14 Aralık 2018 Cuma

DİRENİŞ VE DEMOKRASİ

                                            DİRENİŞ ve DEMOKRASİ


                                                  DİRENME HAKKI

Direnme hakkı insanın doğuştan sahip olduğu bir haktır. Kişilerin ve toplumların kendilerini koruma yöntemlerinden biridir. Hukuk gibi direnme hakkı da insanlık tarihi ile yaşıttır. Spartaküs'ten Gandi'ye kadar tarihte bir çok örneği vardır. Genel olarak pasif ve aktif direnme olarak isimlendirilir. JOHN LOCKE 1600'lü yıllarda direnme ve devrim hakkının insanlığın doğuştan kazandığı bir hak  olduğunu savunur. LOCKE'nin tanımı ile”kaçacak yöntemleri yoksa, insanlar hiçbir zaman TİRANDAN kendilerini tam olarak koruyamazlar, ta ki etkisizce egemenliği altına girene kadar”. Direnme hakkı “Amerikan bağımsızlık bildirgesine, Virginia anayasasına ve 1789 Fransız insan ve yurttaş hakları beyannamesine” girmiştir. Daha sonraki toplumsal sözleşmeyi ifade eden anayasalarda yer almıştır. Ülkemiz açısından ise 29 eylül 1808 de yayınlanan SENED-İ İTTİFAK ve 1961 Anayasasının başlangıç kısmında yer almaktadır.

Direnme hakkının nereden geldiği tanımı, tanımlayanların sınıfsal ve politik bakışları ile sınırlı olsa da genel kabul gören yanı baskıcı yönetimlere karşı kullanılmasının meşruluk nedeni sayılmasıdır. Temel belirleyici yönelim burjuvazinin feodal geri dönüşlere karşı başta mülkiyet hakkı olmak üzere kazandığı hakları korumak. Başka bir anlatım ile günün genel bakış açısı ve hukuk tanımlaması. Direnme hakkı tarihi metinlerde ve anayasalarda yer alsa da, ceza yasalarında suç maddeleri arasına girmektedir. Böyle bir sonuç doğaldır ki bu hakkın kullanımını fiili durum olarak belirlemektedir. Kısacası kişiler veya örgütlü yapılar direnme eylemlerinde hukuki bir yan aramaz, hukuki bir durum yaratmaya çalışır. Zor ve baskı araçlarının devlette toplandığı günümüz gerçeği direniş mücadelelerinin de hiç kolay olmayacağı ön kabulünden geçer. Marksizm ise zor ve şiddetin kaynakları ile birlikte toplumsal ilişkilerin yapısından çıkarılmasının MADDİ-TARİHİ koşulları ile ilgilenmektedir.

                                                ZOR VE ŞİDDET

Marksist tanımlamaya göre devletin ortaya çıkışı sınıfların oluşmasıyla birlikte olmuştur. Devlet sınıfsal farklılaşmanın oluşturduğu ayrıcalıkları koruma aracıdır. Doğaldır ki hakim sınıfın diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olma özelliğini sürdürür. Kaba bir mantıkla devleti sınıfın iz düşümü olarak tanımlamak yanlıştır. Devletin oluşumu ve işleyişi bütün sınıfların üstünde ÖZERK bir yapı ve toplumun tümünü kapsıyor görüntüsü aldatıcıdır. Hakim (ekonomik olarak güçlü) sınıf çeşitli araçlarla egemenliğini sürdürür. Ayrıca devleti tek başına baskıcı yanı ile tanımlayamayız, aynı zamanda rıza üretme araçlarını da beraberinde barındırır. Demokratik devrimini yapıp, demokratik işleyiş ve kültürünü oluşturmuş ülkelerde rıza daha önemli bir yer tutar. Bizim gibi ülkelerde kapitalizmin gelişimi emperyalist güçler tarafından yukarıdan aşağı yapıldığı için zor araçları ve uygulamaları daha ön plandadır.

Meşru şiddetin devlet örgütlenmesi tarafından uygulandığından hareket edersek; devlet ve sınıf ilişkisini daha iyi yorumlarız. Karl Marx'ın tanımı ile “Açıklanması gerekli karmaşık nokta, nasıl olup ta üretim ilişkilerinin hukuki ilişkiler kılığında, düz olmayan bir çizgide eşit olmayan bir gelişim sürecine girebilmiş olduklarıdır”. Hakim sınıfın istemleri belirleyici olacağına göre baskının ve şiddetin ezilen sınıfların itirazlarına olacağı açıktır. Sınıfsal ayrımların keskin olduğu, ekonomik krizlerin etkilerinin ağır hissedildiği dönemlerde devletin gerçek yüzü daha net görülür. Böyle dönemlerin hamaset nutukları çok güçlü olsa da gerçeği örtmeye yetmez. Burjuvazi ilk dönemlerinde kendini korumak için direnme hakkını savunuyor ise, ayni hak burjuvazinin savaşında yer alan işçi sınıfının kazanımları için de geçerlidir. Dönemin ilişkileri içinde burjuvazi zorunlu olarak bu hakları kabullenmiş ise de, kazanımlar zor ve kanlı mücadelelerin ürünüdür. Burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde her şeye karşın ezilen sınıfların duyarlılığı göze batar. Bizim gibi ülkelerdeki ise tepkilerin cılızlığı ve mücadelenin zayıflığı tarihsel süreçlerin ürünüdür.

                                     NEO-LİBERAL DÖNEM

1970'li yıllar ile başlayan, 1989 reel sosyalizmin dağılması ile doruğa ulaşan ve 2008 ABD tarihinin ikinci büyük krizi ile sonuçlanan bir süreç. Doğaldır ki sürecin ruhuna uygun olarak devlet değişime uğramış, sosyal devlet iddiasını tümüyle terk etmiş, güvenlik alanlarına çekilmiştir. Başka bir anlatımla zor araçları ön plana geçmiştir. Neoliberalizm; sermayenin karlılık krizini çözmek için gündeme gelmişti. Böyle bir politika beraberinde başta gelişmiş kapitalist merkezler dahil, çevreye doğru yayılan tüm ülkelerde kazanılmış haklara saldırıyı getirdi. Etkileri merkezden çevreye doğru yayıldıkça artan bir yoksullaşma, yaşam alanlarının ve kaynaklarının tahribine kadar varan bir talan dönemi yaşandı. Kuzey- güney ayrımı keskinleşti, umut yolculuğu adı altında ölüm yolculukları başladı. Post-modern ve post-marksist' ler de dönemin pazarlamasını yaptılar.

Ülkemiz ise bu sürece 24 ocak 1980 kararları ve tamamlayıcısı 12 eylül 1980 açık faşist askeri darbesi ile katılmıştır. Fordist üretimden esnek ve parçalı üretime geçmenin getirdiği örgütlenme zorluğu, Neoliberal propaganda yoğunluğunun yarattığı tahribat direnme hattını bir hayli geri itti. 2008 Krizi ile birlikte süreç kısmen tersine dönse de toparlanmak ve yol almak çok zayıf kaldı. Krizin yarattığı sorunları ırkçı-dinci ve faşist bir yorumla kitleleri aktife ederek örtmeye çalışıyorlar. Faşizm sözcüğünü saklamanın yolu “sağ popülist” söylemidir. Sermayenin çıkışı faşizmde görmesi çaresizliğini gösterir. Çözümsüzlüğün çözümü yine işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin mücadelesidir. Demokrasideki en ufak gerileme haklarının gasbı ve mücadele alanlarının sınırlanması demektir. 1980' lerde başlayan ve 1991 deki yasal engellerin ortadan kaldırılması ile birlikte (1989'da yayınlanan 32 nolu karar) yerli ve uluslararası sermayenin evliliği tamamlandı. Ucuz emek ve emek yoğun, daha çok tedarikçilik görevi görevi gören iç Anadolu'nun büyük şehirlerinde bir sermaye grubu oluştu. Bu grup Anadolu sermayesi veye islami sermaye olarak isimlendirildi. Bu isimlendirmede genellikle tutucu eşraftan gelmesi etken olmuştur. Ayrıca siyasi islam diye tanımlanan politik çizginin güçlenmesinde etkileri olmuştur. Tarımsal desteklerin kaldırılması ve pazarın uluslar arası tekellere açılması köyden şehire göç dalgasını güçlendirdi. Kent çevrelerindeki niteliksiz işçi yığılması arttı. Bu kesimlerin iş alanları daha çok inşaat ve hizmet sektörü oldu. İşçilerin çalıştığı alanlar %16 tarım-%25-30 sanayi-%50-55 hizmet sektörü. Gelinen noktada üretim alanlarındaki alanların daralması ile dış alım ve dış borç zorunluluğu. Böyle bir borçlanmanın getirdiği ekonomik kriz.

Ülkemizdeki durum Dünya'daki gelişmelerden ayrı değerlendirilemez. AKP-MHP ve devlet bürokrasinin ortaklığı böyle bir sürece yanıt üretmek için oluşturulmuştur. Böyle bir oluşumun arka planı uluslar arası ve yerli sermaye ortaklığıdır. Gelişmeleri arka plan ilişkilerden koparıp kişi-grup-parti vs gibi yapılara indirgemek bu gün için yapılacak en büyük yanılgıdır. Böyle bir yaklaşım saray yönetiminin değişimi ile sorunun aşılabileceği gibi kolaycı çözümler yaratır. 1940' lar sonrası yoğunlaşan emperyalizmle ilişkiler ve güdümlü kapitalizm gelişmesi günümüzde sürecini tamamlamıştır. Bu gün var olan tüm işletmeler uluslar arası sermaye ile doğrudan veya dolaylı ilişki içerisindedir. Devrimci bir tarzda olmasa da kapitalist üretim ilişkiler hakim ilişkiler durumuna geçmiştir. Çalışan nüfusun (mavi ve beyaz yakalılar) %70-75'i işçi statüsündedir. Ayrıca %20'i aşan işsizler, yarı zamanlı çalışanlar da eklenince emekçi nüfusun oranı daha da yükselmiş olur. Ülke genelindeki nüfus dağılımı doğal olarak gerek demokrasi mücadelesinde gerekse de devrim ve sosyalizm mücadelesinde kalkış noktalarını gösterir.

                                            SÖMÜRÜ-BASKI

Kapitalizm döneminde sınıf ve kimlik hareketlerini baskı altına almanın arka planında acımasız bir sömürü eğilimi yatar. Baskı ile sömürü oranında doğrudan bir ilişki vardır. Baskıyı salt devletin şiddet tekelini elinde bulundurmanın ötesinde, toplumun baskı altına alınması olarak okumak gerekiyor. Gerek Dünya'da gerekse de ülkemizdeki otoriter ve faşist yönetimlere kayış direniş mücadelesini zorunlu kılıyor. Direniş mücadelesi BASKI-DİRENİŞ sarmalının ilişkileri içinde şekillenecek. Sivil itaatsizlik ile başlayan ve sürece göre evrilen bir direniş hattı. Sermayenin baskıcı yönetimlere yönelmesi emek güçlerine demokrasi mücadelesi görevini yüklüyor. Ekonomik hakların bile demokratik hakların kullanımından geçtiği gerçeği tüm kesimler tarafından görülüyor. Emek adına örgütlü olduğu iddiasındaki sendikal ve diğer yapıların görevlerini yerine getirememe durumu veya güdümlü olması en büyük engel. Bunu aşmanın yolu da tabanı harekete geçirecek çalışmaları yapmak. Böyle bir çalışma da zamanın ruhunu okuyabilmekten geçmektedir. Her tarihsel dönemin insan davranışları üzerinde etkileri farklıdır. Günümüzün neoliberal politikaları “özgür birey” adı altında örgütsüz ve savunmasız kitleler yarattı. Bu gün öncelikli görev bize pazarlananın özgür birey olmadığı, tam aksine kendi dünyasına kapatılmış köleler olduğu gerçeğini ortaya çıkarmak. Beraberinde kolektivizmi ve dayanışmayı yükseltmek. Bireysel çıkarlar ile sınıfsal ve toplumsal çıkarların kesiştiğini pratik süreçler ile ortaya koymak. Sınıfsal ve alan mücadelelerinde yer alan dava insanlarının tüm bu verileri dikkate alan bir yerden hareket etmeleri zorunludur. Ezilen tüm sınıf ve kesimleri kapsayan BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ diye isimlendirilen tarzın yürütülmesi kaçınılmazdır. Böyle bir sürecin örgütlenmesi ve yürütülmesi zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Zorlu bir mücadeleyi kotarmak özveriyi- bilgi ve deney birikimini, başka bir anlatımla profesyonelliği gerektirir. Geçmiş deneylerden dersler çıkaran, günümüzün koşullarını karşılayacak profesyonel örgütlenmeler kaçınılmazdır. Birleşik bir mücadeleyi böylesi bir kurmay örgütlenmesi ile karşılayabiliriz.

                                                          DİRENİŞ

Baskının arttığı dönemlerde kitle davranışlarında ikili eğilim ağır basar. Birincisi geri çekilme, ikincisi ise direnme. Devrimciler bardağın dolu tarafına bakmak zorundadır. Çünkü yol almanın direniş hattından geçtiğini bilirler. Demokratik devrimi yaparak demokratik kurum-işleyiş ve kültürü oluşmamış ülkelerde burjuva anlamda da olsa demokrasinin devrimden geçtiği gerçeğini atlayamayız. Bu gün için yapmak zorunda olduğumuz faşizmin geriletilmesi, demokratik alanların genişletilmesi ve nefes alabilecek alanların yaratılmasıdır. Ayrıca böyle bir mücadelenin devrim mücadelesinin parçası olduğu gerçeği de yadsınamaz. Basitten karmaşığa direniş mücadelesi gelişip toplumsal harekete dönüştükçe fiili olarak kendine demokratik alanlar açar. Gezi isyanı ve iktidarın gezi korkusunun temelinde bu yatar. Önümüzdeki dönem demokrasi mücadelenin çetin bir direniş mücadelesinden geçeceği gerçeği üzerinden hareket edilmek zorundadır. Kolaycı çözümler ve şişirilen balonlar dikkate alınamaz. Sermaye özellikle günümüzde örgütsüz kitleleri çok çabuk sahte beklentilerin peşine takmaktadır. Duygularla değil, bilimsel inceleme ve düşünüş tarzıyla hareket etmek zorunludur.

                                  26-11-2018 YAHYA TAŞDEMİR

9 Aralık 2018 Pazar

HAZİRAN

                                          HAZİRAN

Geniş kesimlerin birlikteliği ve cephesel örgütlenmeler sol kesime genelde çekici gelmiştir. İşin özüne ve sürecine kafa yormadan, gerekli hazırlıkları yapmadan bu tarz örgütlenmelere gözü kara girilmiştir. Sonuçta oluşturulurken yaratılan etki ve beklenti, dağılırken yarattığı olumsuz etkiyi karşılayıp karşılamadığı ayrı bir tartışma konusudur. Burada belirleyici olan sürecin yanlış kavrandığı ve sonucun da olumsuz olduğudur.

GBK süreci ve ÖDP'nin kuruluş aşamasında parti çatısı altında, daha sonra vişnelik tesislerindeki görüşmeler sonrası haziran hareketi adıyla cephesel örgütlenmelere gidildi. Birlikte güzel işler de başarıldı. Fakat her iki süreç sıkıntılı geçti ve sağlıklı yol alamadı. Bu konuyu tartışırken iki yönlü tartışmak gerekir. Klasik tanım ile objektif ve subjektif koşullar. Ülkenin koşulları cephesel örgütlenmeleri zorunlu kılabilir. Subjektif koşullar olarak nitelendirdiğimiz örgütlenme, sürecin gereksinmelerini karşılayacak nitelikte değil ise sorunlar kaçınılmazdır. Tikel olaylara bakıp sonuca gidemeyiz. Baskıcı yönetimlere karşı direniş mücadelesi veya kriz dönemlerinin alternatif iktidar organlarının oluşumu olarak cephesel örgütlenmelerin kaçınılmazlığı tartışılamaz. Burada belirleyici olan nasıl olması gerektiğidir.

Günümüze kadar dünya deneyleri (gerek FKBC- gerek sovyetik örgütlenme) bize öncelikli olarak oluşumun bileşenlerinin sınıfsal karşılığı olduğunu gösteriyor. Bileşenlerin örgütlü oldukları alanlarının düşünce ve eğilimlerini taşıdığı gerçeği. Sorunlar ve sorunların muhataplarının çözüm arayışları ve hesap verecekleri sınıf ve kesimler. Kısacası beklenti ve kurguların ötesinde gerçekçi temeller üzerinde yükselmesi. Ülkemize dönersek var olan politik parti-grup ve kümelenmelerin sınıfsal kesimler içinde belirgin bir karşılığı yoktur. Kendi çevreleri ile sınırlı bir politik faaliyet içindeler. “Bu tanımlamaya bazı haklı itirazları olsa da tanımı değiştirecek düzeyde değildir.” Gelinen noktayı tarihsel süreçten bağımsız, yalnız solun başarısızlığına bağlamak yanlıştır. Böyle olması somut durumu değiştirmeyeceği için biz kendi gerçekliğimiz üzerinden hareket etmek zorundayız. Öncelikli olarak var olan yapıların az veya çok toplumsal karşılıklarının oluşması gerekiyor. Ortalama mücadeleden planlı ve programlı, hedef kitlesi belli bir mücadeleye evrilmek. Vicdan rahatlatma eylemleri ile yetinmeyi bırakıp, toplumsal kesimleri harekete geçirebilecek eylemlere yönelmek gerekiyor. Başka bir tanımla toplumsal sorunların taşıyıcısı olmak.

Klasik anlamda burjuva demokrasisinin bile yaşanmadığı ülkemizde, sınırlı da olsa var olan demokratik hakların ortadan kaldırıldığı, iktidarın tek merkezde toplandığı ve giderek daha da baskıcı hale geldiği günümüzde cephesel örgütlenmeler kaçınılmazdır. Böyle bir oluşumu farklı düzlemlerde aramak yerine, haziran meclisleri üzerinden yürümek daha gerçekçidir. Geçmişin deneylerini de değerlendirerek meclisleri daha gerçekçi ve işlevi olan bir zemine oturtmak. Kendi işleyişlerinde demokratik bir hukuk oluşturmak. Karar alma ve uygulama pratiklerini meclisler üzerinden oluşturmak. Ayrıca bölge ve ülke genelindeki üst oluşumların doğrudan demokrasinin işleyişi olarak aşağıdan yukarı belirlemek ve gerektiğinde geri çağırmak.

Saray yönetimi tüm yetkilerin sarayda toplandığı-kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı-TBMM'nin işlevinin kalmadığı günümüzde alternatif örgütlenme zorunludur. Böyle bir örgütlenmenin de sistemi meşrulaştıranlar hariç tüm kesimleri kapsaması kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan sistem muhaliflerinin yığınak yapabileceği bir örgütsel yapı ve işleyiş. Başka bir tanımlama ile meclisleri oluşturan birey ve kesimlerin işleyişin gerçek sahipleri olması. Böyle bir işleyiş demokrasi kültürünü ve farklılıklara katlanmayı ve farklılıklarla birlikte ortak hareket etmeyi getirir. Bu başarabildiği oranda karşılığı olur ve sistem muhaliflerinin karşı örgütlenme ve karşı iktidar organları oluşur.

                                             YAHYA TAŞDEMİR. 06-12-2018