DEVRİM*
Eskiyi
sorgulama, yeniyi tasarlama, tasarlanan yeninin yaşam bulması ve
eskiden köklü bir kopuş. Basit bir tanım olsa da tüm alanlardaki
“ekonomik-toplumsal-çevre-aile vs” köklü dönüşümleri ifade
eder.
Sorgulama ve
yeniyi arama öncelikli olarak aile içi ilişkilerde başlar.
Giderek çevre-iş yaşamı-ülke ve dünya sorunlarına doğru
yayılır. Sorgulamaların toplamından düşünsel bir bakış açısı
oluşur. Böyle bir süreç bireylerin ekonomik durumları, arkadaş
çevreleri, yaşam tarzları ve dönemin siyasal süreçlerinden
bağımsız oluşmaz. Marks'ın tanımı burada da karşılığını
bulur. Gerek bireysel, gerekse de toplumsal düşünsel edinim
sınıfsal ilişkilerin dışında değildir. Sınıfsal ilişki ve
çelişkilerin bütünü düşünsel oluşumların yatağıdır.
Böyle olması basit bir indirgemecilikle değerlendirilemez. Çok
güçlü toplumsal değişimlerin yaşandığı süreçler dışında
hakim sınıfın düşünsel çizgisi baskındır.
Devrim var
olandan köklü bir kopuşu ifade ediyorsa; mücadeleyi yürütenlerin
de aynı kopuşu yaşaması zorunludur. Böyle bir kopuş yaşanmadan
devrimci olunması mümkün değildir. Devrimci birey var olanı
sorgulayıp kabul etmiyor ve yerini onu aşan bir önerme getiriyorsa
bu sorgulayıcılığı sürekli kılmak zorundadır. Bunu bir
davranış biçimi ve yaşam tarzı haline getirmek, başka bir
anlatımla kültür haline getirmek. Gerek yaşanmış SOSYALİZM
deneyleri, gerekse de yaşanıyor olan DERNEK-SENDİKA-PARTİ-ÇEVRE
ÖRGÜTLERİ-KADIN ÖRGÜTLERİ vs görüldüğü gibi iradenin
teslimi halinde işin sahipleri ortaya çıkmaktadır. Bir şeyin
sahibi varsa senin özgürlük alanın, sahibin çizdiği sınırlar
kadardır. Tanımlanan örgütsel yapıyla düşünsel olarak bire
bir örtüşmüş olman sonucu değiştirmez. Sen artık oluşturulan
yapının politikalarının oluşturucusu ve denetleyeni değil,
sahiplerin belirlediği çerçevede koşturan bir elemanısın.
Sahiplenme olayı bazen miras adı altında çatışmalara kadar
gidebilmektedir. Mülk sahibi sistemin yarattığı miras kavgalarını
anlamlandırmak kolaydır, fakat geçmiş bir sürecin miras
kavgasını yapmak Marx'ın YADSIMANIN-YADSIMASI tanımlamasının
solda yansıması olsa gerek.
Marksizmin
sürekli gelişen ve derinleşen bir bilim veya Mahir'in anlatımı
ile “hareketin hareket halindeki doktrinidir”(1) tanımlaması
yapılırken salt dış dünyanın işleyiş yasalarını çözmek
için değil, aynı zamanda devrimci mücadeleyi yürüten ilişkilerin
de işleyiş yasalarını çözmek için kullanılmak zorundadır.
Geçmiş mücadelesi günün mücadelesine deneyler sunar.
Günü kotarma derdi olanlar bu deneylerden sonuçlar çıkarır ve
güne uyarlar. Eğer düşünsel dünyada kapitalizmin düşünce
kalıpları aşılamamış ise miras kavgaları da kaçınılmazdır.
Böyle bir sonuçtan hareketle bireyler için süreçte özne veya
nesne olma tanımlaması gündeme gelir. Burada belirleyici olan
sürecin içinde yer alan bireylerin kendini nasıl
konumlandırdıkları. İşin öznesi olanlar, bu konuda ısrarcı
olanlar, tüm süreçlerde üreticiliğini ve katılımcılığını
sürdürür. Kendilerini ifade etme olanakları kalmadığında var
olan oluşumu terk eder, kendi düşüncelerine uygun yeni yapılar
oluştururlar. Koşullara boyun eğme, kendisinin reddini getirir.
Binlerce yıllık gelenekler, kapitalizm propaganda araçları ve
eğitim sistemi düşünsel oluşum ve pratik davranış biçimlerinde
belirli kalıplar oluşturur. Kapitalizmin düşünce ve davranış
kalıplarının sistem karşıtı mücadele yapılarında da sürekli
olarak kendini üreteceğinden, kesintisiz bir karşı mücadeleyi
zorunlu kılar.
“HAREKETİN
HAREKET HALİNDEKİ DOKTRİNİ” sürekliliğin ifadesidir. Eskiye
takılıp kalmanın, ustaların sözlerine ilahi bir anlam yüklemenin
vs gibi gerekçeler günümüz sınıf savaşımlarında yer
almamanın gerekçesi olamaz. 1970'lerde oluşturulan 1980-90
sürecinde güçlü hale gelen 2008-2009 krizi ile duvara toslayan
NEOLİBERALİZM sınırlarına dayanmıştır. Yerine yeni bir bakış
açısı da konulmuş değildir. Emperyalist güç merkezlerinin
bölgesel savaşlar ve popüler sağ politikalar dışında ürettiği
yeni bir şey yoktur. Bölgesel savaşların daha geniş ve güçlü
savaşlara dönüşmeyeceği, hatta insanlığın yıkımı olan bir
nükleer felakete yol açmayacağı öngörülemez. 2008-9
krizinin kronikleşmesi emperyalist kapitalist ülkelerde ciddi
sınıfsal ayrışma ve çatışmalar yaratmaktadır. Bunların henüz
marksist bir yorumla gerçek anlamda sınıfsal bir zeminde sürmeyişi
günün getirdiği eksikliktir. Az gelişmiş veya yeni sömürge
diye tanımlanabilecek ülkelerde ise durum çok daha vahimdir.
Kazanılmış hakların yok sayıldığı, sıcak para bağımlılığının
yarattığı açıkları kapatmak için baş vurulan olağanüstü
tedbirler. Hak kayıpları karşısında işçi sınıfı ve diğer
emekçilerin direnişlerini kırmak için geliştirilen baskı
yöntemleri. Gelişebilecek karşı mücadeleleri boğmak için
pompalanan IRKÇI - DİNCİ propaganda. Hareketin hareket halindeki
görünüşünün günümüze yansıması.
Kendilerini
işin öznesi olarak tanımlayan ve bu çerçevede girilen örgütsel
ilişkilerin daha sağlıklı ve sağlam olacağı öngörülebilir.
Sınıf temelli örgütlenmeler, gençlik yapıları veya mahalle ve
sokak örgütlenmeleri sahici bir temel üzerine oturur. Mutlaka
kapitalizmin diliyle ifade edersek sürecin içinde bulunan her birey
işin sahibidir. Eşitler arası ilişki samimi ve içten olur.
Emperyalizmin krizi ve bu krizin bizim gibi az gelişmiş kapitalist
ülkelere yansıması çok daha güçlü olduğu kesindir. Böyle bir
süreci toplumsal yansıması; daha fazla baskı-sömürü-sindirme
olacağından karşı mücadele-örgütlenme ilişkilerinin sağlıklı
ve sağlam olması kaçınılmazdır. Bunu başarmanın yolu da
eşitlik ilişkileri içinde oluşturulacak yoldaşlıktan
geçmektedir. Böyle bir süreçte en güçlü engelin İDARE-İ
MASLAHATÇILIK olacağı kesindir. 1980 sonrası saldırılar
karşısında sürekli olarak geri çekilerek mevzilenme anlayışı
günümüze kadar gelmiştir. Her dönemin kendine özel gerekçeleri
olsa da sürekli geri çekilinmiş ve mevzi kaybedilmiştir. Gezi ve gezi
dinamikleri dışarıda tutularak çizilen çemberi yarmak veya en
azından gedikler açmak denenmemiştir. 16 nisan referandumun
sonuçlarını kabullenmek te bu değerlendirmenin içindedir. Gelinen en son mevzide vicdan rahatlatma eylemleri ile
geçiştirilerek sürdürülmektedir.
Günümüz
koşullarında karşı mücadelenin birçok seçeneği vardır.
MODERNİZM-SEKÜLER YAŞAM-CİNSİYET AYRIMCILIĞI-ÇEVRE VE
DOĞA-EKONOMİK HAKLAR-DEMOKRASİNİN GELİŞİMİ vs. Tüm
alanlardaki mücadeleler marksistlerin ilgi alanıdır ve en önde
yerlerini alırlar. Buradan bir sonuca gidilmeyeceğini başka bir
anlatımla kapitalist sistem sürdüğü sürece devam edeceğini
bilseler de hiçbir mücadele yöntemini küçümsemez. Doğaldır
ki kendilerine ve çevrelerine, sonra ne olacak sorusunu sorarlar.
Böyle bir sorunun yanıtı da ne yapılmak istediğinle ilgilidir.
Belirlenen alan mücadeleleri yeterli bulunur veya sistemden köklü
bir kopuş hedeflenip gerekleri yerine getirilir. SÖZÜ-ÖZÜ bir
olma ilkesi ile varılmak istenen hedef, hedefe varmak için
kullanılacak araç ve yöntemler belirlenir. Özün ve sözün bir
olması samimiyet ve güvenin vazgeçilmezidir.
SONRA NE OLACAK
sorusunun yanıtı GEZİ İSYANININ izlerinde aranabilir. Gezinin
genel olarak tüm solun düşünce ve davranış kalıpları dışında
oluşması, gelecek sürecin nasıl olabileceğinin de göstergesidir.
Öncelikli olarak talepleri ve iç oluşumu nasıl olursa olsun
isyanın olabileceği gerçeğini göstermiştir. Beraberinde
kitleler içindeki örgütlülüğün kadar etkin olabileceğini.
Etkin olmanın yolunun da kapalı devre örgütlenmeler ile değil,
sürekli gelişen ve derinleşen bir yapı ile olanaklı olduğu.
Kısa dönemli, popülist, kolaycı çözümler değil, uzun dönemli
stratejik hedefleri olan kalıcı ve sonuç alıcı bir çalışma
tarzının zorunluluğu. Doğal olarak böyle bir çalışma tarzının
yürütülmesinin bütünlüklü bir politikayı zorunlu kıldığı.
Eklektik ve günlük sorunlara yanıt üretmeyi aşan, geçmiş ve
gelecek ilişkisi ile birlikte SOSYALİZMİ ve DEVRİMİ amaçlayan
gelecek tasarımının zorunluluğu.
YAHYA TAŞDEMİR 23-12-2017
* Yazıyı daha önce
yayınlanan “Ekim devriminin yüzüncü yılında sosyalim”
yazısının devamı olarak okursanız daha anlaşılır olur.
1- M. Çayan.
Toplu yazılar. s.51. su. Yayınları.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder