirdikleri sistemin müdürlük yönetimi geri geldi. Ayrıca Lenin; bir fabrika veya işletmenin üretiminin ve mülkiyetinin işçilerin sayılması, bu işçilere devlet yönetiminin talimatlarını değiştirme ve engelleme hakkının tanınması Sovyet ilkelerinin kabaca çarpıtılması ve sosyalizmin toptan reddedilmesi anlamına gelir tanımlamasını içeren konuşmalar yaptı. Verimliliği artırmak gerekçesi ve geçici olarak düşünülen tek kişi yönetimi süreç içinde kalıcılaştı. 5 Aralık 1917 tarihli kararname ile üretim organlarının faaliyetleri yüksek ekonomi konseyine verildi. Devamında 4-26 mayıs ekonomi konseyleri kongresinde işletmelerin yönetim kurullarının üçte ikisi bölge ve yüksek konsey üyelerinden, üçte biri ise işçiler tarafından seçilecekti. Ayrıca müdürler ve teknik personel devlet tarafından atanan kimseler olarak görevlerine devam ettiler. Böylece işçilerin karar oluşturma süreçlerindeki konumu göstermelik bir düzeye düştü.

1927'de beşinci kongrede birinci beş yıllık plan kararı alındı. Devlet planlama komisyonu (GOSPLAN) planı hazırlayarak 1928 yılında uygulamaya sokuldu. Böylece anarşik üretimin yerini planlı üretim alınacaktı. Plan emredici bir nitelik taşıyordu. Başka bir anlatımla uygulaması zorunluydu. Plan ekonomik ve toplumsal yaşamın bütününü kapsıyor ve merkezi bir nitelik taşıyordu. Amaç ise komünizmin maddi ve teknik temelini oluşturmak. Savaş dönemi hariç beş yıllık planlama uygulaması günün gereklerine göre değişimlere uğrayarak sürdü. Kolektif mülkiyet olarak değerlendirilen SOVHOZ ve KOLHOZ'lar da plan uygulamasının içindeydi.

Planın hazırlık aşamasını toplanan veriler temelinde teknik elemanlar hazırlayıp taslak hale geldikten sonra tartışmaya açılıyordu. Genel yönelim merkez komite ve hükümet tarafından belirlendiği için işletmelerde daha çok işin teknik yanı tartışılıyordu. Genel yöneliminin ve işleyişinin belirlendiği bu planın uygulama evresindeki olası uyuşmazlıkların giderebilmek için yapılan tartışmaların adı da “DEMOKRATİK PLANLAMA” oluyordu. İlişkileri sınıf üzerinden değil de soyut insan ilişkileri üzerinden kurmak, İyi bilmenin getirdiği kendini üstün görme ve hata yapmayacağına olan inanç, en önemlisi de devleti işçi sınıfının devleti yorumu ile sınıfsal denetimden muaf tutma. Kolektif akıl, kolektif bilinç, kolektif eylem kültürünün olmayışı-yaratılamaması. Sınıf ilişkilerinden kopan ve soyut insan ilişkileri üzerinden yürüyen bir süreç. Sınıfsız toplumun koşullarını yaratacak ve giderek eriyecek bir devletin yerini, giderek güçlenen ve hantallaşan bir devlet aldı. Devletin kendi kendini yok etmeyeceğini düşünürsek sürecin nasıl yürüyeceği ortaya çıkmış oldu. Devlet ile parti iç içe geçti; devlet partisi veye parti devleti. Hükümet organları (komiserlikler) ve komisyonlar yasama organı yerini aldı. Böylece YASAMA-YARGI-YÜRÜTME tek elde toplanmış oldu. Aralık 1917' de gizli polis teşkilatının ve süreçte düzenli ordu ve bürokrasinin yeniden kurulması ile devlet örgütlenmesi tamamlanmış oldu. Böylece sosyalizmin kurulabilmesi için kitlelerin yönetimi tekrar tekrar fethinin yolu da kapandı. İktidarı topluma yayma ve sosyalist demokrasi şekilsel bir işleyişe büründü. Parti içindeki fraksiyonların yasaklanması ve parti dışı siyasi ve sivil kitle örgütlenmelerinin fiziki güç ile etkisizleştirilmesi süreci tamamlayan etkenler oldu. Böylece parti politik bir amacın aracı olmaktan çıkıp, insanlar için iş ve ikbal kapısı oldu. 17 Milyon üyesi olan bir partinin sosyalizm yıkılırken neden tepki vermediği sorusunun yanıtı burada gizlidir.

Mutlak ve birebir olmasa da ağırlıklı olarak her teori kendi pratiğini yaşar denklemi verili koşullar üzerinden gerçekleşir. Burada belirleyici olan kadroların inancı ve politik donanımı değil, partinin işleyiş tarzı ve temsilcisi olduğu sınıflar ile kurduğu ilişkidir. Eski iktidar sahiplerinin dışındaki tüm kesimleri kapsayan bir örgütlülük ile toplumun tüm sorunlarından haberdar olması. Yapılası gerekenler konusunda "SORUNU-KARARI-İCRAATI" paylaşan bir işleyişin oluşturulması zorunluluğu.
 Oluşan bürokrasi de giderek kendi düşünsel yapısını oluşturur. Baskı koşullarında oluşmuş parti yapısı devrim sonrası değişim geçirerek sürece uyum sağlayabilirdi. Lenin'in uyarıları çok fazla karşılığını bulmadı. Diğer yönden güçlü devrimci bir dalga yükselip inisiyatifi ele alır ve parti işleyişini değiştirebilirdi. Bunların yaşanmamış olması, savaş ve iç savaş koşulları aksi yönde etki yapmış, giderek merkezi yapı ağırlığını arttırmıştır. Rosa Luxenburg'un tanımı ile “Sınıfın yerini parti, partinin yerini merkez komite, merkez komitenin yerini lider” almıştır.

Devleti ele geçirmek ve iktidar diye bir sorunumuz varsa, devlet ve kurumlarının yerini alan siyasal iktidar organları kuracaksak konuyu tekrar tekrar tartışmak zorundayız. Kolaycı çözümler “iktidarı hedeflemeyen ve Dünya devrimini beklemek için uykuya yatanlar” başka bir tartışmanın konusudur. Demokrasi kültürü, doğrudan ve temsili demokratik işleyişleri çeşitlendiren ve derinleştiren, devletin zor araçlarını aşabilecek nitelikte bir örgütlenme kaçınılmazdır. Tüm sistemler gibi sosyalizm de kendi gel-git lerini yaşayacaktır. Teori- pratik- teori denklemi üzerinden yol alınacaktır.

İktidarı oluşturan güçlerin ben merkezci ve milliyetçi bakışı enternasyonalist ilişkilerde de belirleyiciydi. Gerek ülkeler arası gerekse de sınıf savaşımları ve ulusal kurtuluş savaşları bu çerçevede değerlendiriliyordu. Konunun doğruluğu veya yanlışlığı çok önemli değildi. Önemli olan Sovyetlerin çıkarlarına uygunluğu. Bu çerçevede Türkiye kurtuluş savaşından, Vietnam kurtuluş savaşına kadar birçok kurtuluş savaşı desteklendi. Bunlara milliyetçi Arap rejimlerini de sayabiliriz. Böylece emperyalist kuşatmanın daraltılacağı düşüncesi belirleyici idi. Ülkelerin üretim ilişkileri pek fazla sorgulanmadı. Dünya işçi hareketleri ile kurdukları ilişkilerde de ayni bakış hakimdi. 1927 yılında enternasyonalizm anlayışı “SOVYET DEVLETİNİ KAYITSIZ ŞARTSIZ DESTEKLEMEK” olarak tanımlandı.

Yaşanan tarihsel sürecin somut koşullarının zorlaması ile de olsa izlenen yol geri dönüşün taşlarını baştan döşemiştir. Partinin ve önderlerinin niyetleri belirleyici değildir. Dönemlere ve kişilere yüklenen yorumların çok fazla karşılığı yoktur. Bunu belirtirken dönemde yaşanan modernizm, ilerleme, sosyal haklar ve kültürel alanlardaki gelişmeler görmemezlikten gelinemez. Böyle olması kaçınılmaz sonucu değiştirmez. Parti devlet ilişkisine gelince: Öncelikli olarak parti devletin ve kendisinin gereksizleşeceği bir gidişi hedeflemek zorunda. Böyle bir hedef konulmazsa geriye dönüşün önüne geçilemez. Bu çizgiyi sürdürebilmenin yolu da partinin devletle bütünleşmesi değil, sürekli onunla mücadele eder bir çizgide olması. Geçiş süreci kendi hukukunu oluştururken güçler ayrılığına dikkat eder ve oluşabilecek hoşnutsuzlukları giderebilecek araçları ortadan kaldırmaz. YASAMA-YÜRÜTME-YARGI geçiş dönemi hukukuna göre görevini sürdürür. Sosyalist dönemde üretim araçları ve mali sermaye dışındaki bazı sınıf ve tabakaların varlığını sürdüreceğine göre onların politik temsilcilerinin olması kaçınılmazdır. Onların ortadan kalkması devrimin tüm alanlardaki kazanımları ile birlikte süreç içinde sönümlenecektir. İşçi sınıfının partisinin yönetimde olması sendikaları gereksizleştirmeyeceği gibi demokratik kurumlar sosyalizmin işleyişine derinlik katar.

Ekonomik alanda ise; kapitalizmle ayni düzlemde bir yarışmaya girmek anlamsızdır. Ayrıca böyle bir yol Sovyet deneyinde görüldüğü gibi bizi karşı olduğumuz sistemin parçası yapar. Kapitalizm üretimi kar üzerine kurar ve doğaya ve yaşama verdiği zararları dikkate almaz. Sosyalizmde ise üretim toplumsal gereksinmeler üzerinden kurgulanır ve doğa ve canlıların yaşamının sürdürülebilirliği dikkate alınır. (Günümüzün bazı bilim insanlarının belirttiği gibi yaşayabilecek başka gezegenler aramak zorunda kalmayız.)

Toplumsallaştırılmış (Devletleştirilmiş) üretim araçları ile işçi sınıfı arasındaki ilişki, işçilerin doğrudan kontrolünü sağlayacak organik ilişkiler oluşturulmak zorundadır. Aynı uygulama kolektif mülkiyeti içeren kooperatifler için de geçerlidir. Devrimin asli unsurlarının hakları ve yetkileri vekalet aracı ile yürütülemez. Kısa vadeli yararlar adına stratejik hedeflerden sapılamaz. Ortak mülkiyet kolektif olarak yönetilmedikçe, sınıflar ve bireyler arasındaki iktidar ilişkisi yok edilemez.

                                   GÜNÜMÜZ AÇISINDAN

Günümüze gelirsek; emperyalist kapitalist sistem en gerici-en köhne ve en saldırgan dönemini yaşamaktadır. 1990 sonrası reel sosyalizmin yıkılması, sosyalist mücadelenin gerilemesi ve estirilen neoliberal rüzgarın da etkisiyle gelişmiş kapitalist ülkeler dahil kitleler ciddi hak kayıplarına uğramışlardır. Hak kayıpları emekçileri etkilediği kadar ara sınıfları da etkilemiştir. Çok güçlü bir tekelleşme süreci yaşanmıştır. Kuzey güney ayrımı derinleşmiş, güney açlığa mahkum edilmiştir. Kurtuluşu kuzeye kaçmakta arayan birçok göçmenin umudu Akdeniz'in sularında sonlanmıştır. ABD merkezli 2008 krizi aşılamamış ve kriz kronikleşmiştir. Emperyalist güç merkezleri arasındaki mücadele başta enerji kaynakları olmak üzere Dünya'nın yeniden paylaşım kavgasına dönüşmüştür. Yaşadığımız ve yakın gelecekte yaşama olasılığı yüksek gelişmeler, yalnız emekçiler açısından değil, tüm insanlık açısından ciddi riskler içermektedir.

Dünya'nın bugün objektif koşulların olduğu buna karşılık subjektif koşulların olmadığı bir süreç yaşıyor. Bunu aşmanın yolu kendi ürettiği mezar kazıcıları olan işçiler-işsizler-yoksullar ve diğer emekçilerden geçmektedir. Bunun için sosyalizm fikrini güncelleştiren, sistemi ret edip iktidarı hedefleyen bir mücadele kaçınılmazdır. Uluslararası bir ENTERNASYONEL acil bir görev olduğu gibi ülke devrimcilerinin de kendi nesnel durumlarına göre devrimci bir programla ezilenlerin safında yerlerini alması zorunludur. Merkezine sosyalizmi ve devrimi koyan, birleşik mücadeleyi kotarabilen bir yapı kendi önderliğini yaratır. Parça bir bütünün içinde anlam ifade eder. Böylece alan mücadeleleri bütün içinde yerine oturur.

                                       ÜLKEMİZ AÇISINDAN

Ülkemizde solun ve devrimci mücadelenin tarihi Osmanlının son döneminden başlayarak, M.Suphi ve kurtuluş savaşı süreci, 1970-1980' ler ve GEZİ İSYANI gibi çok geniş bir süreci kapsar. Tüm toplumsal mücadele tarihlerinde olduğu gibi iniş ve çıkışlar içerir. Gezi isyanını bir kenara koyarsak, çok önemli iki kırılma noktası olan 1970 ve 1980 süreci üzerinde ciddi olarak durulmalıdır. 1970 süreci seksen öncesi kısmen tartışılmış olsa da 1980 öncesi süreçle yüzleşmekten süreçte var olan tüm gruplar kaçınmışlardır. Sürece; bir çeşit yaşanan kötü bir olay unutmak, görmemek şeklinde yaklaşılmıştır. İnsanların kişisel tarihlerinin peşlerini bırakmadığı gibi, toplumsal mücadele tarihleri de peşlerini bırakmaz gerçeği göz ardı ediliyor. Ayrıca bu gün siyasi arenadaki sol yapıların toplumsal mücadelede etkin olmamaları salt dış faktörlerle açıklanabilir mi? Yaşanan geçmişe ve yarattığı tahribata bir bakmak gerekmiyor mu? Geçmişin değerlendirmesine salt etik olarak hareketlerin militanlarına ve halka hesap vermesi olarak bakılamaz. Önemli olan yaşananlardan dersler çıkarmak ve günümüzün mücadelesine malzeme sunmaktır. Kişisel değerlendirmeler ve anı kitapları yazanların kendi bakış açısı ile sınırlıdır. Önümüzdeki süreçte genel bir tartışma kaçınılmaz görünüyor. Böylece geçmiş eski bir “sıfat”, dekor malzemesi, ajitasyon aracı olmaktan da kurtulur.

 ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR sözü tüm süreçler için geçerlidir. Özellikle 1980 öncesi yaşanan ODTÜ-ÖTK, DİRENİŞ KOMİTELERİ ve FATSA deneyi yalnız ülkemiz açısından değil, dünya açısından da incelenmesi gereken örneklerdir. Bu arada değerlendirmeler yapılırken günün koşullarını ve süreci yaratan devrimci ilişkileri de atlamamak gerekir. Tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla- yazdığımız veya yazamadığımız hikayelerle geçmiş bizim tarihimizdir. Ayrıca hiç olmaz gözüyle bakıldığı bir dönemde GEZİ İSYANINI yaşamış bir ülkede yaşıyoruz.

                           YAHYA TAŞDEMİR 04-11-2017