24 OCAK KARARLARI
24 ocak 1980 tarihinde DEMİREL hükümetinin ekonomiden sorumlu kurmayı ÖZAL ekonomik tedbirler paketini açıkladı. Böylece ekonomik tıkanıklık aşılıp ülke refaha çıkacak, döviz gereksinimi karşılanacaktı.
1-%32,7 devalüasyon ve günlük kur uygulaması
2-Devletin ekonomide küçülmesi, KİT ve tarım ürünleri destekleme alımlarının sınırlandırılması.
3-Gübre,enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonların kaldırılması
4-Dış ticaretin serbestleştirilmesi, yabancı sermayenin teşviki, kar transferinde kolaylık.
5-Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerinin desteklenmesi
6-İthalatın liberalizasyonu, ihracata vergi iadesi,kredi desteği,gümrük muafiyetleri, teşvik sistemleri.
1960-1980 tarihleri arasında devletin de kısmen müdahil olduğu “İthal ikameci kalkınma modeli” olarak isimlendirilen iç pazara yönelik birikim modelinden, serbest piyasanın, ulusal ve uluslararası sermayenin belirleyici olduğu dış satıma yönelik birikim modeline geçişin kısa tanımlamasıdır. Buna da “ihracata dayalı kalkınma modeli” denilmiştir. Bu kalkınma modeliyle döviz sıkıntısının aşılacağı, serbest piyasanın sihirli elinin bütün sorunları aşacağı propagandası yapıldı. Modelde öncelikli olarak iç pazarın daraltılması ve üretimdeki maliyetin düşürülmesi gerekiyordu. Bu da halkın alım gücünün ve işçi ücretlerinin düşürülmesi demekti. Ayrıca KİT'lerin süreç içinde özelleştirilmesi, eğitim ve sağlık alanının piyasalaştırılması öngörülmekteydi. Bu planlamanın düşünsel arka planı ve pratik uygulaması Dünya bankası ve İMF tarafından kotarılıyordu. Kısa tanımıyla Uluslararası sermaye.
Böyle bir ekonomik modelin uygulanabilmesi işçi sınıfı ve diğer emekçilerin cumhuriyet tarihi boyunca kazanımlarından büyük oranda vaz geçmesi anlamına geliyordu. Sendikalaşma oranının %47,6, sol muhalefetin bir hayli güçlü olduğu dönemde bunun normal koşullarda olmayacağı kesindi. Ayrıca Sovyetlerin Afganistan işgali ve İran'da mollalar rejiminin kurulması, ABD ve NATO için istikrarlı bir Türkiye kaçınılmaz olmuştu.
24 ocak kararlarının uygulanması için 12 eylül 1980 tarihinde TSK yönetime el koydu. TURGUT ÖZAL yeni yönetimin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak yerini aldı. Beş kişilik MGK bütün yasal ve anayasal yetkileri elinde topladı. (Trajikomik bir şekilde terör bahanesi ile yargılananlar, ortadan kaldırılan anayasa'yı ihlalden yargılandılar.) Terör ile mücadele gerekçesi ile tüm demokratik haklar ortadan kaldırıldığı gibi, kazanılmış haklar da yok sayıldı. Sermayenin tüm istemleri harfiyen yerine getirildi. Toplumun geleceğini şekillendiren Anayasal, yasal ve fiziki planlamalara gidildi. (Aradan 36 yıl geçtikten sonra hala 12 eylül anayasası ve yasaları ile yönetiliyorsak durumun korkunçluğu ortada). 12 eylül ve devamındaki Özal hükümetleri sermayenin çok güçlü bir karşı saldırısı dönemidir. Real ücretlerde %55'lere varan kayıplar, köylülüğün yoksullaşması ve kentte göç.
1980-1990 Arası dönem uygulanan neoliberal politikaların bedelini emekçi halk öderken, sermaye kesimleri gerek dış satımdan gerekse de iç tüketimden elde ettikleri birikimin, çok az bir kısmını üretken alanlara yatırdı. Büyük bir kısmı finansal liberalizasyon, lüks malların ithaline ve iç tüketime yöneldi. Gecekondu afları, tapu dağıtımı ve imar izinlerinin yarattığı rant, kısmi bir zenginleşme görüntüsü yaratsa da toplumun büyük bir kesiminin yoksullaştığı bir süreçti. Ekonominin dış sermaye gereksinimi azalmadığı gibi giderek arttı. 1989'a gelindiğinde işçilerin yaşam seviyelerinin çok fazla düşüklüğü bahar eylemlerini doğurdu. 1990 yılında Zonguldak kömür işçilerinin Ankara yürüyüşü güçlü sarsıntılar yarattı. Ayrıca kamu çalışanları da kurduklar sendikalar ile mücadelede yerlerini aldılar.
1980 sonrası dönemde Anadolu sermayesi olarak isimlendirilen EMEK YOĞUN yatırımlar daha çok Konya,Denizli,Gaziantep ve Kayseri'de yoğunlaştı. Tutucu Anadolu eşrafından yeni bir islami sermaye yaratıldı. Bu sermaye kesiminin giderek iktidara ortak olması kaçınılmazdı. TÜSİAD'ın karşısına MÜSİAD konumlanıyor ve İstanbul sermayesinin tekeli de kırılmış oluyordu. Anadolu sermayesi Özal'ın ANAP'ında belli oranlarda kendini ifade etse de daha sonraki DYP-MSP-AKP döneminde etkinliğini daha da arttırdı.
1990 yılına gelindiğinde yatırım ve sıcak para olarak ciddi bir dış sermaye girişi olmasına karşın, Üretken sanayi alanında ciddi bir gelişme görülmedi. Özal'ın başlattığı ve devamındaki hükümetlerin sürdürdüğü neoliberal politikalar hiçbir şeyi çözmediği gibi 1990-1991-1994-2001 krizlerini beraberinde getirdi. Doğaldır ki kapitalizmin işleyiş yasası gereği tüm krizlerin faturası işçi sınıfı ve diğer emekçilere çıkarıldı. Ekonomik cepheden bakıldığında dış borç günümüzde özel sektör ve devlet olarak 420 milyar dolara çıktı. Özal 1989 yılında giderayak yayınladığı 32 nolu kararı ile Türk parasının kıymetini koruma kanununu değiştirerek Uluslar arası sermayeye son ve en önemli görevini yerine getirmişti. Bundan sonrası tümüyle uluslararası sermayenin ilişki ve çıkarlarına göre belirlenecekti. Yaşanan krizlere çözüm önerileri ve elemanları da(Kemal Derviş) hazırdı.
Özal politikaları bazı değişimlere uğrasa da, İMF ve Dünya bankasının reçeteleri ile yola devam edildi. Uluslararası sermayenin ekonomik politikalarının yıkımı en fazla kırsal alanda görüldü. Gerek makineleşme gerekse de Devlet desteklerinin kalkması köyden kentte göçü hızlandırdı. Buna bir de Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki zorunlu göçleri eklemek gerekir. 1980 yılında kır nüfusu %56 iken günümüzde %10'ların altına(köy nüfusu) düşmüştür. Kentte göçen nüfusu karşılayacak üretken bir sanayi olmadığına göre istihdam daha çok hizmet, inşaat ve kayıt dışı alanlara kaydı.
AKP DÖNEMİ
2001 Krizinden sonra özellikle liberal sağın güç kaybının da etkisiyle islamı sermaye olarak isimlendirilen Anadolu sermayesini de arkasına alan AKP iktidara geldi. AKP emperyalist güç odaklarının din soslu neoliberal projesi olarak gündeme sokuldu. Projenin ülke içine sunumu DEMOKRASİ ve AB kriterleri olarak yapıldı. Doğal olarak en büyük karşılığını liberal kesimlerde buldu. Kendini solda ifade eden birçok kesimin de desteğini aldı. Ekonomide ise 2008 yılına kadar DERVİŞ politikalarını sürdürdü. Bu dönemde ÖZELLEŞTİRME Adı altında toplumun ortak değerleri birilerine satıldı. Satışın toplamdaki oranının %86 gibi bir rakama ulaşması yeterince açıklayıcıdır. Ekonominin taşıyıcı gücü İNŞAAT ve RANT alanına kaymış, var olan KİT'leri satarak vasat bir büyüme ile (%4.5-%5) yola devam edildi.
İzlenen neoliberal politikaları sonuçları olarak artan yoksullaşma ve sınıfsal çelişkilerin etkisini azaltmak için; AKP'li belediyeler, islamcı vakıflar, cemaatler ve islami sermaye grupları tarafından yardımlar yapıldı. Böyle bir uygulama kendilerine bu kesimleri politik olarak elde tutma olanakları sundu. Kısacası kitlelerin en doğal hakları, yardım adı altında sadakaya dönüştürüldü.
Emekçilerin mücadelesi açısından hak kayıplarının ve güç yitiminin çok yoğun yaşandığı bir dönemdi. Buna bir de iktidar güdümlü sendikaları da eklersek durumun korkunçluğu ortaya çıkar. 2003'te çıkarılan iş kanunu, güvencesiz taşeron yasası ile örgütsüz bir işçi sınıfı hedeflendi. KİT satışları sonucu bu sektörlerde örgütlenmiş sendikalar, baskılara direnemeyip ciddi güç kayıplarına uğradılar. Kayıt dışılık, geçici işçilik, esnek üretim gibi uygulamalar ayrı bir zorluk oluşturdu. Tüm bunlara 1980 sonrası ezilen devrimci sendika ve örgütlenmelerin yarattığı boşluğu da eklemeliyiz. 1980'lerde %50'yi bulan sendikal örgütlülük bu gün %10'ların altına düşmüş. Bu toplam içinde barındırdıkları ile değerlendirdiğinde emek mücadelesi açısından bir anlam ifade etmemektedir. Çalışan nüfusun %70'nin(mavi-beyaz yakalılar) işçi olduğunu göz önüne alırsak çok ciddi bir işçi sınıfı çalışması kaçınılmazdır. İşçi istihdamının dağılım ise %16-20 tarım,%25-30 sanayi ve %50'sini de hizmet sektörü oluşturmaktadır.
SINIFLARIN MEVZİLENMESİ
24 ocak 1980'den günümüze ekonomik ve toplumsal yaşamda yaşanan değişimleri sorgulamak. Bu sorgulamanın sonucu sınıfsal mevzilenmeyi görüp buna göre çözüm önerileri üretmek zorunludur.
Kapitalizm; devrimci bir tarzda demokratik devrimini yaparak gelişmemiş olsa da, kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkileri açısından çok yol alınmıştır. Geçmiş dönemin klasik tanımları günü yorumlamaya yetmez. Sermayenin zorunlu ilişkileri günümüz açısından daha çok uluslararası sermaye kesimleri ile sürmektedir. Ülke içinde süren üretim de süreç içinde emperyalist sermaye gruplarının istemleri yönünde şekillendi. Tedarikçilik üretimin ağırlıklı bir kesimini oluşturdu. Anadolu (islami ) sermayesi olarak isimlendirilen kesimler, daha çok emek yoğun üretim ile yerli ve uluslararası tekellerin tedarikçiliğini yapmaktadır. Farklı sermaye grupları arasında zaman zaman yaşanan çatışmaların doğal olduğunu görmek ve buradan farklı sonuçlar çıkarmamak gerekir. İslami sermayeye dayanıyor gözüken AKP iktidarı dönemi TUSİAD' çıların kazançlarının en yüksek olduğu dönemdir. Ülke genelinde prekapitalist unsurlar varlığını sürdürse de ekonomik anlamda bir güç oluşturmamaktadır. Gerek iç piyasada gerekse de dış satıma yönelik üretimde belirleyici olan kapitalist üretim ilişkileridir.
Emperyalist-kapitalist merkezlerin kendi sorunlarını ve Marx'ın tanımı ile “Kar oranının düşme eğilimi yasası” çeper ülkelere açılarak aşılabilmektedir. Düşük ücret, ucuz ham madde ve o ülke tarafından tanınan vergi vs gibi diğer kolaylıklar maliyet hesaplarını düşürmektedir. Böyle bir sonuç beraberinde o ülkede dışarıdan ve yukarıdan da olsa (çarpık da olsa) kapitalizmi geliştirmektedir. Bunu yaparken özelliklen ARGE çalışmaları ve katma değeri yüksek üretimleri kendi ülkelerinde sürdürüyorlar. Üretimin esnekliliği ve parçalılığı sayesinde çok fazla alternatifi ayni zamanda kullanma olanaklarına sahipler.
SINIF-EMEK MÜCADELESİ
Emperyalist-kapitalist sistemin günümüzdeki üretim ilişkilerinin uluslararasılaşması, esnek ve parçalı üretime yönelmesi emek örgütlenmesi açısından ciddi zorluklar oluşturur. FORDİST üretim tarzının ayni mekanda olmanın yarattığı çabuk örgütlenip harekete geçme olanakları ortadan kalkmıştır. Daha da ileri gidersek bazı üretimlerin parçalılığı aile içi üretime kadar gitmektedir. Böyle bir durumda işçilerin karşılarına sermaye gruplarının ötesinde diğer ülkelerin işçileri de çıkmaktadır. Sermaye kesimleri için belirleyici olanın maliyetin düşürülmesi olunca, makinaların bir başka ülkeye taşınması sorun oluşturmamaktadır. Tüm bunların kapitalizm genel kuralı olan daha fazla kazanç üzerinden kurgulandığını düşünürsek, insanını önemsizleştiğini görürüz. Onlar için insan kazanç getiren herhangi bir araçtan farklı değildir.
Üretimdeki teknolojik gelişmenin hızını da dikkate alırsak insan emeğine gereksinim giderek düşmekte, nitelikli elemanın işini ise gelişmiş makinalar almaktadır. İnsanı gereksizleştiren bir sistem giderek insanlığın sonunu da hazırlıyor demektir. İngiliz bilim insanı Stephen Havking'in başka dünyalar bulmalıyız önerisi sonucu görmesindendir. Kendi deyimi ile “nükleer savaş, genetiği değiştirilmiş virüs, ısınma ve yapay zeka” Dünyanın sonunu getirebilirmiş. Burada gizlenen ise sermayenin doymayan kazanma hırsının yarattığı sonuçtur. Dünya genelinde nüfusun %1'ini bile oluşturmayan sermaye sahiplerinin %99'un kaderini belirleme hakkını insanları mülkleri olarak görüyor olmalarından olsa gerek. Yine aynı sonuca ulaşıyoruz. Sermayenin çıkarları için DOĞANIN ve YAŞAMIN sonlandırılmasına izin verilecek midir? İnsanlığın gerek düşünsel gerekse de pratikte yanıtlaması gereken zor bir soru.
Konuyu çok fazla küresel alana kaydırmadan ülkemiz açısından nasıl yanıtlar üretebiliriz. Yaratılan sonucu kabullenip hangi nedenle olursa olsun ölümü beklenmeyeceğine göre düşünsel yanıtlarla birlikte pratik mücadele zorunludur. Bunu yaparken günümüzün koşullarını dikkate alan ve tarihi birikimi tekrarlamadan güncelleyen, zorlukların yıldırıcı etkisine kapılmadan üretken ve inatçı bir çizgi. Değişen kapitalizmin sömürü mekanizması olmadığına göre biçimsel değişimlere karşı mücadele tarzı ve örgütlenme şekilleri yaratmak varlık sorunudur.
Öncelikli olarak geçmiş dönemlerin örgüt ve mücadele tarzı anlayışları aşılmalı. Üretimin esnekliği ve dağınıklığını kapsayacak bir çalışma. Öğrenilmiş formlara dayanmayan, hayatın dayattığı formları yaratan bir tarz. Böyle bir uygulama öncelikle sendikal alandan başlayıp beraberinde yaşam alanlarını da içine alan dayanışma ve direnme çizgisi. Dünya deneyleri( Güney Amerika ve Güney Asya) ve ülkemizdeki( 2013 gezi isyanı-16 nisan 2017 hayır çalışması) yaşananlar ön veri olarak yeterlidir. Başka bir tanımlama ile yaşayarak öğrenme ve beraberinde öğrenilen sonuçlardan gelecek için yeni tasarım ve programlar çıkarma. Burada belirleyici olan faşizm karşıtı güçlerin ortak hareketini sağlayacak düşünsel ve pratik esneklik gösterebilmektir. Bunu becerebildiği oranda yaşanan deneylerden sonuç çıkarılmış demektir. Ülkelerin tarihlerinde GEZİ isyanı gibi spontane isyanların çok seyrek olduğunu düşünürsek,örgütlü karşı çıkışların örülmesi gerektiği sonucuna ulaşırız.
DEVLETİN YAPISI ve YÖNETİM TARZI
Kapitalizmin rekabetçi dönemini doğal bir süreçte yaşayarak kendi demokratik kurum ve işleyişlerini yaratamadığı için baskıcı devlet işleyişi sürmektedir. Baskının oranı günün koşullarında yaşanan sorunların boyutuyla orantılıdır. Devlet yapısı sermaye gruplarının istemlerine göre uyarlanmış, ekonomik ve sosyal hayattan tümüyle sıyrılarak güvenlik örgütü durumuna gelmiştir. Ayrıca baskıcı devlet mekanizması, taleplerin bastırılması ve ucuz iş gücü için kolaylıklar sunar. Dini akımların güç kazanması ve biat kültürü de emeğin kolay sömürülmesinin aracıdır.
Ekonominin Uluslararası sermayeye bağımlı olması, sermaye hareketliliğine bağlı olarak krizlerin sık yaşanmasını beraberinde getirir. İşsizliğin geniş açıdan %20'leri olduğu, yoksulluğun arttığı ve geçim koşullarının zorlaştığı bir toplumsal yapıda hoşnutsuzlukları bastırmanın yolu baskı ve şiddetten geçmektedir. Devlet yapısı günün koşullarına göre değişimler geçirerek işlevini sürdürmektedir. Verili yapı yetmemiş olacak ki, tüm yetkilerin tek merkezde ve kişide toplandığını bir devlet örgütlenmesine gidilmektedir. Klasik devlet yapısıyla birlikte koşullara göre özel örgütlenmeler oluşturuluyor bir de buna istendiği zaman sokakta harekete geçirilebilen ırkçı ve dinci yapılar eklenmektedir. Bu bize baskı yöntemlerinin süreceğini gösterir.
DEVRİMCİ MÜCADELE
Ülkemiz açısından tarihsel kesit; Emperyalizmin güdümünde geliştirilen çarpık kapitalizm, Uluslararası sermaye bağımlısı bir ekonomi, 1908 ABD ve Dünya ekonomik krizinden sonra dış sermaye kaçışı ve ekonomik kriz. Kapitalizmin esnek ve parçalı üretiminden kaynaklı örgütsüzlük. Neoliberal politikaların yarattığı bireyci insan ilişkileri. İşsizlik, yoksulluk ve güvencesiz bir yaşam. Yönetememe krizinin yarattığı darbe girişimi ve KHK'ler. Sermayenin dayattığı çözüm önerisi ise başkanlık adı altında din soslu açık faşizm. Kırk katır mı? Kırk satır mı?.
Kapitalist toplum içindeki düşünsel farklılık ve çıkar ilişkileri açısından farklı yaklaşımların olması doğaldır. Burada belirleyici olan başka bir dünya mümkün diyenlerin, gelecek için yalnızca düş kurmak değil tasarımı olanların yaklaşımıdır. Bu güne kadar yaratılmış olan veya gelecekte de yaratılacak olan gerekçelerle sorunların çözümü tarihe havale edilemez. Böyle olmayacak ise, kısa ve uzun dönemli tasarım ve programlar ile yaşamın tüm alanlarına müdahale kaçınılmazdır.
Kısa dönem açısından; Açık faşizme doğru gidişin önünü kesmek, gerek demokratik hakları gerekse de ekonomik kazanımları genişletmek. Böyle bir tasarımda doğal olarak kapsayıcılık geniştir. Oluşturulacak program ilişki içinde olunan kesimlerin ortak istemlerini karşılamak zorundadır. Faşizme karşı temel insan hakları ve demokrasi mücadelesini içerecek bir direniş-demokrasi örgütlenmesi, birleşik direniş mücadelesi. Haziran örgütlenmesi ve hayır çalışması içinde yer alan kendini demokrasi ve seküler yaşam savunucusu olan tüm kesimleri kapsar. Kürt halkının kimlik taleplerinin de demokrasi içinde çözülebileceğini öngörür. Günlük mücadelenin gereklerini yerine getirirken iradi olarak sınıfsal tabana yönelmek ve beraberinde tüm ilişkileri kotarabilecek örgütsel ilişkileri yaratmanın görevi ile karşılaşmak.
Uzun dönem açısından durum daha farklıdır. Burada sınıfsal tutumlar daha nettir. Gelecek tasarımı devrimi ve sosyalizmi hedefler. Reel sosyalizmin çöküşü ve karşı devrim güçlerinin estirdiği propaganda devrimci saflarda ciddi dalgalanmalar yaratmış ve beraberinde geri çekilmeyi getirmiştir.(Yaşanmış deneylerin eleştirisi ayrı bir tartışma konusudur). Emperyalizm ve estirilen neoliberal rüzgar kendi kriz dalgalarına çarpmış, Dünyanın sonu diye tanımlananın yeniden DEVRİMLER ÇAĞI olduğunu bir kez daha göstermiştir. Emperyalist ülkelerin Dünya genelindeki güç ve hakimiyet kavgasını ve çelişkilerini bilen bir yerden hareket ederek, sınıfsal çıkar çelişkilerinin ve çatışmaların çok güçlü olduğu çeper ülkelerinde devrimin yapılması ve yaşatılması olasıdır. (Merkez ülkelerin olanakları, hoşnutsuzlukları susturmak için yeterlidir). Sistemin sahipleri tarafından yaratılan yenilmezlik duygusu aşılmalıdır. Tarihsel geçmişimizde gördüğümüz gibi devrimlerin oluşumu ve yaşatılması ciddi zorluklar içerir. Böyle olması olanaksızlığını göstermez. Her geçen gün daha fazla gericileşen ve çürüyen kapitalizm kendisi ile birlikte Dünyanın da sonunu hazırlamaktadır. Ölenin karşısında ise doğum halinde olanın SOSYALİZ olduğunu görmeliyiz. Zor koşullarda sınırlı alanlarda da olsa doğuşun ve yeni yaşamın örnekleri gösterilmek zorunda.
Emperyalist sisteme bağlı ülkeler ciddi sınıfsal çelişki ve çatışmalara gebe ülkemizde DEVRİM olanaksız değildir. Belirleyici olanın böyle bir sürece yönetebilecek düşünsel ve örgütsel hazırlıktır. Koşulların uygunluğu kendiliğinden sonuçlar üretmez. Bu günden geleceğe tüm mücadele biçimlerini kapsayacak devrimci bir örgütlenmeye gereksinim kaçınılmazdır. Böyle bir yapının masa başında oluşmayacağı genel doğrudur. Başka bir doğru da bugünden yarına düşünsel ve pratik tasarımlar yapılmadan alınacak yolun olmadığıdır. 18-19. yy, örgüt yapıları ve dışarıdan bilinç götürme deneylerinin günümüzde çok karşılığı olmayabilir. Yapılacak olanın günümüz koşullarını karşılayan örgütlenmeler ve çalışma tarzı yaratmaktır. Bunun yolu da öğrenerek öğretmekten, dönüşerek dönüştürmekten geçer. Kimse kimsenin öğretmeni ve öğrencisi değildir. Sürecin içinde olanlar süreci dönüştürenlerdir. Böyle bir tutum bürokratik örgüt yapılarını aşabileceği gibi, kararlara demokratik olarak katılıp sahiplenme sonucunu yaratır. Böyle bir kültür ayni zamanda gelecek toplumun da temellerini atmış olur.
Günün görevlerini kotarırken geleceğe yatırım yapmak, biriktirmek ve birikenler ile tekrar geleceğe yönelmek. Çağımızın tekrar DEVRİMLER ve SOSYALİZM ÇAĞI olduğunu görmek. Başkaların yazdığı öykülerle oyalanmak değil, kendi öykülerimizi yazmak ve geleceğimizi kurmak.
10-05-2017 YAHYA TAŞDEMİR.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder