SINIF-EMEK- DEMOKRASİ - DEVRİM VE SOSYALİZM MÜCADELESİ
SINIFLAR
SAVAŞIMI
Marx' ın
tanımı ile “sınıf mücadeleleri tarihin itici gücüdür.”
Polantas ise bunu “politik sınıf mücadelesi tarihin motorudur”
şeklinde ifade etmiştir. Tanımlamaların ötesinde sınıflı
toplumun ortaya çıkışı ile birlikte özgür-köle,
patrisyen-plep, senyör-serf, lonca ustası-çırak,
burjuvazi-proletarya, kısacası EZEN-EZİLEN kavgası 6000 yıllık
tarihin özetidir. İnsanın atalarının iki milyon yıl (homo
habilus), anatomik olarak günümüz insanının ikiyüzbin (homo
sapiens) yıl öncesine dayandığını var sayarsak (bilim
insanlarının bulguları) sınıflı toplum tarihi çok kısa fakat
çok hızlı gelişmelerin yaşandığı bir süreçtir.
Marx'ın sözü
ile başladık yine sözü ona verelim: “Biçimi ne olursa olsun ,
toplum insanların karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Her
tarihi süreç ve üretim ilişkileri politik toplumu yaratır.
Toplumsal sınıflar varsa, bu haksızlıklarla, zorbalık ve
istilalarla, dümenlerle, yasalarla, devlet iktidarıyla, toplumsal
geleneklerle, psikolojik nedenlerle vb açıklanır.” Tanımlama
yeteri kadar açıktır. Sınıfların oluşumunu kapsamayan bir
toplum tanımı bir soyutlamadır. Hakim sınıflar kendi sorunlarını
tüm diğer sınıf ve tabakaların sorunu haline getirmek için
kullandıkları bir sözcüktür.
Sınıflar
savaşımının belli evresinde ortaya çıkan kapitalist ilişkiler
ve ulus devleti oluşumu ile birlikte burjuva-proletarya (işçi
sınıfı) çatışması günümüzün yakıcı konusudur. Önceleri
tek tek başlayan direnişler, zaman zaman başkaldırı ve isyanlara
dönüşmüştür. Bazen de işçiler çaresizliğin çözümünü
makine kırıcılığı yaparak bulmuşlardır. Mücadelenin devrimci bir
sürece evrilmesi programatik bir çözüm sunan Marx-Engels sayesinde olmuştur. “Kendiliğinden sınıf olarak işçi sınıfını
dayanışma içinde ortak hareket eden bir sınıf olarak göremeyiz.
İşçi sınıfı toplumsal bir varlık olarak diğer sınıflarla
çok yönlü bir ilişki içinde sosyal ve tarihsel bir varlık
olarak gelişir ve sermaye ile karşı karşıya geldiği ölçüde
politik özne haline gelir. Tek tek bireyler ancak başka bir sınıfa
karşı ortak savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf
meydana getirirler. Bunun dışında rekabet içinde birbirlerine
düşmandırlar.( K.Marx-F.Engels Alman ideolojisi S.98-99)
Kapitalizmin
rekabetçi dönemi ve sonrasında evrilen emperyalist aşamasında
fordist üretimin tarzının getirdiği ortak mekanı kullanan işçi
yoğunluğundan dolayı örgütlenme ve harekete geçme kolaydı.
Böyle bu durum sendikal örgütlenmelere, toplumsal gelişmelere
müdahale konusunda daha geniş olanaklar sunuyordu. Sendikal
hareketin yanında sınıf temelli siyasi yapıların mücadeleleri
de süreci tamamlayan etmenlerdi. İşçiler içindeki sendikalaşma
oranın yüksekliği büyük grevleri ve çok geniş katılımlı gösterileri getiriyordu. Doğal olarak kazanılmış hakların
korunması ve yeni hakların alınması daha olanaklıydı.
Fordist
üretimden esnek ve parçalı üretime geçiş ve devamında
geliştirilen taşeronlaştırma fiziki olarak işçi
örgütlenmelerini zorlaştırıldı. Sendikalaşma oranı çok
düştü. Buna bir de reel sosyalizmim çöküşü, neolibaral
propaganda ve post modern düşünce akımlarının etkilerini
eklersek sonuç şaşırtıcı değildir. Böyle bir sonuca
geçmişin paradigmaları ile yanıt üretmek zordur. Yapılması
gereken, günü yorumlayıp çözümler üretmektir. Klasik sendika ve
komünist parti modeli ile çözüm üretilemeyeceği gerçeğini
görerek hareket etmek zorundayız. Esnek ve parçalı üretim bazı
ürünlerde farklı ülkelere kadar yayılmaktadır. Bu da
beraberinde bize işçilerin Uluslararası dayanışmasının ne
kadar elzem olduğunu gösterir.
Sınıf
mücadelesi; zaman ve mekana, toplumsal -ekonomik-siyasi gidişata
göre değişim göstermek zorundadır. Ekonomik ve toplumsal
mücadelelerin dönüşümü, sınıf taleplerinin ve mücadelesinin
dönüşümünü de beraberinde getirir. Fordist üretimdeki iş yeri
temelli sendikal örgütlenme ve beraberindeki siyasi savaşım esnek ve parçalı üretimin kaydığı mahalle ve sokaklara kaymak zorundadır. Yeni liberal politikaların mağdurları
da (işsizler-yarı zamanlı çalışanlar-yoksullar-kayıt dışı
çalışanlar-geçici işçiler vs) mahalle ve sokaklarda yaşadığına
göre direniş hattını sokaklara kurmak kaçınılmazdır. Büyük grevlerin ve protesto gösterilerinin yerini ,
yerel-parçalı- geniş alan ve yatay ilişkilere dayanan direniş
çizgisi almakta, burada da taban örgütlenmesi
anlamında MECLİS' in önemi artmaktadır.
Kendiliğinden sınıf oluşumunun, kendisi için sınıfa
dönüşmesi politik bir mücadelenin sonucudur. İşçi sınıfının
potansiyel olarak devrimci olması basit bir indirgemeci bakışla
açıklanamaz. Bilincin sosyal bir ürün olduğunu dikkate alırsak
DEVRİMCİ KURAMIN önemi ortaya çıkar. Maddi üretim araçlarını
elinde bulunduran sınıf aynı zamanda düşünsel üretim araçlarını
da denetler. Bu da bize devrimci kuramın oluşumu ve
yaygınlaştırılmasındaki zorlukları gösterir. Zorlukların
oluşu olanaksızlığı tanımlamaz. Sınıf bilincinin eksikliği
burjuvazinin yönetmesini kolaylaştırdığı gibi, tersi işçi
sınıfı mücadelesine güç verir. Günümüzün dijital gelişimi
birçok engeli aşma konusunda yardımcı olabilir. Yeter ki gelecek
tasarımı konusunda inandırıcı düşünsel gelişmeler ve pratik
deneyler yaşanabilsin. Dünya genelindeki işçi sınıfı
mücadelesinin gerilemesi, gerici ve ırkçı düşünce
akımlarının etkisinde kalmasının nedenlerinden birisi de
devrimci kuram “gelecek tasarımı”nın yetersizliğidir.
Ustaların tanımı ile”ortam ve koşullar insanları yarattığı
kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratırlar”(Marx-Engels,
Alman ideolojisi-sol.y.s.72). Yapılması gerekenin geçmişin
düşünsel ve pratik yaşanmışlıklarından sonuçlar çıkarıp
günümüzün düşünsel ve pratik mücadelesine sunmaktır. Bunun
için, devrimci teoriye-iradeye-örgütlenmeye ve örgütsel yapılara
gereksinim kaçınılmazdır.
Neo-liberal
politikaların en acımasız sonuçlarını çeper ülkeleri
yaşamaktadır. Güney Amerika-Güney Asya ülkelerinde
yoksullaşmanın yarattığı sonuçları kabul etmeyen çok güçlü
işçi-köylü-yoksulların direniş ve ayaklanmalarına sıkça
rastlanmaktadır. Ülkemizdeki gezi isyanını da bu çerçevede
değerlendirebiliriz. Eğitim-sağlık-barınma-istihdam-suya
erişim-doğanın tahribi gibi konular mücadelenin eksenini
oluşturmaktadır. Yaşanan deneylerin bize gösterdiği BİRLEŞİK
MÜCADELE' nin yürütülmesi gereğidir. Kavramın içini dolduracak
olanın ise KIR-ŞEHİR ve İŞÇİ SINIFI ve diğer katmanlar
(işçiler-yoksullar- yarı zamanlı çalışanlar ve genel emekçi
kategorisi içinde değerlendirilen emeğini değil de ürettiğini
satanlar-sanatkarlar vs) ile birlikte örgütlenip ortak hareket
becerisini gösterebilmektir. Birleşik mücadelede belirleyici
olanın işçi sınıfının önderlik görevini yerine getirmesidir.
Bu yapılabildiği oranda sapmaların önüne daha kolay geçilebilir. Mücadelenin
ekseni mahalle ve sokak alanlarına kayarken iş yeri temelli
örgütlenmeyi de atlamamak gerekir. Orta düzeyde de olsa birçok
işletmede üretim ortak mekanda sürmektedir. Buralarda da militan
bir mücadele ile bürokratik ve uzlaşmacı sendikacılık engeli
aşılmak zorundadır.
1990 Sonrası
Dünya'da ve ülkemizde fetişleştirilen bireyin özgürlüğü-kimlik
hareketleri (etnik,din,ulus,cinsiyet) ve doğa mücadelesi sınıfsal
eksenden koparıldığı gibi, sınıfsal tanımı ortadan kaldırmak
için kullanılmıştır. Post marksistler “sınıfın hareketi
yerine kimlik hareketini-sınıfsız toplum tasarımı yerine
evrensel insan haklarını-sosyalist demokrasi yerine radikal
demokrasiyi” koyarak çizgi sapması konusunda gerekli malzemeyi
üretmişlerdir. Gerek sermaye sözcüleri gerekse de kendini solda
ifade eden kalemler yaratılan malzemeyi ideolojik hegemonya için
sürekli yinelediler. Öyle ki sınıf sözcüğünün kullanımı
ayıplanır oldu. Ayni dönemde ABD'de yaşanan Feminist hareket
içindeki bir gelişme çok öğreticidir. Feminist hareketin emekçi
kesimi DOĞUM İZNİ' ni gündeme getirince burjuva feministleri
yollarını ayırdılar. İşçi sınıfı mücadelesini boğmak için
kullanılan sınıf indirgemeciliği suçlaması burjuva feministleri
tarafında karşılığını bulmuştu.
Bir çelişkinin
çözümünü, bu çelişkinin aşılmasında gerçek çıkarı olan
kesim gerçekleştirebilir. Kapitalizmin emperyalist evresini
yaşadığımız günümüzde stratejik olarak sistemi dönüştürme
kapasitesi olan tek güç İŞÇİ SINIFIDIR. Yapılması gereken
düşünsel ve örgütsel olarak karşı hegemonya araçlarını
yaratmaktır.
DEMOKRASİ
Demokrasi
sözcüğünün ortaya çıkışı antik Yunan'a dayansa da daha çok
yetkilerin sınırlanması ve paylaşımı anlamında MAGNA-CARTA
antlaşmasına dayandırılır. (1215 yılında İngiltere kralı
1.JOHN Baronlarla böyle bir yetki sınırlamasına razı oluyordu.
Bunun bir lütuf olmadığını savaşlarla kazanıldığını
unutmamak gerekir.) Demokrasi sözcüğünün tanımı ve içeriğinin
doldurulması Kapitalist döneme denk düşer. 1776 Virginia haklar
bildirgesi-1789 Fransa devrimi ve insan hakları bildirgesi.
Literatürde çok fazla süslenmiş tanımı vardır. Gerçeği ve
sınıflı toplumda karşılığını bulan en mükemmel uygulaması
PLÜTOKRASİ “Egemenlerin demokrasisi” olarak görülür. Ulus
devletin oluşumu ile birlikte oy kullanma-seçme ve seçilme hakkı
ile şekilsel olarak yönetime katılma hakkı kazanılmış
oluyordu. Kapitalizmin yarattığı ekonomik eşitsizlik
koşullarında, propaganda araçlarının sermayenin elinde olduğu
bir ortamda bu hakkın ne kadar kullanılabildiği ayrı bir tartışma
konusudur.
Verili durum ve
burjuvazinin iki yüzlü tutumuna karşın marksistler kaçınılmaz
olarak demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve eşitlik
mücadelesi vermek zorundadırlar. “Demokrasi olmaksızın
sosyalizm olanaksızdır. Çünkü,1-proletarya demokrasi savaşımı
içinde sosyalist devrime hazırlanmadıkça o devrimi yapamaz.
2-Utkun sosyalizm, tüm demokrasiyi uygulamaksızın, zaferini
pekiştirme ve insanlığa devletin çözülüp dağılmasını
getiremez.”(Lenin, marksizmin bir karikatürü ve emperyalist
ekonomizm. Sol.y.1.bsk.s.92). Alıntıdan da anlaşılacağı gibi
demokrasi mücadelesi işçi sınıfı için bir kaldıraç görevi
görüyor. Böyle bir mücadele işçi sınıfını önder duruma
getirdiği gibi, diğer sınıf ve katmanlarla dostluk ve dayanışması
sosyalist mücadelenin tabanını genişletmekte, birleşik bir
örgütlenmeye zemin hazırlamaktadır.
Günümüzde
güvenlik gerekçesiyle sürekli olarak demokratik hakların
sınırlandığı bir süreç yaşıyoruz. Böyle olmasına karşın, koşullar değişti, yapılması
gereken budur demek olsa olsa politik körlüktür. Sosyalist
işçi hareketinin bu gün bile demokrasinin tek dayanağı olduğunu
ve olabileceğini görmek gerekir. Ayni zamanda sosyalist hareketin
kaderinin burjuva demokrasisine değil, demokratik gelişimin
kaderinin işçi sınıfı ve sosyalist harekete bağlı olduğunu
kanıtlar. İşçi sınıfı kurtuluş savaşından uzaklaştığı zaman demokrasi de yaşama gücü elde edemez. Tam tersine
sosyalist hareket , Dünya politikasının ve burjuvazinin
demokrasiyi terk edişinin gerici sonuçlarına karşı savaşabilecek
gücü elde ettiği ölçüde , demokrasi de yaşama olanağına
sahip olur. Demokrasinin güçlenmesini isteyenler sosyalist
hareketin zayıflamasını değil, onun da güçlenmesini istemek
zorundadırlar. (R. Luxemburg,sosyal reform ya da Devrim. Ma-Ya
yay.1.bsk.s.91) Aslında günümüzde yaşanan işçi sınıfı ve sosyalist mücadelesinin ivme kaybetmesidir.
Demokrasinin
oluşumu ve işleyişi güçler dengesine göre düzenlenmiştir.
Sınıflar üstü mutlak demokrasi diye bir tanımlama yapılamaz.
Sınıflar mücadelesi ve güç dengelerine göre sistem içinde
esnemeler oluşur. Esnemelerin sınırı sistemi zorlamayacak şekilde
olduğu sürece sorun yaratmaz. Bizim gibi devrimci bir tarzda demokratik devrimini yapamamış, demokratik kurum-işleyiş ve gelenek yaratamamış ülkelerde demokrasi mücadelesinin alanı da daha fazla daralmıştır. Günümüzün bazı tanımlamaları
ile demokrasinin genişlemesi ile kapitalizmin aşılabileceği
düşüncesi çok fazla ütopiktir. Sermaye ve üretim araçları
sahipleri kendileri için risk oluşturduğunu düşündükleri zaman, sahip oldukları devletin şiddet yönünü ön plana
çıkarırlar. Unutulmaması gereken burjuvazinin devrimci olduğu
bir dönemde, 1789 Fransız devriminden bir süre sonra işçi sınıfı
mücadelesinden rahatsızlık duyarak eski sistem sahipleri ile
iş birliğine gitmiştir. Günümüzde ise en ufak güvenlik kaygısı
ile demokrasinin beşiği diye tanımlanan ülkelerde, olağanüstü
hal uygulamalarını görebilmekteyiz.
Demokrasinin
algılanışı gibi tanımlanışında da farklılıklar vardır.
Biçimsel demokrasi- burjuva demokrasisi- sosyalist demokrasi-liberal
demokrasi- radikal demokrasi. Günümüz tartışmalarına yararı
olur diye ikisi üzerinde durmak istiyorum. Birincisi RADİKAL DEMOKRASİ; Ernesto Laclau -Chandal Mouffe'nin hegemonya ve sosyalist
strateji kitabında post marksist bir tanımlamayla sınıf
ilişkileri ve devlet yapılanmasını görmemişlerdir. Mücadeleyi
daha çok YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER diye tanımladıkları kimlik ve
çevre oluşumlarının üzerine yıkmışlardır. Onlar için işçi
sınıfı da diğer politik oluşumlar gibi yerini alabilir. Böyle
bir yaklaşım liberal demokrasinin farklı bir tanımlamasıdır.
İkinci olarak
SOSYALİST DEMOKRASİ; Devletin ve sınıfların olduğu bir yapıda
demokrasiden söz edilebileceği için özellikle geçiş evresi
olarak (komünizme) tanımlanan dönemi kapsar. 71 günlük Paris Komünü, 70 yıllık Sovyet deneyi ve süreç içinde gelişen Çin
ve diğer deneyler. Yaşananların toplamından çıkarılacak sonuç
demokrasi işleyişinin sağlıklı yürümeyişidir. Bu nedenle
gelecek tasarımı ve başka bir dünya mümkün diyenlerin üzerinde
en fazla durması gereken bir konudur. Dönemin nesnel durumu
(savaş-iç savaş-emperyalist kuşatma- devrim öncesi kapitalizmin
gelişkinlik seviyesi-sapmalar vs) gerekçe gösterilerek işin
içinden çıkılamaz. 1917'de Rosa Lüxenburg'un Rus devrimcilerini
“sosyalist demokrasi yalnızca sosyalist ekonominin temelleri
atıldıktan sonra vaat edilmiş topraklarda başlayabilecek bir şey
değildir. Ara dönemde sadık biçimde bir avuç sosyalist diktatöre
bağlı kalan saygın kişiler için bir tür yeni yıl hediyesi de
değildir. Sosyalist demokrasi sınıf egemenliğinin ve sosyalizmin
inşasıyla eş zamanlı başlar” (David Mcnally-başka bir dünya
mümkün-s.359) uyarması ne yazık ki dikkate alınmamıştır.
Kolaycı ve kestirme yöntemlerle yol alınmaya çalışılmış, sorunlar
baskı altına alınarak çözüldüğü yanılgısına düşülmüştür.
Süreç sorunlar yumağı, çürüme, yozlaşma ve beraberinde tekrar
kapitalizme dönüşü getirmiştir. Taban örgütlerinin
genişletilip yetkinleştirilmesi denenmemiş, karar alma ve
denetleme olanakları ortadan kalkmıştır. Kısacası SOVYET
örgütlenme yapısı işlevini kaybederek yetkiler parti
bürokrasisine, oradan da merkez komiteye devredilerek işçi sınıfı
ve emekçi sınıfların inisiyatifi kalmamıştır. Başka bir
anlatımla burjuva devlet örgütlenmesini tekrarlayarak sınıf
tabanına yabancılaşmıştır. Diğer deneyler de bazı farklılıklar
içerse de ayni kapsamda değerlendirilebilir.
Burada en belirgin olanın işçi sınıfı adına ele geçirilen devlet örgütlenmesinin giderek sınıf tabanına yabancılaşıp bürokratik diktatörlüğe dönüşmesidir. Bunu aşmanın yolu da iktidar öncesi süreçteki demokratik işleyiş geleneğini yaratmak, iktidarı aldıktan sonra da işleyişini kaybetmeyip devletin sönümlenme sürecini doğru yönetmektir. Bu da işçi sınıfı ve diğer emekçilerin devleti kendi başlarına kurma ve yönetme becerisini göstermelerinden geçmektedir. Taban demokrasisi diye tanımlanan işleyiş ancak böyle kurulabilir. Bunu yaparken kestirmeci ve kolay çözümlerden kaçınılmalıdır. Baskı ve yasaklarla çözüldüğü düşünülen sorunların gelecekte daha büyük boyutta karşımıza çıkacağını bilmeliyiz. Ekonomik,toplumsal ve sosyal sorunların kendi evrimi sürecinde dönüşümünü tamamlayarak çözülebileceğini görmeliyiz. Sosyalistlerin ütopyaya sahip olması, onlara ütopik davranma hakkı vermez. Bilimsel gerçeklik üzerinden hareket edilmek zorunludur.
Sonuç olarak
taban örgütlenmesinin karar alma ve denetleme yetkisinin ortadan
kalkması ile sınıfsız ve devletsiz toplum özlemi de düş
olmuştur. Taban örgütlenme yapısının kitle kuyrukçuluğu
getirebileceği eleştirisinin haklı yönleri vardır. Bunu aşmanın
yolu iradi örgütlenme ile taban örgütlenmesi arasında kurulacak
olan etkileyen ve etkilenen ilişkisidir. Başka bir ifade ile baştan itibaren sosyalist demokrasinin işletilmesidir. Demokrasi olmadan sınıfsız
topluma geçişin olanaksız olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
YENİDEN DEVRİM ve SOSYALİZM
Eşitlik
mücadelesinin tarihinin sınıfların ortaya çıkışıyla ayni
olduğu gerçeği işin özünü tanımlar. Tarihsel süreçlerin
koşullarına göre şekillenmeler oluşmuştur. Bazen bir köle
(Sparteküs), bazen de dini görünümlü (Şeyh Bedrettin) isyanı
olarak görülmüştür. Daha tanımlı şekillenmeler ise
St.Simon, Faurier, Owen gibi ütopik sosyalistlerde görülür.
Ütopik sosyalistlerin düşünsel ve pratik deneyleri bilimsel sosyalist düşüncenin oluşmasında rol oynamıştır. Marx- Engels
sınıfsız toplum oluşumunu komünizm olarak isimlendirmişlerdir.
Bilinen ve
sürekli tekrarlanan bir gerçek vardır. Bir düşünce kendini
yenileyemezse, gittikçe tutuculaşır ve giderek dine dönüşür.
Yine marx'ın deyimi ile “Bütün ölmüş nesillerin gelenekleri,
yaşayanların akıllarına kabus gibi çöker”. Burada geleneğin
devrimci ve gerici yönünü görebiliyoruz. Bunları belirtmemin nedeni ustaların alıntılarıyla günümüzün yorumlanamayacağı,
geçmişin birikimlerinden yararlanarak devrimci geleneğin
sürdürülmesi gerektiğidir. Aksi takdirde MARKSİZM sürekli
gelişen ve derinleşen bilim olma özelliğini koruyamaz.
Marx'ın “KAR
ORANIN DÜŞME EĞİLİMİ YASASI” nı ele alalım. Emperyalizm
öncesi dönemde ulus devlet yapısı içinde (kapalı bir alan
olarak) ele alındığında tanımlaması daha kolaydır. Emperyalist
dönem ile birlikte sınırlar aşılıp ucuz ham madde, ucuz işçilik
ve talan ile birlikte, yasanın günün koşullarına göre yorumlanması kaçınılmazdır. Doğaldır
ki yaşamadığı bir dönemi yorumlamadı diye kızacak halimiz yok.
Bu görevi de Lüksemburg, Lenin gibi günün marksistleri yorumlamaya
çalışmışlardır. Yine Marx'ın , devrimin en gelişmiş kapitalist ülkede olabileceği öngörüsü.
Emperyalist dönemde dış sömürünün yoğunluğu ve içerideki
sınıf çelişkilerinin azalması sosyal devleti
getirmiştir.( Sosyal devleti salt işçi sınıfı mücadelesi ve
süreçte olan reel sosyalist ülkelere bağlayamayız.) Sınıfsal
çelişkilerin azaltıldığı, refah devleti tanımlarının
kullanıldığı bir ortamda devrim beklemek ne kadar gerçekçi
olur. Tüm bunlara ek olarak günümüzde; emperyal merkez ülkeleri bilgi, Ar-ge çalışmaları ve katma değeri yüksek üretimleri
elinde tutuyor. Diğer üretimleri çeper ve daha geri ülkelerde
yaptırıyor. Üretimin Dünyaya dağılımı üretilen ürünün
niteliği o ülkelerdeki üretici güçlerin gelişkinlik seviyesine göre olmaktadır.
Böyle bir üretim döngüsünün sürekli kendini yenilediğini de
göz önüne alırsak, oluşmuş olan statünün kırılması çok
zordur.
1900' lar
sonrası süreç Lenin'in tanımladığı emperyalizmin zayıf
halkası teorisini doğrulamıştır. Sovyet devrimi ve
devamında gelişen halk kurtuluş savaşları emperyalist
politikalara mecbur olmadıklarını gösterdiler. Yalnız bu bile
övgüye değerdir. Reel sosyalizmin çöküşü ve beraberinde tüm
dünyanın emperyalist güçler tarafından talanının da bir noktada
tıkandığını görmekteyiz. 2008 ABD krizi tüm dünyayı kaplamış
ve kriz aşılamamıştır. Böyle bir sonuç Dünyanın sonunu ilan
edenler için de Sürpriz olmuştur. Krizi aşmanın bir yolu olarak bölgesel savaşlar çıkarılmış, din ve ırk temelli farklılıklar
kışkırtılarak yerel çatışmalar desteklenmiştir. Görünen
odur ki bütün bunlar krizi aşmak için yeterli görünmemektedir.
Dünya'daki böyle gidiş düşün insanlarını ve emekçi kitleleri yeni
arayışlara itmiş ve doğal olarak SOSYALİZM düşüncesi tekrar
gündeme girmiştir. Başka bir anlatımla tekrar çağın DEVRİMLER
ve SOSYALİZM çağı olduğu kabul görmüştür. İstemler
farklılık içerse de Güney Amerika ve Güney Asya'da güçlü
politik hareketlilikler oluşmuştur. Geziyi, İspanya, Portekiz ve Yunanistan'daki gelişmeleri bu çerçevede değerlendirebiliriz.
Geleceğin
yeniden tasarımı mevcut sistemin beklentiyi karşılayamamasından doğar. Sosyalist düşünce günün koşullarını karşılayacak
gelecek tasarımı oluşturulamazsa, gelecek kurulması da
olanaksızdır. Böyle bir sonuç karşıt oldukları sistemin
parçası olmayı getirir. Sol popülist bazı yapıların iktidar
ortağı ve iktidar olarak yaşadıkları da budur. Bu da günümüz
marksistlerinin sistemin doğru çözümünü, sistem karşıtı
mücadelenin doğru belirlenmesini ve beraberinde doğru araçların
tespitini zorunlu kılar. Yaşanan süreçte gücü ele geçirdiğini düşünen partiler güç tarafından ele geçirilmişlerdir.
Reformlar sistemin restorasyonunu sağlarken toplumsal muhalefete de
gedikler açar. Fakat bu gedikler hiçbir zaman toplumsal dönüşüme
yol açmaz. Buradan kaçınılmaz olarak reformizm ile devrimci çizgi
ayrımına gelinir; PAZARLIK MASASINDA MI OLUNACAK? Ya da
MASAYI DEVİRİP yine YENİDEN DEVRİM ve SOSYALİZM Mİ mi denilecek?
SONUÇ
YERİNE
Bölgesel olarak baktığımızda emperyalist güç odaklarının enerji ve hegemonya savaşları ve güç gösterdikleri bir coğrafya. Dünya geneli ise tek merkez emperyalizmden çok parçalı emperyalist kamplaşmaya doğru gidiş. Kapitalizmin doymak bilmez açlığı, iklimin ve doğanın tahribi, tüketim çılgınlığı ve dünyanın sonunu getirebilecek savaş riskleri. Bu verilerle ülkemiz emperyalist kapitalist sistemin çeper ülkelerinden birisidir. Neo-liberalizmin ve
esnek üretimin tüm olumsuz sonuçlarını yaşayan emperyalist ülkelerin tedarikçiliği üzerine
kurulmuş bir ekonomi. Merkez ülkelerin güç kapışması içinde
rol çalmaya çalışan bir dış politika ile, ırkçı ve dinci
gericiliğin körüklendiği, gittikçe baskı dozunun arttığı bir yönetimin
kurumsallaştırıldığı bir siyasal süreç.
Ülkenin,
bölgenin ve Dünyanın nesnel durumuna karşı nasıl bir sistem
dışı mücadele yürütülür. Öncelikli olarak post modern
ve post marksist etkisindeki RADİKAL DEMOKRASİNİN
GENİŞLETİLEREK KAPİTALİZMİN AŞILMASI-SOSYALİZMİN
ADACIKLARI-KÖMÜNAL ÖRGÜT YAPILARI gibi liberal düşünce
akımlarının etkisinin kırılması gerekir. İkinci olarak marksizm bütün
tarihi süreçlerinde yaşanan REFORMİZM ile mücadele etmenin yolunun devrimci bir mücadeleden geçtiği gerçeğini görmek. Öncelikli olarak en basitinden en zor ve karmaşığına kadar bütün mücadele biçimlerini kapsamalıdır. Sistemi aşmayı hedefleyen bir mücadelenin doğal olarak
sistemin zor araçlarını da aşmayı hedeflemesi gerekir. Gerek iş yeri, gerek mahalle ve sokaklar
gerekse de kır yoksullarının direnişlerini birleştiren,
beraberinde işçi, işsiz ve diğer emekçileri kapsayıp
bütünleştirecek BİRLEŞİK BİR MÜCADELE kaçınılmazdır. Ülkemizin %70'nin işçi statüsünde olduğunu, kapitalizmin çarpık ta olsa geliştiği günümüzde, ideolojik ve fiziki önderlik tartışmasız işçi sınıfına düşer.
Ölümün ve
doğumun yan yana olması gerektiğini düşünürsek, ölen bir
emperyalist-kapitalizmin karşısına SOSYALİZMİ koymak zorunludur.
Günümüzde sınıfsal farklılıkların, çelişkilerin ve
çatışmaların en keskin olduğu ÇEPER ülkelerde devrimin olması
ve yaşaması olanaklıdır. İşçi sınıfı ve diğer
emekçileri kapsayabilecek, Kır şehir yapılanmasını
birleştirebilecek, sistem içi ve sistem dışı mücadele biçimlerini birlikte yürütebilecek, bilgi ve
deney birikimlerini değerlendirip politik öngörüler yapabilecek
bir yapı olmalıdır. Doğaldır ki böyle bir yapılanma kendi
içinde uzmanlığı, profesyonelleşmeyi ve disiplinli bir çalışmayı
içerir. Körün fili tarifi gibi her kesimin kendi tanımını aşan
bir yerden olayları yorumlayıp strateji ve taktikler belirleme
zorunluluğu vardır. Bunun yolu da öğreterek öğrenmekten,
dönüşerek dönüştürmekten geçer. Böyle bir tanım dışarıdan
bilinç götürme ve öğretmen öğrenci ilişkisini aşar. Kavganın
içinde çelikleşen kadro ve örgütsel yapı tarihsel ilerlemenin yolunu açabilir. Hazır bir reçete olmadığına göre beyinsel ve fiziksel tembelliği aşarak yeni YOL arayışları sürecektir.
YAHYA TAŞDEMİR 16-07-2017