14 Nisan 2026 Salı

NEOLİBERALİZM -SAVAŞ VE KAOS

 

               NEO- LİBERALİZM - SAVAŞ VE KAOS


           LİBARALİZMDEN  NEO- LİBERALİZME

İnsanlar, yaşamlarının toplumsal üretiminde, zorunlu ve iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere, maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına karşılık gelen üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde yasal ve siyasal üst yapının yükseldiği ve toplumsal bilinç biçimlerinin karşılık geldiği  gerçek temeli oluşturur. (Ekonomi politiğin eleştirisine katkı. K. Marx ).

"Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" tanımı liberalizmin sloganıdır. Klasik  liberalizmde; ticari ilişkiler sayesinde kaynaklar uluslar arasında eşit dağıtılır. Piyasanın dengesini bozan devlet müdahalesidir. Böylece devlet tanımları; hayata müdahale edilmemesi ve sermaye ilişkilerinin güvenliğini sağlamakla sınırlıdır. Buradaki insan özgürlüğünün sınırları, piyasanın güvenliği ile sınırlanmıştır. Liberalizm; klasik-modern-liberteryenizm ve neoliberalizm gibi isimler ile sınıflandırılır. Genel bakış devlet -birey ilişkisinde bireyin merkeze koyulmasıdır. 14.YY. dan itibaren bu düşünce kapitalizmin yol göstericisi olmuştur. Doğaldır ki tüm bunların temelinde ÖZEL MÜLKİYETİN dokunulmazlığı yatar. Bu temelde kültürel üst yapıyı ve inanç dünyasını da değişime uğratmışlardır. Rönesans ve reform hareketleri böyle bir zorlamanın sonuçlarıdır. 1789-1830-1848 olayları liberalizmi hızlı bir şekilde tutuculuğa yönlendirmiş, inanç temelli yapılar tekrar dayanak noktaları olmuştur. Böylece iktidarın devlete ait olduğu gerçeğini tutucu düşünce akımları ile meşrulaştırmışlardır. John Locke - Adam Simit - Montesguieu , liberal olmalarına karşın kişi hakları, refah devleti ve demokrasi konusunda savları farklıdır.

Neoliberelaizme gelince ; Şili' de Salvador Allende'nin devrilmesi, cunta yönetimi ile Milton Friedman ve Chicago okulu çocukları ülkeyi laboratuvar olarak kullanmışlardır. Aynı uygulama 24 ocak kararları ve 12 eylül cunta yönetimi eliyle ülkemizde de yapılmıştır. Çevre ülkelerde ve demokratik gelişimi geri ülkelerde cuntalar kullanılırken, ABD ve İngiltere gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde REGAN-THATCHER gibi tutucu ve baskıcı yönetimler tarafından uygulamaya konulmuştur. Özellikle işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin hak talepleri baskı altına alınmış, grev ve direniş eylemleri güç kullanarak etkisiz hale getirilmeye çalışılmıştır. Projenin hayata geçirilmesi beraberinde toplumsal ve düşünsel hayatı şekillendirirken, siyaseti ve devleti de kendi gereksinmelerine göre değiştirmişlerdir. Güncel anlatım ile "Dünya küçülmüş ve bir köye dönmüş, ticaret ve sermaye uluslararasılaşmış, düşünce ve özgürlükler hızla yayılmış, demokrasi gelişmiş"vs. Kısacası darbe ve baskı gücüyle uygulamaya sokulan ekonomik ve düşünsel projenin pazarlanması böyle yapılmıştır. Böyle bir süreç servetin dünya nüfusunun yüzde birin elinde toplanmasını getirmiştir. Ellen Wood'un tanımı ile; Küreselleşmenin gerçekte bütünleşmiş bir ekonomi olmadığını, tam aksine ticaretin imkanlarının emperyalist sermayenin çıkarlarına göre düzenlenmesi olmuştur. Böyle bir düzenleme ulusal devlet sınırlarını aşıyor ve devleti güvenliği sağlama sınırlarına itiyor. Güvenlik ile sınırlanmış bir devlet işleyişi kaçınılmaz olarak meşruiyet  tartışması ile karşılaşıyor. Bunu örtmenin yolu da iç ve dış düşman yaratma ve beraberinde savaş oluyor.

2008-2009 KRİZİ VE SERMAYENİN AKIŞI;

Bazı marksistlere göre kriz kapitalizmin yok oluşu olarak tanımlansa da, burada kapitalist sistemin uyum sağlayan yönünü görmek gerekiyor. Sermaye akışının çevreden merkeze doğru olacağı üzerinden kurgulanan "NEOLİBERALİZM" , planlamacıların tam istedikleri gibi olmamış, başta ÇİN olmak üzere uzak doğu ülkelerine kaymıştır. Ucuz emek-yer altı kaynakları ve yetişmiş eleman sayesinde yön değiştirmiş. Dolaşım özgürlüğü sanayi kuruluşlarının taşınmasını beraberinde getirmiş. Böyle bir gelişme ABD nin iç üretimini vurduğu gibi, işsiz kalan yığınlardan dolayı tüketimini de vurmuştur. Kısacası bu kez kara delik kendilerinde oluştu. Kâr oranlarının sürekli düşüşü, askeri harcamaların artışı kara deliğin büyümesini beraberinde getirdi. Toplamda 35-40 trilyon dolar borç, doların etkinliğini sınırlayacak gelişmelere olanak tanımamaktadır. Sorun böyle olunca çözüm de askeri operasyonlar olmak zorunda. Lider tanımlaması yönetim yapısı koşulların yarattığı bir sonuçtur. Venezuela ve İran müdahalesi ekonomik gereksinmelerin sonucudur. Gelinen aşamada yasalar-uluslararası kurallar ve işleyişler kalkmış, kuralsızlığın kuralı geçerli olmuştur.

Finans sermayesinin çok güçlendiği ABD ve İngiltere'de; merkez bankası ve medya etki altına alınarak, mali krizin faturası tüm topluma çıkarıldı. Sermayenin üretken alanlardan çekilmesi, salt finans kazançlarını dikkate almasının sonuçları yaşanmakta. Başka bir anlatım ile emperyalist-kapitalist sistemin çıkışsızlığı. "Kapitalizmin duvara dayanması" tanımlaması böyle bir sürecin geldiği yerdir. Emperyalist-kapitalist sistemin tıkanmışlığı her türlü çılgınlığı içerisinde barındırmaktadır. İç düşman-bölgesel savaş ve beraberinde oluşabilecek üçüncü dünya savaşı, son olarak insanlığın sonunu getirebilecek nükleer savaş. Tüm bu gelişmelere karşın insanlık hiç bir şey yapmayarak kendi sonunu mu bekleyecektir? Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenler ve toplumsal hareketler kapitalizmin çıkışsızlığına karşı farklı çözüm yolları sunmayacak mıdır? Yeniden sosyalizm fikri çözüm çıkışı olamaz mı? Günümüzde ezilenlerin örgütlülük seviyesinin düşük olması buna engel mi? Post akımların hızla itibar kaybettiği günümüzde yeni baştan marksizm ve sosyalizm düşüncesi ezilenler için çıkış olamaz mı?

Yaşanan krizin boyutları ve derinliği gelecek kurgusunu ve örgütlülüğünü zorunlu kılmaktadır. Neoliberalizmin dünyada denge kuracağı anlatısı çökmüş, piyasalar kuralsızlaşmış ve beraberinde tüm kurumların kuralsızlaşmasını getirmiştir. Günümüz ABD Başkanının her sabah bir yerleri işgal istemleri böyle bir ekonomik işleyişinin sonucudur. Sonuç olarak yeni savaşlar, acıklı sonuçlar yaşanması kaçınılmazdır. Bunun getireceği sonuç, daha fazla savaş ve kaostur. Günümüzde bu gidişin önüne geçebilecek tek güç işçi sınıfı ve sınıf mücadelesidir. Kötü gidişi durdurma cesareti ve örgütlülüğü gösteremeyenler, her türlü savaşın sonuçlarını yaşamaya hazır olmalıdır. 

                               YAHYA TAŞDEMİR  14-04-2026


 




2 Şubat 2026 Pazartesi

GELECEK KURGUSU

 

                                           GELECEK KURGUSU

                  ÇELİŞKİLİ BAĞIMLILIK İLİŞKİSİ

İnsanlık tarihi; bağımlılık ilişkileri oluşturduğu gibi karşı mücadele düşünce-araç ve yöntemlerini de oluşturmuş. Zincir köleyi kontrol altında tutarken, köle de o zinciri parçalamasını bilmiştir. Tarihin ilerletici dinamiğini de bu mücadele oluşturmuştur. Sınıfların ortaya çıkışı beraberinde baskı araç ve yöntemlerini yaratmış, baskıya karşı ezilenler safında ortak karşı mücadele yöntem ve araçları bulunmuş.  Kapitalizm ile birlikte sınıfsal temelli mücadele daha üst bir yönetim şekli arayışı getirmiştir. Geçen yüzyılda sosyalizm adına yaşananlar dersler çıkarılması gereken bir deneydir. Tarihin sonu gelmediğine göre emperyalist dünyanın "BENİM DEDİĞİM VE YAPTIĞIN DOĞRUDUR" keyfiliği kabul edilemez. Geldiğimiz aşama abartısız olarak "YA BARBARLIK-YA SOSYALİZM" tanımına bire bir uymaktadır.

Yenilmek ve tekrar yeniden başlamak tarihin doğal sürecidir. Mücadele; Devrimci siyaset ve bu siyasetin stratejisi, devrimci özne ve toplumsal devrim üzerine kurulur. Bu kurgu soyut genellemeler üzerine değil, günün gerçekliğinin kavranması üzerinden yapılır. 2008 ekonomik krizi sonrası "yaratıcı yıkım" yöntemi işlememiş ve geriye savaştan başka çıkış kalmamıştır. Sistem kendini yeniden üretememenin sancısını yaşamaktadır. 

                                   BAŞKA BİR DÜNYA ARAYIŞI

Eşitlik ve özgürlük arayışı, başka bir dünya özlemi gelecek yaratmanın itici gücüdür. Sorun günün koşullarına göre böyle bir mücadelenin planlanıp, yürütülmesidir. Günümüzde başka bir dünya özlemi KOMÜNİZM düşüncesi üzerinden kurgulanmaktadır. Sosyalizm tanımlaması geçiş evresini ifade eder. Komünizm tanımlaması gerçekliğin ideal bir tanımlamaya uydurulması değil, kapitalist işleyişin ortadan kaldırılması yerine toplumsal işleyişin oluşturulmasıdır. Doğaldır ki böyle bir süreç; "HERKESİN YETENEĞİNE GÖRE HERKESE İHTİYACINA GÖRE" tanımlamasını kapsar. Böyle bir gelişim zamanında yapıldığı gibi "Biz komünizme ulaştık" demekle olmuyor. Her şeyden önce; doğanın sürdürülebilirliği-insanlığın gelişimi ve değişimi-üretimin yeterliliği -toplumsal yapının bir çok evreden geçerek süreci yürütebilecek olgunluğa ulaşması vb. Sosyalizm adına yaşanan deneylerde gördüğümüz, bilen bir elitin dediklerini yapan kitlelerin gelişmesi olanaklı değildir. Böyle bir işleyiş kaçınılmaz olarak kendi OLİGARKLARINI yaratır.

Komünizme giden süreçte en önemli strateji; toplum-devlet ilişkisidir. Toplum olarak doğrudan iktidar organları kurulup, devlet gittikçe gereksiz hale getirilmezse, süreç içinde meclisler şeklinde oluşturulan kurumlar işlevsiz kalmaktadır. Devlet bürokrasisi toplumsal görevleri üstlenip yapınca ve beraberinde bu yapıya yön veren elitler oluşunca kaçınılmaz olarak geriye dönüşün kapısı aralanmış olur. Burada devlet işleyişine karşı olmak; üretimin-zenginliğin-bölüşümün herkesin dahil olduğu demokratik bir şekilde idare etme isteği ve becerisini yerine getirmektir. Devlet-toplum ikilemi ve gerginliği sınıfsız topluma kadar sürer. Gidilen yol devrim tanımında olduğu gibi engebeli ve zor yoldur. Başka bir anlatımla devrimin sürekliliğidir

Günümüz dünyasında kapitalizm karşıtı hareketlerin toplumu ikna edecek bir gelecek programları olmadığı doğrudur. Bunu oluşturmanın yolu toplumsal mücadele içinde hep birlikte üretmekten geçmektedir. Hazır reçetelerin toplumsal mücadeleye çok fazla uyum sağlamadığı gerçeğinden hareket ederek, pratik-teori ikileminin işlemesi kaçınılmazdır. Kısacası ezilenler kendi mücadelelerini yürütürken, pratik sürecin deneylerinden de yararlanarak düşünsel yol haritalarını çizeceklerdir. Vekalet dönemi geride kalmış, her sınıf kendi kavgasını tüm boyutları ile üstlenmek zorundadır.

                                  YEREL VE KÜRESEL MÜCADELE

Davos'ta konuşan ceo LARRY FİNK ;" Berlin duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı ama bu para, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi" diyerek toplum çatırdar uyarısı yapıyor. Yerelde ve dünyada genel olarak sistem alternatifi güçlerin durumu kötü. Fakat 2008 krizinden bu yana kapitalist sistem daha kötü. Dijital teknolojinin geldiği aşama ve kapsama alanı giderek TEKNOFEODALİZM kavramını tartışmaya sokmuştur. Piyasanın her şeyi çözeceği düşüncesi, her şeyin çözümsüzlük duvarına toslaması ile sonuçlandı. İkinci dünya savaşı sonrası oluşturulan ve neo-liberal dönem  ve reel sosyalizmin çöküşü sonrası bazı değişimler ile yoluna devam eden dünya düzeni çöktü. Baltasını alıp yola çıkan, her yerde her konuda hak iddia eden korsan hukukuna dönüldü. 

Gelinen aşamada sosyal devlet uygulaması ortadan kalktığı gibi, kazanılmış toplumsal haklar bile sorgulanır duruma geldi. Emekçi ve ezilen kesimler için kendi geleceklerinin kendi ellerinde olduğu gerçeği çok açık. Başka bir anlatımla örgütlü ve gelecek tasarımını da oluşturacak KAVGA kaçınılmaz sonuç. Liberal kesimler masallarını anlatmaya, Sistem hakimleri kapitalizm son durak demeye devam etsinler. Tüm bunlara karşın işçiler ve tüm sömürülenler de kendi dünyalarını yaratmak mücadelesine devam edecekler. Bunun yolu da tüm üretim ve yaşam alanlarında örgütlü mücadele ve hep birlikte gelecek yaşam örgütlülüğünün nüvelerini oluşturmak. Dünya ve ülke deneyleri de bize yol gösterici olacaktır.

Yerelde, ulus devlet kapsamında ve küresel mücadelede ortak ilişkiler ve oluşumlar zorunlu durak. Günümüzün iletişim sistemin geldiği evre her hangi bir gelişmeyi çok çabuk küresel mücadelenin parçası haline getirebilmektedir. Suriye ve Filistin'deki gelişmeler çok kısa zamanda dünya gündemine oturmuştur. Burada eksik olan tüm emekçiler ve ezilenler için enternasyonal örgütlü ilişkidir. Başka bir anlatımla ülke içinde mücadele örgütlenmeleri oluştururken, bunu küresel çapta dayanışma örgütlenmeleri ile tamamlamaktır. Kısacası ÇATIRDAMA yaratmanın zamanı gelmiştir.

Ülkemiz ve bölgemiz açısından emperyalizme, faşizme ve dinsel gericiliğe karşı mücadele gelecek kurgusundan ayrı düşünülemez. Aydın duyarlılığı üzerine kurulan mücadele sınırlı kalmak zorundadır. Emek-demokrasi ve sosyalizm mücadelesi üzerinden kurgulanmayan ilerleme-demokrasi ve aydınlanma mücadelelerin başarı şansı yoktur. Mücadele; günün sorunları ve gelecek tasarımı ile diyalektik bir bütünlük içinde yürümek zorundadır.

                     YAHYA TAŞDEMİR 02-02-2026














9 Kasım 2025 Pazar

TEHLİKELİ GİDİŞ

 

                                                    TEHLİKELİ GİDİŞ

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt belediye başkanı ile başlayan belediyelere el koyma operasyonu giderek tüm toplumu teslim almaya yönelmiştir. Temsili sistem olarak isimlendirilen işleyişi tümüyle ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapılıyor. Kısacası Cumhuriyet dönemi sistem işleyişi bitirilmek isteniyor. Son durağa gelince yolun sonu görünmüş olacak. 

               MODERNİZM - İLERLEME VE CUMHURİYET HALK PARTİSİ

Osmanlının son döneminde kapitalizmin gelişimi ile birlikte Avrupa kökenli düşünce akımları da karşılığını buldu. Çöküş dönemi Osmanlı için çözüm arayışları arttı. Burada belirleyici olan  modernizm ve ilerleme ile dini temelli veya Osmanlıcı tutucu akımların mücadelesi oldu. Günümüzde de karşılığını bulan böyle bir mücadelenin devam etmesidir. CHP geçmişten gelen modernist ve ilerlemeci akımların devamcısı, kurtuluş savaşını yürüten ve Türkiye Cumhuriyetini kuran bir geleneğin partisidir. Ülkedeki kapitalizmin gelişiminde belirleyici rol oynamıştır. İki çizgi arasındaki mücadele tek partili dönemde toplumsal kesimleri etkilemek üzerinde sürerken, çok partili dönemde ise partisel oluşumlar üzerinden de sürmüştür. Dönemin özelliği ve kapitalist gelişmenin dayattığı ilerleme eğilimi belirli bir süre için CHP' nin elini güçlü kılmıştır. 1946 sonrası ve çok partili dönem ise güç mücadelelerinin olduğu inişli-çıkışlı bir süreçtir.

Günümüze gelince emperyalist sistem krizini aşamamış, çürümüşlük içinde boğuşmakta, son çare olarak savaş ve baskıcı yönetimler ile ömrünü sürdürmeye çalışmaktadır. Sınırda kapitalizmin çözümü her zaman olduğu gibi  FAŞİZMDİR. Günün modası (otoriter-totoliter) gibi süslü tanımlamalar işin özünü kapatamaz. Ülkemize biçilen de böyle bir yönetim tarzının tamamlanması görevidir. Böyle bir yönetim tarihsel kotlar üzerinden neo liberal sermayenin talebidir. "Sermaye demokrasi ister" söylemi günün koşullarında uydurulmuş bir ifade şeklidir. Sermaye yalnız kendi çıkarlarının garanti altında olmasını ister. Gelinen aşamada CHP laiklik tutumu üzerinden aşılması gereken bir engel olarak görülmektedir. Ayrıca CHP'nin bir burjuva partisi olması ve bünyesinde burjuvazinin çeşitli kesimlerin olması doğası gereğidir. Böyle bir partinin zayıf yanı ise ekonomik yapısından dolayı geçirgen olması, sıkıştıkları zaman çıkarları yönünde hareket etmeleridir. AKP'ye geçenleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca kitlesel miting türü mücadelenin de sınırlarına gelinmiştir. Tüm bunlara yorgunluk belirtilerini de eklersek konunun önemi daha anlaşılır olur. Uzun sözün kısası salt CHP'ye dayanan mücadelenin çok fazla şansı yoktur. Ayrıca sistemin uygulamalarından mağdur olan emekçiler-emekliler ve tüm çalışanların mücadeleye ağırlığını koyması zorunluluktur.

                                           SINIFSAL MEVZİLENME

Küresel sermayenin geldiği aşama, devletleri salt güvenlik ile uğraşan yapılara dönüştürdü. Devletin kamu hizmeti görevi sonlanmış oldu. Devletin rıza üretme rolünün kalmaması, salt baskı ve şiddete dayanması meşrutiyetinin sorgulanmasını beraberinde getirdi. Meşruluk oluşturmanın yolu düşman ülkeler yaratma ve savaş oldu. Savaşın sonuçlarının ne olduğu da Filistin halkının yaşadıklarına bakılarak görülebilir. Sayıları parmakla sayılacak kadar az, bir avuç finans sermayesi ve yerli iş birlikçilerinin yürüttüğü böyle bir yönetim biçimine ülkelerin gerçek sahipleri olan tüm emekçiler sessiz kalacak mıdır? Başka bir soru ile ne zamana kadar katlanacaktır. Sorunun yanıtı hayatta karşılığını bulduğu oranda gerçeğe dönüşür. Böyle bir gerçeklik meşruiyet arayışlarının halkta değil, başka mecralarda aranmasını getirmektedir. Bunun tipik örneği son dönemde ülkemizde yaşananlardır.

Burada kaçınılmaz olarak bir sınıfsal mevzilenmenin oluşturulması gerçeği karşımıza çıkar.  Belirleyici olan üretimdeki (beden ve fikir işçiliği) tüm emekçilerin kendi ve içinde yaşadıkları ülkenin çıkarları için mevzilenmesi gereğidir. Bu mevzilenme sistemin sorgulanması, sistemin uygulamalarına karşı tavır alış ve beraberinde mücadele örgütlerinin yaratılmasıdır. Başka bir tanımla; düşünsel tavır alış, pratik mücadele ve mücadeleyi yürütecek örgütsel ilişkileri yaratmaktır. Örgütsel ilişki tanımı mücadelenin gereksinmelerini karşılayacak tüm yapıları kapsar. Sınıfsal tavır kaçınılmaz olarak farklı bir mevzilenme alanıdır. Böyle bir mevzilenme sermaye akımlarının (ister modernist ilerlemeci olsun-ister tutucu) hiç birisi tarafında hoş karşılanmaz. Osmanlının son dönemi, tek parti ve çok partili dönemde yaşanmış bir çok olay bize yol gösterir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının acı sonu öğreticidir. Ayrıca tek parti sonrası 1946 seçimlerinde bazı sol aydınların daha özgürlükçü ortam olur diye destekledikleri DP döneminde çok kısa zamanda düş kırıklığı yaşadığı gerçeği önümüzde durmaktadır. 

Sınıfsal tavır güçlü bir direnme hattının kurulmasıdır. Böyle bir hat başta işçi sınıfı olmak üzere tüm çalışanların ve emeklilerin ortak mücadelesi ile kurulabilir. Böyle bir mücadele bir yandan bu günden yarına geriye gidişin önünü keserken, diğer yandan gerçek kurtuluş olan eşitlikçi toplum yaratmanın taşlarını döşer. Tavırları bu günden geleceğe yol gösterici olur. Kendilerini sol-sosyalist ve komünist olarak isimlendiren yapıların takındıkları tavır, kendi konumları ile uygunluğu tartışmaya açıktır. Daha özgürlükçü olmak, bir nefes almak gibi geçici beklentiler genel izlenmesi gereken çizgiden kopmayı getirebilmektedir. Günümüz ekonomik ilişkilerinin belirleyiciliği yeni gelecek yönetimler için de geçerlidir. Değişiklikten yararlanacaklar yeni iş birlikçiler ve onların çevreleridir. Sosyal devlet olayı sermaye-mülkiyet ve sömürü ilişkileri değişmeden olanaksızdır. Dünya'daki sermaye birikiminin geldiği aşama buna olanak tanımamaktadır. Talep olarak istemler ileri sürülür. Ne yazık ki gerçekliğin duvarını aşmak kolay değildir.

                                         DİRENİŞ HATTI

Direniş hattı nasıl örülebilir. Öncelikle günümüzde var olan "BİR ŞEY YAPILAMAZ" ön yargısını yıkmak kaçınılmaz. Yaşanmış tarih ve deneyler günümüzde kendini çaresizlik olarak yansıtmaktadır. Yapmak için yola çıkmadan neyin yapılamayacağını öngörmek, olsa olsa yılgınlık göstergesidir. Sınıfsal çelişkilerin, sömürünün ve yoksulluğun dayanılmaz noktaya geldiği günümüzde, sorun kendini devrimci diye tanımlayanlardır. CHP eylemlerinde boy göstermek, gölgesine sığınmak bir şeyler yapıyor görüntüsünün ötesine geçmez. Gerek birey olarak, gerekse de örgütlü ilişki olarak kavganın olduğu her yerde, içinde ve parçası olmanın dışında yol gözükmemektedir. Günümüzün moda anlayışı resim çekip, sosyal medyada paylaşmak sorunu çözmüyor.

Geçmişe masal anlatmak olarak değil ders çıkarmak olarak bakarsak gereğinden fazla örnek bulunur. Gecekondu bölgesinde can güvenliği ve barınma sorununun giderilmesi için bulunmadan, gecekondu halkı ile ortak mücadele yürütülür müydü? Aynı zamanda öğrenim hakkının engellenmesi karşısında, faşistlerle kavgayı göze almadan öğrenci mücadelesinde var olmak mümkün müydü. İş yerlerinde işçi hak mücadelesinin parçası olmadan işçi sınıfı ile organik ilişki kurmak olanaklı mıydı? Soruları çoğaltmak ve yanıtlarını düşünmek gerekiyor. Görünen o ki, gerek Dünya gerekse de ülke emek ve demokrasi mücadeleleri zorlu süreçlerden geçmiş, özverili çalışmalar sayesinde yol almıştır. Günümüzde koşullar ve riskler daha fazla artmış, daha sert mücadele şekilleri zorunlu hale gelmiştir.

Gelinen evrede sorunları seyretmek veya edebiyatını yapmak yerine mücadelenin parçası olmak kaçınılmazdır. İstemenin yerini yapma iradesinin alması gerekiyor. İçi boş birleşik cephe çağrılarının hayatta karşılığı yoktur. Cephesel örgütlenmeler mücadele alanlarında (fabrikalarda-atölyelerde-okullarda ve mahallelerde) kurulur. Halkımızın kullandığı bir deyim vardır; KURU DONLA BALIK TUTULMAZ.

                                          YAHYA TAŞDEMİR   09-11-2025

            






1 Haziran 2025 Pazar

SİSTEM İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ VE SOL

 

                          SİSTEM İÇİ İKTİDAR MÜCADELESİ VE SOL


                      SERMAYE YOĞUNLAŞMASI VE YÖNETİM İLİŞKİSİ 

Sermayenin merkezileşmesi ve sınırlı sayıda insanın elinde toplanması kaçınılmaz olarak yönetim ilişkileri üzerinde etkili olmaktadır. Sorunları bir çok hukuki mevzuat ve kurum ile çözmekten ziyade, tek elden çözmeyi tercih etmektedirler. Böyle olması dünyada olduğu gibi, ülkemizde de daha fazla hissedilen iktidarın merkezileşmesi ve beraberinde baskıcı yöntemlerin arttığı bir süreç yaşanıyor. İktidar gücünü eline geçiren kesim, giderek her şeyin sahibi gibi davranıp, yazılı hukuk kuralları tanımadıkları gibi, iktidarı dengeleyen kurumları yok saymışlardır. Doğaldır ki bu tür oluşumlar ülkelerin sınıf ve demokrasi mücadele deney ve birikimlerine göre farklılık içermekte. Sonuç olarak genel anlamda baskıcı ve TEK ADAM yönetimlerinin hakim olduğu bir dönem yaşanıyor. Böyle bir süreç devletin sermaye karşısında kısmi özerkliğini de ortadan kaldırmakta, iktidar destekçisi sermaye gruplar daha fazla devlet olanaklarından yararlanmaktadır. Sistemin yarattığı yönetim tarzı giderek sistemin kendisi için sorun olmuştur. En önemlisi de sermaye grupları arasındaki oluşumlar ile yönetimi değiştirme koşulları zorlaşmıştır. Yönetim değiştirmek için meydana getirilen oluşumlar suç örgütü suçlamalarına dönüşebilmektedir. 

 Ülkemizde yaşanan süreç böyle bir tercihin tipik örneğidir. Geniş yetkiler ile donatılan saray yönetimi; çeşitli yönetim kademelerini kendine bağladıktan ve kendine bağlı bazı sermaye grupları oluşturduktan sonra kural ve kanunun kendilerinin dedikleri ve yaptıkları olduğunu ileri sürebilmektedir. Böyle olunca yönetimi değiştirmeye kalkan diğer sermaye grupları, baskı altına alınabilmekte, alışık olmadıkları bir şekilde kendilerini yargı karşısında bulabilmektedirler. Güncel durum mücadelenin bittiği anlamına gelmemektedir. Mücadele farklı düzeylerde, inişli çıkışlı devam edecektir. Hakim sınıflar arası mücadele uzlaşma veya bir kesimin kazanımı ile sonuçlanır. Çok partili döneme geçildikten sonra bu tür değişim sancıları, zaman zaman çatışmalara ve darbelere giden sonuçlar üretmiştir. Sonuçta; sermaye sorununu çözüp, yoluna devam etmektedir. Ne yazık ki tüm bu süreçlerde yaşanan yıkımların faturası emekçi ve ezilen kesimlere kesilmektedir.

Böyle bir sürecin bir ayağı iktidar sahipleri olurken, diğer ayağını ise sistem içi muhalefet oluşturmaktadır. Sistem içi muhalefet toplumsal tepkileri siyaset alanına taşıyarak yönetim üzerinde bir baskı oluşturduğu gibi, tepkileri de sistem içinde eriterek sistemin devamına katkı sunmaktadır. 23 Yıllık AKP yönetiminin sürmesinde muhalefetin katkıları küçümsenemez. Buradan tüm sistem partilerinin aralarında fark olmadığı gibi bir kolaycılığa gitmemek gerekiyor. Anlatılan yakın geçmişteki yaşananlardır. Sistem içi mücadelenin günümüzde boyutları artmış, muhalif ve iktidar adayı güçler yargı yoluyla etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Ne kadar etkili olur, sistem sahiplerinin yönetim değiştirme gücü ellerinden mi alınır? tüm bunlar yaşayarak görülecek. Bilinen bir gerçek var; Sınıfsal yapılar ellerindeki gücü ve olanakları kolay kolay terk etmezler.

                                                               SOL

Neo-liberal dönemde sosyal demokrat partiler bu politikayı içselleştirdiler ve yeni politik hatlarını sürecin işleyişlerine göre kurdular. Böyle bir tavır doğal olarak emekçi kesimlerin kendilerinden uzaklaşmasını getirdi. Sosyal demokrat partiler ciddi güç kaybına uğradı. Aynı tavır CHP için de geçerlidir. Yoksulluk edebiyatının dışında ekonomik tartışmalara girilmiyor. Sosyal demokratların boşalttığı alanı diğer sol kesimler doldurmaya çalışmışlardır. Ne yazık ki dünyada bir-iki başarısız deney dışında farklı bir gelişme yoktur. Sonuç olarak neo-liberal dönemi yorumlayıp karşı alternatif geliştirememe ve karşı örgütlenmeyi başaramamanın doğal sonuçları yaşanmaktadır.

Ülkemizde ise; Günü kavrama ve yorumlama üzerinde bir mücadele hattı kurmayıp, geçmişin mirası ve ilişkileri üzerinden düzen içi alanlara sıkışmış ve çizilen çerçevede debelenen bir sol ile karşı karşıyayız. Geçmişin düşünce kalıp ve davranışları ile yol alınamayacağı görülmektedir. Burada en belirleyici olan; yenilginin öz eleştirisini yapma ve onun üzerinden günü kavrama olgunluğunu ve iradesini göstermemiş olmaktır. Yenilginin hesabını vermeden, nerede kalmıştık ile yol alınmıyor. Başarıyı ve yenilgiyi kendinden menkul sayarsan, kaçınılmaz olarak öz eleştiri süreci işlemez. Bilinen bir gerçek mücadele başarısı veya yenilgisi binlerin eseridir. 

Bir zamanlar "nesnel koşullardan dolayı önce diz çökelim, sonra duruma göre isyan ederiz" tanımlamasını tarih mahkum etmiştir. Günümüzde de koşulların gereği gibi hareket edelim, gelecekte koşullara göre hareket ederiz bakışının çıkışı yoktur. Eski kuşaklar yeni bir yenilginin koşullarını kaldıramıyor olabilirler. Ne yazık ki hayat bazı kişilerin ruhsal durumuna göre şekillenmiyor. Ekonomik-siyasi ve yönetim olarak en kötü koşulların yaşandığı günümüzde, ne kadar seyirci kalınabilir. Yapılması gereken açık ve nettir; TARİHSEL SÜREÇLERİN DENEYLERİNDEN YARARLANILARAK, MEVCUT ÖRGÜT VE İLİŞKİLERİ YOK SAYARAK, YENİ BAŞTAN BAŞLAMAKTIR.

                                                         YAHYA TAŞDEMİR

                                                                01-06-2025




24 Ocak 2025 Cuma

ORTA-DOĞUNUN YENİDEN PAYLAŞIMI VE KÜRTLER.

          ORTA-DOĞUNUN YENİDEN PAYLAŞIMI VE KÜRTLER.                  

03-05-2016 Tarihli "İTTİHAT VE TERAKKİ POLİTİKALARI" başlıklı yazımda kısaca Türkiye cumhuriyetinin kuruluş sürecine ve bu sürecin hakim bakış açısına, uygulamalarına değinmiştim. Yazının yazıldığı dönem "ÇÖZÜM SÜRECİ" tartışmalarının yapıldığı ve malum sonuçları hep birlikte yaşadığımız dönemdi. Şimdi tekrar farklı isimler ve farklı aktörler ile yeni bir süreç başlatıldı. Yeni sürecin belirleyici yanı SURİYE'deki yönetimin yıkılması ve orta doğudaki güç dengelerinin değiştiği bir zaman dilimine denk gelmesidir.  

İttihat ve terakki'den beri Türk devletinin azınlıklar ve farklı ulusal yapılara karşı davranış kalıpları daha çok baskı ve sindirme üzerinedir. Günümüz açısından aynı kalıplar geçerli olsa da, dış etkenlerin önemi artmıştır. ABD-İNGİLTERE VE AB merkezli emperyalist odak şimdilik orta-doğuda kazanan güç oldu. Enerji kaynaklarını paylaşma ve sevki konusunda belirleyici oldukları gibi, toplumsal yapıyı istedikleri gibi yönetmek isteyecekleri de açıktır. Böyle bir durumda Türkiye'nin geleneksel davranış biçimleri ile hareket etmesi ciddi tehlikeleri barındırmaktadır. NATO üyeliği ve geçmişten gelen ilişkiler, çıkar ilişkilerinin önüne geçemez. Çok kutuplu dünyada farklı dengeler olsa da, bölge açısından belirleyici olan ABD kutbudur. Ayrıca ekonomik yapı ilişkilerinin ağırlığını da batı dünyası oluşturmaktadır. Salt askeri değil, ekonomik olarak ellerindeki olanaklar ile ülke politikalarını etkileyecekleri kesindir. Zamanında Donalt Trump'ın ekonominizi yıkıma uğratırım tehdidi karşılığı olan bir uyarıdır.  

Günümüzde tekrar dini söylem üzerinden yol alınmaya çalışılmakta, ulusal ve kültürel farklılıklar görmezden gelinmektedir. Ayrıca 1789 Fransız devrimi ile başlayan ulus devletler yaratma süreci atlanmakta, pozitivizm ve aydınlanma yok sayılmakta ve tekrar YENİ OSMANLICILIK adı altında ÜMMETÇİLİK yapılmaktadır. Tüm bu süreçler ALT EMPERYALİZM mantığı ile paylaşımdan pay kapmanın bir aracı olarak görülmekte. Doğaldır ki böyle bir süreç emperyalist merkezlerin de kolayına gelmektedir. Böyle olması sürecin kolay olacağı anlamına gelmez. Günümüzde çıkar çatışması kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Çıkarlar çatıştığı anda kapışmaların olabileceğini de öngörmek gerekiyor. Kısacası Suriye ve orta-doğu coğrafyası çok aktörlü ve çok bilinmeyenli bir süreç yaşayacaktır.   

                       KÜRT SORUNU VE BÖLGE DENGELERİNDEKİ ROLÜ

Osmanlının çöküş süreci, aynı zamanda orta-doğunun emperyalist merkezler tarafından cetvel ile sınırların belirlendiği, devletlere bölündüğü  ve paylaşıldığı dönemdir. Ne yazık ki paylaşım hala devam etmektedir. Tüm bunlar yapılırken ulusal - dini-mezhepsel  farklılıklar dikkate alınmamıştır. Bu konuda mağdur edilenlerin başında Kürt ulusu gelmektedir. Geniş bir haritada küçümsenmeyecek bir nüfusu temsil etmelerine rağmen dikkate alınmamışlardır. Böylece farklı ulusal devletlerin sınırları içinde asimile edilmeye çalışılmıştır. Gerek nüfus yoğunluğu, gerekse de köklü bir tarihsel ve kültürel birikimden gelmeleri sayesinde varlıklarını korumuşlardır. Yüz yıl sonra Kürt ulusal sorunu geniş bir coğrafyada kendini dayatmaktadır. Böyle olması, emperyalist güç merkezlerinin vekalet savaşlarında kendilerine olanaklar sunmaktadır. Emperyalist merkezler Kürt ulusal unsurlarını, verili devletlere karşı korumak için, hamiline soyunmakta ve beraberinde kendileri için sadık dostlar yaratmak istemektedir. Doğaldır ki karşılıklı zorunluluk bu tarz iş birliklerini zorlamaktadır. Ulusal hareketlerin pragmatik davranışları dünya genelinde bilinen bir deneydir. Bu davranışı sınıfsal mücadele değer yargıları ile yargılamak doğru bir yaklaşım değildir. Bilinen bir gerçek her hareketin kendisini oluşturan sınıfsal ve düşünsel çerçeve içinde hareket edeceğidir.

Konuya bölge dengeler açısından bakacak olursak  ABD'nin başını çektiği güç merkezi sürecin belirleyicisi olacaktır. İsrail-Suudi Arabistan ve Kürt oluşumlar yeni sürecin atlama tahtaları olacak gibi gözüküyor. Bunu söylerken Türkiye'nin rolü eskiden olduğu gibi sürmeyecek, daha geri plana düşecektir. Bu durumda Türkiye'nin yeni rolünü kabul etmeyeceği ve bazı ataklar yapabileceği gerçeği açıktır. Böyle olması bazı riskler içerse de bölge politikası açısında gel-gitlerin oluşacağı bir süreci ifade eder. Klasik ittihat-terakki politikalarının çok fazla esnetilmesi gerektiği bir dönem yaşanacak. Politika yürütücülerin sözlerine bakınca böyle bir sürece hazır olmadıkları görülmektedir. Kullandıkları dil uzlaşmadan çok, teslim almaya yöneliktir.

Tüm bu süreç, daha önceki çözüm sürecinde yaşandığı gibi; baskı ve zor araçlarının ön plana çıktığı yeni bir süreci ifade etmektedir. Her olayda "hayır" ve iyilik bekleyen LİBERAL kesimi kendi dünyasına bırakarak, karşı mücadelenin gereğini yapmak. "BİRLEŞİK MÜCADELE" sözcüğünü pazarlama ve propaganda malzemesi olmaktan çıkarıp fiziki mücadelenin bir aracı haline getirmek. Baskının-sömürünün ve yoksulluğun katlanılmaz noktaya geldiği, ekonomik krizin faturasının tümüyle ezilenlere yüklendiği bir dönemde sınıf-emek ve demokrasi mücadelesinin buna yanıt üretememesinin sonuçları çok ağır olacaktır. Türkiye'de 12 eylül öncesi benzeri bir iklim yaşanmaktadır. Baskı ve teslim alma yöntemlerinin artarak devam edeceği gerçeği üzerinden düşünmek ve çözüm aramak zorunluluğu ile karşı karşıyayız.

                                                YAHYA TAŞDEMİR

                                                       24-01-2025



5 Aralık 2024 Perşembe

KRİZ-SAVAŞ VE DEVRİM.

 

                                              KRİZ - SAVAŞ VE DEVRİM

Başlık kaçınılmaz süreci tanımlıyor gibi gözükse de; ne yazık ki günümüz gerçeği ile pek örtüşmüyor. Neoliberalizm "başka bir dünya mümkün" düşüncesini büyük oranda dumura uğrattı. Birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası sosyalizm ve kurtuluş savaşları dönemini beklemek fazla iyimserlik olur. İdeolojisizleştirme ve örgütsüzlüştirmede gelinen boyut örgütlü bir işçi sınıfı ve halk hareketinin oluşma koşullarını zorlaştırdı. 

Ekonomik krizler ve beraberinde oluşan toplumsal ve yönetememe krizi, aynı zamanda düşünsel üretim ve karşı hareket yaratmanın koşullarını oluşturur. Ekonomik krizin kronikleşmesi ve savaşa dönüşmesi, giderek üçüncü bir dünya savaşına doğru yol alması, önümüzdeki uçurumun büyüklüğünü ve krizlerin boyutlarını açıkça göstermektedir. Nükleer silahların varlığının savaşı engelleyici bir faktör olabileceği düşüncesinin çok karşılığı yoktur. Tam aksine savaşın yıkıcı etkisini artırır. Böyle bir dönem beraberinde sorunlara çözüm arama ve mücadeleyi yükseltme görevini zorunlu kılar. 

                                            EKONOMİK KRİZ

Kapitalizmin rekabetçi dönemindeki krizler; KRİZ-DURGUNLUK-YÜKSELİŞ-CANLANMA döngüsü içinde sürdü. Dönemin bir özelliği olarak kapitalist üretimin gelişimine ve ilerlemesine yol açtı. Sermayenin yoğunlaştığı ve tekelleşme dönemini yaşadığı emperyalist dönemde ise krizler UZUN DALGA diye tanımlanan evrelere ulaştı ve krizden çıkamama savaşları kaçınılmaz kıldı. Savaş krizin son çaresi olarak gündeme geldi. Kondratieff, e göre savaşlar ve devrimler dalgaların başlangıç dönemlerinde veya dalgalar arası geçiş dönemlerinde ortaya çıkmaktadır.

Günümüzde yaşanan ve hala aşılamayan 2008-2009 krizine şimdilik bölgesel savaşlar ile  çözüm arınıyor olsa da henüz olumlu bir gelişme görünmüyor. Günümüzdeki kriz daha çok KAPİTALİZMİN krizi gibi gözükmektedir. Görünen o ki çok fazla merkezileşmiş ve yoğunlaşmış finans sermayesi üretim alanlarına yönelip, teknolojik gelişme- emeğin verimliliğinin artırılmasına ilgi duymadığından krizin aşılması zorlaşmaktadır. Günümüzdeki finans sermayesi yatırıma değil, daha çok rant ve faiz döngüsü içinde hareket etmektedir. Sonuç olarak kapitalist üretimin gelişiminin önündeki gerçek engel "SERMAYE"nin kendisi olmuştur. Günümüzdeki sistemin yaşadığı kriz ve geldiği evre kurumların işlerliklerini ve yenilenmesini sürdüremeyecek bir noktadır. Böyle bir sonuç var olan sistemin yerine daha ileri bir sistem veya sistemleri zorunlu kılmaktadır. (Ezberimizde olan sınıfsız ve sömürüsüz toplum tanımını niyet olarak atlamadan)

Sınıf ve emek mücadelesinin yaşadığı krizi Burjuvazi de yaşamaktadır. Burjuvazi artık eskisi gibi üretememekte, ekonomik ve düşünsel olarak yol alamamaktadır. Kısacası kendi sistemlerini yaşatma yetisini kaybetmişlerdir. Mali araçlarla kazanma beraberinde daha fazla işsizlik ve yaşam seviyesinin düşmesini getirmiş, eşitsizlik artmış, etik ve kültürel çürüme derinleşmiş, umutsuzluk ve çaresizlik artmıştır. Tüm bunlara ABD' de olduğu gibi tekellerin geldiği devasa boyutları nedeniyle, iflasına izin verilmemekte ve zararları devlet aracılığı ile toplumun sırtına yüklenmektedir. Kapitalizmin duvara dayanması, vahşi döneminde olduğu gibi tekrar doğa talanına yönelmiştir. Ülkemizde yaşananlara bakınca çok daha kolay sonuca ulaşılır. 

                                             SAVAŞ VE DEVRİM

Uzun dalga krizleri genel anlamda savaş ve devrimlere neden olmuştur. Günün tarihsel konjoktürü ve örgütlülük yapısı buna olanak tanımıştır. Savaşlar yıkıma neden olurken, devrim ve ulusal kurtuluş savaşları geleceğe olan umudu arttırmıştır. Günümüzün en büyük çelişkisi burjuvazi gibi proletaryanın da çözümsüzlüğü yaşıyor olmasıdır. Çözümsüzlüğün toplumsal karşılığı ise karamsarlık-umutsuzluk ve içine kapanmadır. Kısacası çürüme aşamasıdır. Savaşlar ile birlikte diğer bir tehlike ekolojik ve iklim değişiminin yarattığı yıkımlardır. Günümüz açısından iyimser bir anlatım olanaklı değildir.

Bölgesel savaşların yeterli olmadığı aşamada, daha geniş çaplı savaşları beklemek gerekiyor. Dünya liderliğini kaybetmek istemeyen ABD ve liderliğe talip olan ÇİN-RUSYA arası çekişme ve çatışmanın belirli alanlar ile sınırlı kalmayacağı gerçeği görülmelidir. Savaşın yaygınlaştığı bir dönemde dünyanın sonunu getirebilecek nükleer silahların devreye sokulacağı kesindir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi böyle bir sonucun kendilerinin de sonu olacağı için baş vurulmayacağı düşüncesi fazla iyimser bir yaklaşımdır. Başka bir açıdan ise çaresizliğin yarattığı teselli savunmasıdır. 

Dünya genelinde sayıları çok sınırlı finans sermaye sahibinin istemleri olurken, milyarlarca insanın seyirci kalacağını düşünmek çok ağır bir tanım olur. Başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenlerin ve beraberinde yaşamak isteyen tüm insanların çözüm üreterek mücadele etmesi zorunludur. Aksi halde HİTLER'in son döneminde söylediği gibi yaşanacakları hak etmiş olurlar. Bu arada fikri üretim olarak gerçek aydınlara (küçük çıkarların peşinde koşmayan) büyük görevler düşmektedir. Dünya genelinde ve ulus devlet çapında yeni baştan sınıfsal anlamda kutuplaşma kaçınılmazdır. Böyle bir kutuplaşma sermayenin davranışlarını disipline edebileceği gibi, devrim ve başka bir dünya umudunu güçlendirir, ezilenler için güç ve enerji kaynağı olur.

İnsanlık bir avuç finans sermaye sahibinin istemlerine terk edilemez-edilmemelidir. Gerek birey olarak, gerekse de tüm örgütlü yapılar süreci tekrar-tekrar değerlendirip çözüm arayışlarını yoğunlaştırmalıdır. Hiç bir çözümün önümüze hazır gelmeyeceğine göre, fikri üretim ve pratik mücadeleden başka yol yoktur.

                                     YAHYA TAŞDEMİR

                                              05-12-2024







10 Temmuz 2024 Çarşamba

FAŞİZM - 3 -

 

                                                 FAŞİZM -3 - 


                                       SÖMÜRÜ-DEVLET-FAŞİZM

Sınıfların ortaya çıkışı ve sömürü ilişkileri devleti zorunlu kılmıştır. Kısacası üretim fazlasına el koyanların kendilerini ve mülklerini koruyacak örgütlenmelere gereksiniminin bir ürünüdür. Devlet oluşumu basitten karmaşığa sınıfsal hakimiyetin değişimine göre evrim geçirerek günümüzün "MODERN" devlet diye tanımlanan aşamasına gelmiştir.

Faşizm sözcüğü Roma imparatorluğunda otoritenin simgesi olarak; baltaya bağlı ağaç çıtaları olarak ifade edilir. Balta devleti temsil ediyor ise, ağaç çıtalar da baskı uygulamasını anlatıyor olsa gerek. Gerçi iki darbe yaşamış ülkemizde bunları anlatmak için tarihsel ve entelektüel bilgiye gerek yok. Toplumun ağırlıklı bir kesimi bir biçimde ağaç çıtalar ile tanışmıştır. Georgi Dimitrov  1935 yılında Komintern’e sunduğu raporda “faşizmin iktidara gelmesinin” “bir burjuva hükümetin diğerini takip ettiği sıradan bir intikal” olmadığına, dikkat çekmiştir. Antonio Gramsci ise “işçi sınıfını hareketsiz kılmak için onu parçalayıp dağıtmayı kendisine görev bellemiş silahlı tepki” olarak faşizmin ve faşist yapıların örgütlenmesini tanımlamıştır. Doğaldır ki tarihsel süreçlerdeki hakim sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkilerin sonucu belirlediği gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. Başka bir anlatım ile kapitalizmin krizlerinin ürettiği bir yönetim tarzıdır. Bir dönem Avrupa'daki devrimci mücadele, Rusya devrimine tepki olarak faşizmin geliştiği iddia edilse de gerçeği ifade etmez. Faşizmi masum göstermek ve kapitalizmden yalıtmak için günümüze kadar süren birçok teori geliştirilmiştir. Hannah Arendt'ın faşizm ile kapitalizm arasındaki bağlantıyı koparma çalışmaları dikkate değerdir. Günümüzdeki yükselen faşizmi saklamak için yeni yeni düşüncelere gereksinim vardır. Günümüz dünyasında güçlü devrim hareketleri olmadığı gibi, reel sosyalizm olarak isimlendirilen bir süreç sona ermiştir. Amerikan tarihçisi Henry A. Turner'in içtenlikle itiraf ettiği gibi," faşizmin modern kapitalizmin bir sonucu olduğu olgularla kanıtlanırsa, kapitalist sistem savunulamaz hale gelir" ( Faşizm üzerine-önlenebilir yükseliş. s.21.)  Bulmak isteyenler için yol arayışlarına yardımcı olacak bir tanım.

Kapitalist düşünce oluşturucularının yorum-tanım ve terimlerini bir kenara iten bir yaklaşım kaçınılmazdır. Ayrıca yaşanmış faşizmlere ilişkin yorumlara takılıp kalmak, günü yorumlama açısından engelleyici olabilmektedir. Milliyetçilik-ırkçılık, din, hukukun işleyişi, temsili demokrasi vs alanlarla sınırlı yorumlar yeterli değildir. Parça-bütün ilişkisi koptuğu gibi resmin büyüğünü görmek zorlaşıyor. Başka bir anlatım ile sermaye-devlet ilişkisini gölgelemektedir. Faşizmi sivil ve yarı sivil oluşumlar ile tanımlamak eksik olduğu gibi, sınırlı demokratik hakların kullanılıp-kullanılmadığı ile de açıklamak olanaksızdır. Burada belirleyici olan ulusal ve uluslar üstü sermayenin şekillendirdiği devlet örgütlülüğü ve işleyişidir. Emperyalizmin ilk dönemi sorunları ile şekillenen faşizm oluşumu ve iktidar ilişkileri ile günümüzü aynı kefeye koymak her şeyden önce maddi yaşam ve ekonomik değişimin geldiği evredeki nesnel gerçeği görmemek veya görmek istememektir.

Liberal demokrasinin uygulanmasında kapitalist merkezlerde bile büyük zorluklar yaşandığı günümüzde, çevre ve geri ülkelerde böyle bir beklenti fazla iyimserliktir. Hür dünyanın lideri, dünyayı otoriter ve totaliter diye tanımlayan ve saflaştıran ABD, böyle bir konumlanışın ekonomik-politik ve askeri nimetlerini toplamış sözüm ona demokrasinin merkezi olan bir ülkede bile darbe girişimleri yaşanabiliyor. ABD'nin birçok ülkede darbe ile oluşturduğu yönetimler, kendi halklarına baskı-işkence ve terörün en şiddetlisini yaşatmışlardır. Günümüzde bu tartışmaların karşılığı nedir diye sorulabilir. Anlatılmaya çalışılan tüm konularda olduğu gibi FAŞİZM konusunda da sermayenin tanımlarını geçersizleştirmek, işçi sınıfı ve emek cephesinden tanımlar üretme çabasıdır. Tanımlama yalnız bir literatür sorunu değildir. Aynı zamanda karşı mücadeleyi belirleyen bir içerik taşır. Farklı bir anlatım ile olguya kendi adını vermektir. "CAN YÜCEL' in ifadesi ile herhangi bir cismin adını koymaktan korkmamalıyız."

Faşizm "toplumsal yaşamın tümünü kapsayan tek ideoloji" olarak tanımlanır toplum bilimciler tarafından. Buna ulaşmanın yolu kitlesel taban ve şiddet hareketine yol vermek olabileceği gibi, yukarıdan aşağıya devlet örgütlenmesi ile de olabilir. 24 ocak ekonomik programının uygulanması için askeri darbenin yapılması ve beraberinde kararların zor yoluyla topluma kabul ettirilmesi uygulaması tipik bir faşizm deneyidir. (ekonomik veya politik tercihlerin belirleyiciliği sorunu da açıkça görülmektedir.) "Tırmanan faşizm" tanımı, yerini tepeden inme faşizme bırakmıştır. Kitleleri faşist şiddet ve terörle teslim alma yöntemi başarısızlığa uğrayınca, askeri darbe ile toplumun teslim alınması sağlanmıştır. İthal ikameci politikadan, ihracata yönelik ekonomik politikaya geçilmiş ve kazanılmış olan ekonomik ve demokratik haklar büyük oranda yok edilmiştir. Sonuç olarak dünyada ve ülkemizde gelişmeler yeni süreçleri değerlendirme ve yeni tanımlara gitmek gerektiğini göstermektedir.

                                      SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM 

Sömürge tipi faşizm tanımlamasını Türkiye'de ilk kez kullanan Mahir Çayan olmuştur. Böyle bir tanımlama yapılırken dünya genelindeki süreç, emperyalizmin geldiği aşama ve emperyalist merkezlerin geri ülkelerdeki yönetimler üzerinde oynadığı rol dikkate alınmıştır. Dünyanın üçte birinin kapitalizmin dışına çıktığı, 1954 Guatemala-1954 Paraguay- 1965 Endonezya- 1967 Yunanistan - 12 mart muhtırası 1971- 1973 Şili darbesinin yaşandığı bir zaman dilimi. Faşizmin geniş kitle desteği olmayınca, yukarıdan aşağı devlet kurumları aracılığı ile oluşturulması süreci yaşanmıştır. Burada en belirleyici olan ise bu ülkelerin demokratik devrimlerini yaşamamış olmalarıdır. Emperyalizm ile girilen  ekonomik ve askeri ilişkiler beraberinde yönetim tarzını ve devlet biçimini belirleyebilmektedir. Kitlelere verilecek ekonomik tavizler olmayınca yerini baskı araçlarına bırakmaktadır. Göstermelik olarak yasama-yürütme ve yargının olması baskıcı yönetimi aklamaz. Kısacası göstermelik"demokrasi"kocaman bir FAŞİZM'dir.

İzmir iktisat kongresi ile ekonomik rotasını çizen ülkemiz kapitalistleşme yolunda sürecin koşullarına uyumlu bir şekilde yol almıştır. 1932-1942 dönemi tekellerin oluşma evresidir.    1942-1950 dönemi Marshal- Truman yardımları ve tekelleşmenin boy attığı evredir. Ekonomik yardımların yanında özellikle askeri alanda yapılan yardımlar devlet örgütlenme ve yönetim biçimini belirleyen en önemli etken olmuştur. Beraberinde NATO  üyeliği, süreci taçlandırmıştır. Bizim gibi ülkelerde devlet ve yönetim biçimini belirleyen yerel etkenlerden çok, emperyalist etkenlerdir. Sömürgecilik ilişkisi süreklilik isteyen ve kendi savunucularını yaratan bir süreçtir. Altıncı filoyu kıble yapanlar ve ABD çıkarlarını" milliyetçilik" olarak savunanlar bu sürecin ürünüdür. Her ne kadar faşist yönetim biçiminin kuruluşu yukarıdan aşağı olmuş olsa da, dinci ve sözüm ona milliyetçi kitlelerden kendisine bir taban oluşturabilmekte, koşullara göre değişen farklı propaganda malzemeleri ile taban oluşumunun sürekliliği sağlanabilmektedir. Kısacası yukarıdan aşağı devlet kurumları, resmi ve yarı resmi paramiliter güçler ve beraberinde aynı çerçevede hareket eden sivil örgütlenmeler. (Tarikat ve cemaat yapıları dahil). İndirgemeci ve kalıpçı tanımlamalara uymasa da süreçte yaşananları başka türlü tanımlamak olanaksızdır. Bu süreç 24 ocak ekonomik kararları ve 12 eylül darbesi ile ekonomik işleyişteki değişime kadar devam etmiştir. İhracata yönelik ekonomik model ile uluslar üstü sermayeye katılım süreci kaçınılmaz olarak devlet yönetim biçimindeki değişimleri getirmiştir.

                                  NEOLİBERALİZM- FAŞİZM

Başlığı liberal dostlarımız iyi niyetli bulmayabilir. Liberalizm aydınlanma felsefesinin bir ürünüdür. Kapitalizmin rekabetçi döneminde özgürlükçü ve demokratik bir rol oynamıştır. Dönemin ekonomik işleyişine uygun bir düşünsel yaklaşımdır. Neoliberalizm ise küresel ekonomiyi ve uluslar üstü sermaye hareketini ve tekelleşmenin uç noktasını anlatır. Böyle bir sermaye oluşumunun neden demokrasi ve özgürlükler diye bir derdi olsun. Gelinen aşamada ekonomizm belirleyicidir ve toplumsal kesimlerin baskı ile denetim altında tutulma eğilimi güçlüdür. Böyle bir eğilim devleti ekonomik ve sosyal alandan yalıtmış, yalnız güvenlik örgütüne dönüştürmüştür. Ayrıca kitle desteği anlamında da faşist düşünce eğilimleri güçlendirmek için gerekli çabayı göstermektedirler. Paradigmalar değiştikçe tanımların da değişimi zorunludur. Doğal olarak faşizm algısı ve ortaya çıkan FAŞİZM de geçmiş deneylere göre farklılıklar içerir. Tekelleşmenin uç noktaya vardığı bir dönemde, tekeller arası rekabet artmıştır. Elli küsur yıldır süren bu dönem toplumsal kazanımların çoğunu ortadan kaldırmıştır. Bu sistem süper zenginler ve dev şirketlere çalışmaktadır.

Günümüz coğrafyasında merkez ve çevre ülkelerde farklılıklar içerse de faşizm frenlenmesi gereken bir güç olarak yol almaktadır. "Gossweiler'e göre kritik olan nokta bir kitle hareketinin olup olmadığı değil, tekelci burjuvazinin mevzisini bir diktatörlük kurarak güçlendirme konusundaki kararlılık derecesidir- bu diktatörlüğün askere mi, polise mi, kiliseye mi, yoksa faşist bir kitle partisine mi dayalı olduğuna bakılmaz" tanımlaması öğreticidir. Kalecki'nin faşizmi tasmalı köpek tanımlamasındaki "belirli amaçlara ulaşmak için her an serbest bırakılabilir ve hatta tasması takılıyken bile olası muhalefeti sindirme görevi görür." sözünü ekleyebiliriz. Gelinen noktada ABD ve AB ülkelerindeki faşist düşünce ve örgütlenmelerin güç kazanmasına şaşırmamak gerekiyor. Krizden çıkamayan ve duvara dayanmış olan emperyalist merkezler çözümü faşizmde ve savaşta arayacaklardır. Birbirini tamamlayan ve besleyen bu süreç devam edecektir. Burada önemli olan zaman geçirmeden direniş mücadelelerinin ve cephelerinin oluşturulmasıdır. Bizim için belirleyici olan faşizmin nasıl tanımlandığı değil, kapitalizmin krizinden çıkabilmek için baş vurduğu son çarelerinden biri olduğu gerçeğini kavrayabilmektir.

2008-2009 krizinin kronikleşmesi, bazı ekonomistlere göre daha büyük bir krizin bekleniyor olması, bölgesel savaşlar ve üçüncü dünya savaşının çıkabileceği koşullarda; küresel sermayenin toplumsal koşulları zorlayıcı önlemlere baş vurması kaçınılmazdır. Kapitalizm üretim ve yayılma olarak sınırlarına dayanmıştır. Gelinen aşamada FAŞİZM ve SAVAŞ dışında seçenekleri kalmamıştır. 2019 DAVOS toplantısının belirleyici konusu küresellik olmuştur. Neoliberalizmin krizi ve çıkışsızlığı karşısında ortaya çıkabilecek toplumsal hareketlere ve isyanlara karşı alınması gereken önlemler tartışıldı. Yakın geçmişteki faşizmin yükselişine bakılınca patronlar zaman geçirmeden tedbir almışa benziyor. Her zamanki gibi eksik olan, emek cephesinin gerekli duruşu ve mücadele yöntemlerini geliştirmedeki zayıflığıdır.

          SINIF MÜCADELESİ VE FAŞİZME KARŞI MÜCADELE

Faşizm; kapitalizmin bir ürünü olduğuna göre, sınıf mücadelesi ile faşizme karşı mücadeleyi asgari taleplerde birleştirmek gerekiyor. Sınıf savaşımındaki uzlaşmazlık farklı biçim ve şekillerde gelişen mücadeleler şeklinde devam eder. Bazen çok güçlü olabildiği gibi, bazen de daha düşük düzeylerde savaş sürer. Sınıflar ortadan kalkıncaya kadar devam edeceği gerçeği üzerinden hareket edersek, faşizme karşı mücadelede en güçlü kavgayı işçi sınıfını vermesi doğaldır. İşçi sınıfının mücadelesini ekonomik ve sendikal mücadele ile sınırlı tutmayan, devrimci bir tarzda siyasi mücadeleye yükselten devrimci bir anlayış zorunludur. Doğal olarak böyle bir süreç düşünsel  bir alt yapıyı ve beraberinde  örgütsel ilişkiyi oluşturmayı gerekli kılar. Bu da günümüz sol düşünürlerine günü ve koşulları kapsayan kapitalizmi aşan inandırıcı bir sosyalizm düşüncesi oluşturma görevi yüklüyor. Beraberinde mücadeleyi kucaklayabilecek politik örgütlenme. Faşizmin yükselişi tartışılırken ileri sürülen tez solun sınıf temelli mücadeleden uzaklaştığı, neoliberalizmin düşünce yapısına eklemlendiğidir. Sınıf temelli mücadele yalnız ekonomik-demokratik alana terk edilemeyeceğine göre, siyasal alanda beklentiye yanıt verebilecek düşünsel-örgütsel ve eylemsel bir süreç zorunludur. Böyle bir süreç faşizme karşı mücadeleye de katkı sunar.

Yaşanmış faşizm deneylerinde (Almanya-İtalya) başarısızlığın temel etkeni birleşik direniş örgütlenmelerinin, doğru strateji ve taktiklerinin oluşturulamamasıdır. Günün koşullarında marksist partilerin bakış açılarındaki yanlışlıklar yenilgide önemli rol oynamıştır. Tarihsel deneyleri de dikkate alarak sınıf mücadelesi, faşizme karşı olan diğer sınıf ve tabakalar ile ortak mücadele etmek işçi sınıfının kaçınılmaz görevidir. Böyle bir mücadelenin sınıf mücadelesini saptıracağı, faşizme karşı mücadelenin politik hareket ettirici etkileri olmayacağı tezleri tüm tarihi deneyleri yok saydığı gibi, pratik toplumsal mücadeleyi bilmemekten geçiyor. Gerek sınıf mücadelesi, gerekse de faşizme karşı kesimlerin mücadelesi birbirlerini ilerlettiği gibi, toplumsal hareket yaratma sürecinin de kaldıracıdır. Burada belirleyici olan belirli klişelerin içerisinde sıkışıp kalmamak, hayatın dayattığı somut koşullar karşısında tavır belirlemek ve mücadele etmektir.

                                      NASIL BİR MÜCADELE

Sınıf ve faşizme karşı mücadelede tüm araçlar ve yöntemler kullanılır. Tek bir alana sıkışmak sorunların çeşitliliği karşısında çözümsüz kalmaktır. En basitinden en karmaşığına, en barışçıl olandan gerektiğinde en şiddetli yöntemler kullanılmasına kadar çok geniş bir yelpaze içerir. Burada belirleyici olan sistemin çizdiği sınırlar içinde kalmamak, sisteme eklemlenme gibi bir derdin olmamasıdır. Günümüzde gerek dünyada, gerekse de ülkemizde sol olduğu iddiasındaki bir çok örgütlenmenin sistemin parçası olduğu gerçeği çok açıktır. Böyle olmaları beraberinde ezilen sınıfların kendilerinden uzaklaşmasını getirmiştir. Sistem içi iyileştirme taleplerinin ve sosyal devlet anlayışının çok fazla karşılığı yoktur. Kapitalizmin sınırlarına dayandığı günümüzde farklı bir düzen anlayışını merkezine almak kaçınılmazdır. Aksi halde günümüzde olduğu gibi dolgu malzemesi olmanın ötesine geçilemez.

Gelinen evrede faşizm tehlikesinin ortadan kalkması, kapitalizmin sonlanması ile olanaklıdır. Böyle olması bütün sorunları devrime bağlama kolaycılığı yaratmamalıdır. Sistemin işleyişi içerisinde en küçük hak kazanımları çok önemlidir. Faşizmin saldırıları karşısında direnme mücadelesi bir yanıyla saldırıları geriletirken, bir yanı ile gelecek mücadelesi için öz güven, bilgi ve deney birikimi demektir. Burada belirleyici olan toplumun kendi sorunlarına sahip çıkması ve kendi örgütsel yapıları ile buna yanıt üretmesidir. Geçmişin sınıfsal karşılığı olan örgütlenmeler mevcut olmadığına göre, mücadele içinde oluşacak ve sınıfsal karşılığını bulacak örgütlenmeleri oluşturmanın yolu açılmış olacak. Belirleyici olan inatçı-direngen bir çizginin izlenmesi ve kapitalizmi aşma hedefinden şaşılmaması. Geçmiş direniş komiteleri deneyi, zamanın ruhuna uygun can güvenliğinin belirleyici olduğu koşullar içinde oluştu. Geriye halkın kendini savunması konusunda küçümsenmeyecek deneyler bıraktı. Günümüzde ise gerek sınıfsal mücadelede, gerekse de ekonomik ve demokratik mücadelede ve beraberinde faşizmin saldırıları karşısında sorunların dayattığı noktalarda meclis örgütlenmelerine gidilebilir; ortak sorunlar karşısında ortak çözümler aranabilir. Bu tarz örgütlenmelerin sosyalizmin nüvelerini oluşturacağı gerçeğini önemsemek gerek. Kurtarıcı ve peygamber bekleme kültürü de aşılmış olur.

Sonuç olarak faşizme karşı mücadele programı anti-faşist güçleri kapsayacak bir esnekliğe sahip olmalıdır. Geçmişin direniş örgütlenmesini devrim programına bağlayan anlayış aşılmalıdır. Bu gün tüm alanlarda hak mücadelelerine yoğunlaşma ve mücadele alanlarının taleplerinde uzlaşmak zorunludur. Böyle bir birlik devrimi hedefleyenleri kapsayabildiği gibi, alan mücadelelerinin hedeflerini de kapsamak zorundadır. Önümüzdeki zorunlu durak BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ ve ÖRGÜTLENMESİ' dir.

                                  YAHYA TAŞDEMİR  18-07-2024