31 Mayıs 2023 Çarşamba

EKONOMİK KRİZ ve DEVRİMCİ MÜCADELE

 

                              EKONOMİK KRİZ ve DEVRİMCİ MÜCADELE

1929 Krizi beraberinde faşizm, ikinci dünya savaşı ve devrimleri getirdi. 2007-2009 Krizi ise şimdilik sosyal patlamalar, öfke birikimi, isyan girişimleri ve toplumsal göçler getirmektedir. 1929 krizi sonrası sosyalist ülkelerin varlığı, marksist düşüncenin çekim merkezi olması, komünist örgütlerin gücü ve devrim mücadelesinin sürüyor olması beraberinde yeni devrimleri ve kurtuluş savaşlarını yaratmıştır. Günümüzde ise verili durum tam aksini, devrimci mücadeleye niyetli olanlara her şeyin yeni baştan yapılması gerektiğini göstermektedir. Geçmiş tarihi süreçler kendi dönemine uygun politik değerlendirmeleri, örgütlenmeleri, mücadele biçimlerini, araçlarını ve hareketlerini yaratmışlardır. Önümüzdeki dönem de yeni süreci kavrayan bir yerden, eski süreçlerin deneylerinden ders çıkararak oluşacaktır. Ekonomik, toplumsal, ideolojik ve kültürel değişime uygun bir mücadele görevi önümüzde durmaktadır.                                                       

                                                      GÜNÜ KAVRAMAK 

Günümüz marksist ve komünist düşünürlerin, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini yürüten yapıların çözmesi gereken öncelikli sorun GÜNÜ KAVRAMAKTIR. Kalıplar ve geçmişin tekrarı sürece uyumsuzluğu ve toplumsal mücadelede yerini bulmamayı getirir. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak belirsizliklere ve kaygılara yol açar. Sınıf mücadelesinin yaşadığı sıkıntı da burada başlamaktadır. Sömürünün fabrika duvarlarını aşması, hayatın tümünü kapsaması, kişinin kendine olan güvenini kaybetmesi, aileleri ve sosyal toplulukları parçalaması ve beraberinde gelecek endişesi, örgütlülüğü yaratamama korkusu. Kapitalizm tüketim toplumuna evrilmiş, kitleleri sürüleştirme politikası temel yönelimi olmuştur. Gelinen evrede eskinin klasik komünist partilerinin ve sendikalarının yeni sürece yanıt verme şansı yoktur. 

Küreselleşme diye tanımlanan sermayenin-üretimin ve tüketimin uluslararası olması, kendini solda ifade eden birçok düşünürü dünya devrimi veya yeni toplumsal hareketler olarak isimlendirilen (Alan ve kimlik mücadeleleri) alanlara yöneltmiştir. Kısacası zorlu bir hedefi değil, kolaycı çözümleri gündemlerine almışlardır. Sınıfsal mücadelenin seyri, bir taraftan belirsizliğe sürüklenirken, diğer tarafta özgürlük mücadeleleri sınıf mücadelesinin yerine konmuştur. Başka bir anlatımla sınıf politikasının temellerinin ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Sermaye devlet ilişkisini yok saymışlar, sınıf iktidarının devlette yoğunlaşmasını görmemişlerdir. Tam aksine sınıflar arası gelir seviyesinin iyice arttığı, yoksulluğun ve açlığın yaşandığı bir süreç sınıf ve devrimci mücadeleye daha uygun koşullar oluşturmuştur. Bu da parçalı mücadele veya soyut enternasyonalizm yerine sınıf mücadelesini ve sınıf devletine karşı mücadeleyi ön plana çıkarmaktadır. Ulusal devlet sınırları içinde işçi sınıfında parçalı yapıyı kapsayacak, beraberinde diğer ezilen yoksul ve açlık sınırı altında yaşayanları da mücadele sürecine katacak bir politik hat kaçınılmazdır. Ulusal çaptaki sınıf mücadelesi beraberinde gerçekçi anlamda enternasyonali de getirecektir. Çok küçük bir azınlık olan sermaye sahiplerinin istemlerini karşılayan devlet, neden toplumun ağırlıklı kesimlerinin gereksinmeleri üzerinden hareket etmesin. Sermaye savunucularının tezlerini bir kenara itersek burada belirleyici olanın devlete kimin hakim olduğudur. Konu tekrar sınıf mücadelesi, devrim ve sınıfsız toplum gerekliliğine gelip dayanmaktadır.

İşçi sınıfı ve tüm ezilenler için öncelikli olarak daha iyi yaşanılabilir koşulların oluşturulabileceği bir gelecek hedeflenmelidir. Başka bir anlatımla ÜTOPYA. Böyle bir kuramın tüm mücadele biçimlerinin ateşleyicisi ve sürükleyicisi olduğu gerçeği geçmiş deneylerinde fazlasıyla görülür. E.M.WOOD' un tanımı ile "sadece post modern parçacıklar yerine kapitalist sistemin bütünlüğü ve tarihselliği göz ardı edilmezse kapitalizmin kaçınılmazlığı ve tarihin sonu yerine, onu aşma ihtimali belirir (Kapitalizm demokrasiye karşı s.17. yordam. k.). Sınıfsal konumlanış uzlaşmaz karşıtlığı oluşturur. Uzlaşmaz karşıtlık ise daha ileri bir toplumsal düzen arayışlarını zorlar. Bu arayışın kendiliğinden sonuca gitmeyeceği, devrimci öznenin yaratılması gerektiği tarihi gerçektir. Engels'in anlatımı ile" Devrim, en üstün siyasal eylemdir; devrimi kim istiyorsa onun aracını da,yani devrimi hazırlayan, işçileri devrim için eğiten siyasal eylemi de istemek zorundadır." Devrimci bir savaşın başka türlü yürütülemeyeceği geçmiş tarihsel süreçlerde fazlasıyla görülmüştür. Koşulların zorluğu böyle bir yapının önünde engel olmadığı gibi, tam aksine devrimci öznenin yaratılmasının imkanlarını sunar. Önümüze çetin ve zorlu bir mücadelenin tüm alanlarda yürütülmesi gerektiği çıkar. Böyle bir mücadele yürütmeden sistemden kopuş sağlanamadığı gibi İNANDIRICILIK da sağlanamaz. İnandırıcılığın olmadığı bir mücadelede gelecek kurgusu "ÜTOPYA" da olamaz.

                                            DEVRİMCİ ÖZNE

2023 Mayıs seçim süreçlerinde yaşananlar devrimci bir öznenin olmayışının eksikliğini en açık bir şekilde gösterdi. Sol adına hareket ettiğini düşünen yapı ve kişiler "BİR NEFES ALMAK" tanımında kendini bulan ruh hali içerisinde ırkçı ve faşist yapılardan medet umar duruma geldi. Demek ki bu kadar da olmazın sınırı olmazmış. Gelinen bu acınası ve üzücü nokta hızla aşılmak zorunda. Sistemin onarımına soyunmak veya sistem içi kamplaşmalardan birinin yanında yer alınarak gidilecek yol yoktur. Geçmişin öz eleştirisine sıcak bakmasak-hep doğru ve haklı olduğumuz yanılsamasını yaşıyor olsak bile son kırk yıllık izlenen çizginin hayat tarafından ret edilişini daha açık nasıl görebiliriz. Bu nedenle yaşanan süreci ve izlenen çizgiyi mahkum edip yeni yollar açılmak zorunda. Kolaycı ve sistemin içinde oynamayı içeren reformist ve sağ çizgiyi terk edip devrimci bir yönelim kaçınılmaz görünüyor.                                                                                                                                                     

Devrimci özne- devrimci parti veya örgüt tartışması kaçınılmaz olarak çok detaylı bir tartışmadır. Yapılması gerekenin entelektüel tartışmalar içinde boğulmak değil, günün sorunlarına çözüm aramaktır. Öncelikli olarak böyle bir süreci yorumlayıp, yürütebilecek kadro sorunudur. Beraberinde yürünecek yol konusunda ağırlıklı olarak uzlaşmaktır. Böyle bir kadronun kaynağı ise geçmiş ve günümüz mücadelesi içinde yoğurulmuş, gelecek öngörüsüne sahip birikimdir. Ülkemiz mücadele tarihi ise yeterli birikime sahiptir. Burada belirleyici olan ne yapılmak istendiği ve nihai hedefin ne olduğudur. Başka bir anlatımla mücadelenin DEVRİM merkezli yürütülmesi ve strateji, mücadele tarzı, örgüt anlayışı konularında uzlaşmış olmaktır. Kapitalizmin geldiği aşama, 1800-1900 'lerin verileri ile değerlendirilip teorik sonuçlara gidilemez. Böyle davranan yapıların cemaat örgütlenmesine, sosyal buluşma ilişkilerine döndüğü gerçeğini atlayamayız. İsyan ve patlamalara yön verecek, yönetebilecek örgütlenmelerin yaratılması gerektiği açıktır. Başta işçi sınıfı-diğer emekçileri-ezilenleri ve yoksulları kapsayacak bir örgütlenme ve düşünsel donanım ile kitlelerin doğrudan katılımını sağlayacak inandırıcılık oluşturulması kaçınılmaz. Her defasında ayni şeyleri yapıp, farklı sonuçlar bekleyen tarzın karşılığının olmadığı görülüyor.

Klasik bir deyiş vardır "NE YAPMAK İÇİN YOLA ÇIKARSAN ONU YAPARSIN". Toplumsal mücadelede bunun bire bir karşılığı olmasa da, hiç olmazsa yol alırsın. Bunun için öncelik ne yapılmak istendiği, beraberinde inanç ve kararlılıkla kavganın içinde olmak. Ustanın anlatımı ile yorumlamadan öte geçip dönüştürmeye çalışmak. Bunun için sistemin korku yarattığı, mahkum ettiği sistemden kopuşu ve sistemin değişim ve dönüşümünü kavganın ortasına koymak. "Çalıyı dolaşarak" belki diken batmasını engelleyebiliriz, fakat çalının etrafında tavaf etmenin ötesine gidemeyiz. Teorinin oluşumu ise sınıf mücadele deneyleri ile sınanarak olanaklıdır. Çünkü mücadele pratiğinden uzak marksist önermelerin günümüzde karşılığı olmadığı gibi, sınıf mücadelesine de yabancıdır. Kısaca düşünsel, pratik ve örgütsel mücadele diyalektik bir bütünlük içinde sürdürülmek zorundadır. Böyle bir görev sınıf savaşımı içerisinde yer alan kadrolara aittir. Akademik çalışmalar böyle bir sürece düşünsel ve bilimsel katkının ötesine geçemez. Devrim siyasetin en yüksek eylemi ise, bu sürecin kotarılması da pratik içinde pişmiş kadrolara kalmaktadır.

Doğal olarak kalkış noktası; kapitalizmin geldiği evrede, kapitalizmi yıkacak dinamikleri iyi kavramak ve beraberinde nasıl bir sosyalizm konusuna yanıt üretebilmektir. Sosyalizm adına yaşananları ve kendi geçmişimizi acımasızca eleştirmeden kaçınmamak, eleştirinin yol açıcı etkisini küçümsememek gerekiyor. Haluk Gerger'in SSCB deki süreci "Hiyerarşik  fanus içinde dondurulmuş yaşam, sosyalist inşanın devrimci dinamizmini ve yaratıcılığını köreltti" tespiti önemlidir. Bu tanım bu gün ülkemizde var olan  siyasi yapıları da kapsamaktadır. Düşünsel yaratıcılığın yolu da eleştiri ve öz eleştiri sürecinin sağlıklı işlemesidir. 

                                           KAPİTALİZMİN GELDİĞİ EVRE

Kapitalizmin iç işleyişinin getirdiği birikim ve birikimin geldiği nokta sermayenin küreselleşmesi olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar kökleri ulus devlete dayansa da sermaye uluslar üstü bir duruma gelmiştir. Üretim ve tüketimin küreselleşmesi, üretim modelinin FORTİST-TAYLORİST modelden esnek ve parçalı döneme geçmesi ve beraberinde güvencesiz iş koşullarının yaratıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Sermaye birikiminin dünya genelinde çok az kesimin elinde toplanması, orta kesimlerin güç kaybetmesi, çalışanların alım gücünün düşmesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması, kısaca açlık ve yoksulluğun arttığı bir süreç. Rekabet emperyalist güçler arasında gerginlikler ve savaş olasılıklarını beslemektedir. Sosyal devlet uygulamaları büyük oranda budanmıştır. Kısacası gelinen noktada bütün emekçilerin ve ulusların kaderi bir avuç sermayenin eline geçmiştir. Buradan hareketle nasıl bir duruş belirlenecek, gelinen koşulları kader deyip kabullenmeyecek isek, ne yapılacak?

Marx ve engels' e dönersek "Koşulların değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik biçimi kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir". Kısacası bütünsel olarak koşulların değişimi beraberinde mücadelenin de değişimini getirir. Ülkemize gelince bir çevre ülkesi olarak emperyalist sisteme eklenmiş, emperyalist güçler arasında rol çalmaya çalışan bir konumdadır. Ekonomik olarak emperyalist ülkelere ara mal üreten finans sektörü ve üretim sektörü olarak büyük oranda iş birliği ve ortaklıkların oluştuğu bir evreye gelmiştir. Böyle bir ekonomik işleyiş devleti yönetenlere çok fazla hareket olanağı vermemektedir. Rıza üretmekte zorlanınca, baskıcı uygulamalar artmaktadır. Günümüzün moda deyimi ile baskıcılığı "siyasal islam"a bağlamak sorunları görmemek, sorunlardan kaçmaktan başka bir anlam ifade etmez. Sistemin sahiplerinin kendi iktidarlarını korumak için her türlü yönteme baş vurduğu yakın tarihimizde fazlasıyla mevcuttur. Ülkemiz yönetimini nasıl tanımlarsak tanımlayalım baskıcı yanının ağırlıklı olduğu görülmektedir. Kurtuluş savaşından bu yana askeri mahkemeler, DGM' ler, özel yetkili mahkemeler, terör ile ilgili mahkemeler vs. Tüm bunlara bakınca hukuk sistemin ve demokrasi işleyişinin hangi boyutlarda olduğu görülür. İktidar değişimlerinden demokrasi beklemek yıllardır bilerek veya bilmeyerek düşülen en büyük yanılgıdır.

                                     GÜNÜN DAYATTIĞI GÖREVLER

Uzun dönemdir yönetimde bulunan dinci-ırkçı-faşist karması yönetim yeniden iktidarda kalabilmiştir. Öncelikli olarak bunu nasıl yapılabildiğini, solcuların boşalttığı işçi - emekçi ve yoksullardan aldığı desteği nasıl sürdürebildiğini incelemek gerekiyor. Bunu yaparken üsten bakan, halkı hor gören aydın bakışı ile değil, diyalektik ve tarihi materyalist düşüncenin yol göstericiliği ile sınıfsal davranışları çözümlemeye çalışan DEVRİMCİ bir gözle incelemek gerekir. Bu da bize, SINIFA karşı SINIF politikasının kaçınılmazlığını gösterir.. Marx'ın 1848 dönemi için söylediği "Toplumun devrimci çıkarlarını kendisinde toplayan bir sınıf, ayağa kalkar kalkmaz, kendi devrimci etkinliğinin içeriğini ve malzemesini doğrudan doğruya kendisinde bulur: Yere serilecek düşmanlar, mücadelenin gerekleri doğrultusunda alınması gereken önlemler;ve kendi eylemlerinin sonuçları, onu daha da ileriye taşır." Devrimcilik iddiası olanların kendilerini kapattıkları gettolardan çıkmaları, küçük burjuva düşler yerine sınıflar kavgasındaki yerini almaları gerektiği açıktır.

Gelinen evrenin en acil görevi ise başta SINIF - ALAN - KİMLİK ve DEMOKRASİ mücadelesi olmak üzere bütünü kapsayan bir direniş mücadelesinin kaçınılmazlığı. Demokratik devrimini tamamlamamış bir ülkede sermaye kutuplaşmalarından demokrasi beklemek DÜŞ dünyasında olabilir. En küçük bir hak mücadelesi bile çetin kavgaları dayatır. Kısacası sürekli üzeriden atlanılan, görmezden gelinen zorlu bir görev tüm ezilenleri bekliyor. Böyle bir görev ancak BİRLEŞİK DİRENİŞ MÜCADELESİ ile kotarılabilir.

                                              YAHYA TAŞDEMİR

                                                      31-05-2023







 


4 Mayıs 2023 Perşembe

NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET

                        

                                   NEOLİBERALİZM VE SOSYAL DEVLET


Sosyal devlet tanımlaması öncelikli olarak devletin ekonomik ve sosyal yaşama müdahalesini kapsar. Beraberinde çalışanların haklarının güvence altına alınması ve sosyal güvenlik kurumlarının geliştirilmesini. Tüm bunlarla birlikte en önemlisi de paylaşımda sosyal adaletin sağlanmasıdır.  Sosyal devlet tarihi 17. yy kadar götürülse de gerçek karşılığını 1945 sonrası bulur. Bu tarihi süreçte ekonomik koşulların uygunluğunun yanında, sınıf mücadelesinin yüksekliği ve beraberinde sosyalist ülke oluşumlarının zorlayıcı etkisini de küçümsememek gerekir. 1929 krizi liberalizmin ekonomik politikalarının sorgulanmasını getirmiştir. 1930-1970 arası ağırlıklı olarak keynesyen politikaların uygulandığı  bu süreç kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirilmiştir. 1970 Sonrası birikim sistemin uluslar arası evreye ulaşması ve keynes politikalarının krize girmesi nedeniyle, neo-liberal politikaların önü açılmıştır.  Burada belirleyici olan sermaye birikiminin uluslar üstü seviyeye ulaşması ve keynesgil politikanın ekonomik sınırlarına dayanmış olmasıdır. (Günümüzde ise dünyadaki üretimin üçte ikisi uluslar üstü sermaye grupları tarafından yapılmaktadır). Neo-liberal politikaların kültürel çerçevesini ise post-modernizm oluşturmuştur.  Ekonomik ve kültürel dönüşüm beraberinde siyasette de dönüşümü getirmiştir. Temsili demokrasi daraltılmış, siyasal öznelerin yeniden tanımlanmasına gidilmiştir. Yeni tanımlama YÖNETİŞİM ve YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER üzerine kurulmuştur. Gelinen noktada DEMOKRASİ ve SİVİL KATILIM söylemi sermayenin çıkarlarının çatışmasız bir şekilde sürdürülmesinin ifadesidir. Yeni toplumsal hareketler ise ideolojiden arındırılmış ve örgütsüz kitlelere görüntüde katılım duygusu yaşatmaktır. Doğal olarak siyasetteki geleneksel sağ-sol ayrımının içeriği farklılaşmaktadır. Sol; sınıf politikasından uzaklaşıp toplumsal sorunlara odaklanmıştır. Böylece mülkiyet ilişkileri ve üretim araçlarının denetimi tartışması devre dışı bırakılmıştır. Toplumsal ve ekonomik sorunlar birbirinden ayrılmış, kimlik ve alan mücadeleleri belirleyici konuma gelmiştir. Bireyciliğin yüceltildiği, dikey örgütlenmenin mahkum edildiği bir kültür geliştirilmiştir. Geriye gösteri-protesto ve delegasyon demokrasisi kalmıştır. Ülkemizde somut durum anlatılanları büyük oranda kapsamaktadır. 

Neoliberal dönenim en önemli özelliği kurumsallığı ilga etmesi, kurumsuzluk ve kuralsızlık dönemini başlatmasıdır. Birikim süreçlerini sürdürmek için güvenlik politikalarını sağlayacak kurumların dışındaki yapıları işlevsiz hale getirmişlerdir. Gelinen sonuç sosyal devlet kurumlarının büyük oranda darbe yemesidir. Eğitim-Sağlık-Sosyal güvenlik ve en önemlisi de doğal afet sonuçlarını karşılayacak yapılar ciddi güç kayıplarına uğramıştır. Ulus devletleri yöneticileri uluslar üstü şirketlerin kazançlarını garanti altına alan yapılara dönmüşlerdir.  Başka bir anlatımla devlet ağırlıklı olarak güvenlik aygıtına dönüşmüştür. Uluslar üstü yapıların işlerini kolaylaştırmak belirleyici görevleri olmuştur.

                           2007-2009 EKONOMİK KRİZİNE NASIL GELİNDİ                                                          

1929 Krizi liberal politikaların sorgulanmasını ve itibar yitimi sağladığı gibi 2007-2009 krizi ve krizin kronikleşmesi neo-liberalizmin sorgulanmasını getirmiştir. Gözler tekrar keynesyen ekonomik politika ve metotların günümüze uyarlanması tartışmalarına döndü. Klasik kapitalizmin çıkmazı yine kapıyı çalmıştı. Eşitsiz ve sınıf temelli ekonomide yatırım ve tüketim belirleyici unsurdur. Üretimin tüketicisi işçi sınıfı ve diğer orta sınıflardır. Ücretlerin baskı altına alınması alım gücünü düşürür. Başka bir anlatım ile toplam talepte ciddi düşüşler yaşanır. Kapitalist için ücretleri düşürmek kar oranını artırmak olduğu gibi, başka bir açıdan ürün talebinin düşüşü demektir.  ekonominin iyi işlediği süreçlerde çok fazla sorun yaşanmazken, kötü olduğu dönemlerde finansal sorunların, işsizlik oranlarının ve eşitsizliğin artması sonucu ekonomik durgunluk evresine geçilir. Klasik tanımlama ile kısa dalga ve uzun dalga krizleri ile karşılaşılır. Marks'ın tanımı ile "kar oranlarının düşme eğilimi, eksik tüketim, aşırı birikimin" işleyişi kaçınılmaz olarak kriz koşullarını oluşturur. 

Neoliberal dönemde tüketimi artırmak için kredi yöntemi kullanılmıştır. Gerek hane halkı, gerekse de ticaret ve şirket yapıları borçlandırılarak tüketim artırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca mülk edinmek için de kredi uygulaması önemli yer tutmaktadır. Gelirin ve hayat standardının düşük olduğu kesimler bir dönem sonra borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmektedir. Süreç bir süre borcu borçla kapatmakla işlese de sonunda ödeme döngüsü tıkanır. Böyle bir sonuç finansal kuruluşları krize sokar. Her ne kadar liberaller devlet müdahalesine karşı olsalar da kurtarılmak için devletin kapısına dayanırlar. Günümüz tanımı ile  "batmasına izin verilmeyecek kadar büyük finans kuruluşları" devlet eliyle kurtarılır. Finansal kuruluşların devlet tarafından kurtarılması devlet hazinesine ek bir yük bindirir ve beraberinde ekonomik durgunluk ve krizin derinleşmesini ve toplumsallaşmasını beraberinde getirir.  Böyle bir ekonomik işleyiş sürekli olarak kriz üretme potansiyelini barındırır. Doğal olarak bu noktaya nasıl gelindiği sorgulanır; öncelikle piyasa fetişizmi ile her şeyin piyasa tarafında düzenleneceği ve refah düzeyini en yüksek seviyesine ulaşılabileceği anlatımı. Beraberinde reel sektör ile finans sektörü arasında belirleyiciliği finans sektörünün alması. Bütün ilişkilerin pazar ilişkilerine döndürülmesi. 1970 Krizinden çıkış olarak sunulan ve işçi ücretlerinin düşürülmesinde şiddetin de rol oynadığı sürecin sonunda daha fazla yoksulluk, bölüşüm dengesinin bozulması, tüketimin giderek düşmesi ve sonuç yeniden KRİZ.

                                      KEYNESYEN  ÇÖZÜM  ARAYIŞLARI

Ekonomik kriz ve krize çözüm arayışları iktisatçıları tekrar geçmiş çözümleri değerlendirmeye itmiştir. Gelinen evrede eski ekonomik düşünce ve metotları günümüze uyarlama tartışmaları başlamıştır. Doğaldır ki yeni koşullar eski uygulamaların açmazını oluşturmaktadır.

Neoliberal birikim modelinin krize girmesi klasik iktisatçılar ile post keynes iktisatçıları tekrar karşı karşıya getirmiştir. Her iki kesim de kapitalizmin krizine ve sorunlarına çözüm arayışı üzerine yoğunlaşmaktadır. Post keynesyen teori finansal serbestleşmenin makro iktisadın koordinasyonda başarısızlığa vurgu yapmakta, Paul Davidson' a göre "Keynesyen düşünce ile klasik düşünce arasında temel farklardan biri; finansal piyasaların reel ekonomik işleyişte üretim ve istihdam politikaları bağlamında farklılaşmasıdır. Post Keynesyen yorumda, yatırım ve paylaşım büyümenin temel belirleyicisidir." Klasik iktisatçılar ise ücretin azalmasının kar oranlarını artıracağı ve böyle bir artışın yatırım oranlarının yükselmesine neden olacağı savıdır. Keynes'in tanımı ile ücretler salt maliyet unsuru değil, talebin de kaynağıdır. "PALLEY' e göre neoliberal politikalar, finansal çıkarlar tarafından desteklenen minimum devlet müdahalesi, iş gücü piyasasının esnekliği, globalleşme ve tam istihdam anlayışının terk edilmesi gibi politik yaklaşımların iş gücü piyasaları üzerinde etkisi olduğu yönündedir. Kısacası neoliberal düşüncenin tarif ettiği gibi finanslaşma sürecinde artan finansal çıkarlar doğrultusunda olan politika yapılandırması, her yönden çalışanlara meydan okumakta ve ücretler üzerinde aşağı doğru sürekli baskı uygulamaktadır. Bu artan gelir eşitsizliğinin sebebini açıklamaktadır."(Palley). Keynesyen iktisadın kurucularından olan Michal Kalecki 'nin bölüşüm ve toplam talep analizi Post Keynesyen makro ekonomik modellere temel oluşturması açısından önemlidir.  Bölüşümdeki eşitsizliğin ekonomik kriz arasında doğrudan bir ilişki olduğu düşüncesi post keynesyen teorisyenler tarafından savunulmaktadır. "Bir yerde dertlerimize deva olarak kemer sıkmayı vurgulayan, neoliberal arz yönlü ve monetarist tedavilerin sürdürülmesinden hatta güçlendirilmesinden yana çözümler, diğer yanda Keynesyen talep yönlü ve krediyle finanse edilen genişleme politikaları sulandırılarak yeniden yürürlüğe konuluyor. Sonuç olarak bu politikalarda Keynes'in temel unsur olarak önemsediği gelirin düşük gelirli sınıflar yararına yeniden dağıtımı hiç dikkate alınmıyor." (Harvey)  

Thomas Pıketty 21.yüzyılda kapital isimli kitabında sosyal devlet konusunu gündemine almıştır. Bir yandan krizlerin tüm yıkıcılığına rağmen faydalı olabileceğini, yeniden dağıtımın da olabileceğini ileri sürmüştür. Bu görüşe göre , en yüksek gelirler ya da en büyük servetler üzerindeki vergi oranının hissedilir ölçüde artması yahut düşmesi eşitsizliklerin yapısında ciddi bir değişiklik yaratacaktır. Bunun yolu da artan oranlı vergi almaktan geçmektedir. Geçmiş sosyal devlet uygulamalarını günümüze yol gösterebileceği düşüncesini işlemektedir. Bu çerçevede çok uluslu şirketlerin vergi durumu incelenmelidir. Çok uluslu şirketler kazançlarını en az vergi ödeyebilecekleri ülkelere taşıyabilmektedir. Bunun yolunun da küresel anlamda tedbirler alınması gerektiğini söylemektedir. Pıketty' nin önermeleri günümüz dünyasında iyi dilek önermesi olarak kalmakta, ütopya olmaktan öte geçememektedir. Kapitalizmin iktisatçıları kapitalizmin krizine çözüm arayışlarını sürdüreceklerdir. Kondratyev' in tanımı ile kapitalizm uyum sağlayan bir sistemdir. İnsanını ve doğanın kırımını göze alarak krizini aşabilir. Son süreçlerdeki savaşı zorlama gidişi bunun işaretlerini vermektedir.

                                                SONUÇ YERİNE 

Neoliberal dönemde sosyal devlet arayışları devam edecektir. Üretimim üçte ikisinin uluslar üstü olması ve beraberinde finans hareketlerinin kontrol dışı olması ulus devletlerinin hareket olanaklarını sınırlamaktadır. Ulus devletler kendi olanakları ile bazı sosyal iyileşmelere gitse bile, bunun sosyal devlet tanımı ile örtüşen seviyeye yükselme şansı yoktur. Tarihin ikinci büyük bunalımını yaşadığımız bu günlerde bizim gibi çevre ülkelerinde ise sosyal devlet uygulamalarının alanı iyice daralmaktadır. Doğal olarak ne yapılabilir sorusu gündeme gelmektedir. Finans kapitalin sultasını yıkmadan alınacak çok fazla yol yoktur. Böyle tarihi bir dönemde insanlık tarihi bir karar vermek zorunda. Savaş ve faşizmin karanlığında boğulmamak için çözüm yaratılmak zorunda. Uluslar üstü sermayenin kölelik zincirini kırıp, toplusal gereksinimlerin ön plana alındığı bir sistem oluşturulması kendini dayatmaktadır. Böyle bir dayatma insani ve sınıfsal istemlerin ötesinde, ekonomini geldiği nokta olarak zorunlu olmaktadır.

                                                 15-05-2023

                                           YAHYA  TAŞDEMİR