DEVRİM VE KARŞI DEVRİM
SINIFSAL EGEMENLİK
Sınıflı toplumların ortaya çıkışı ile birlikte toplumsal egemenlik araçları da oluşmuştur. Hakim sınıf; kültürel-ideolojik-düşünsel ve inanç dahil toplumun tüm davranış kalıplarına egemen olur. Kurulan yönetme şekli hakim sınıfa geniş hareket olanakları sunarken, yönetilenler için mümkün olan en katı sınırlamalar getirilir. Paulo Freire' in tanımıyla" Her kural belirleyiş, bir insanın başka bir insana seçimini dayatması demektir, bu da belirlenen insanın bilincini, belirleyenin İle uyumlu bir bilince dönüştürür. Böylece ezilenlerin davranışları belirlenmiş davranıştır; ezenin ilkelerini izler" (Ezilenlerin pedagojisi. s.30. yordam. y.) Kapitalist topluma kadar ekonomik alt yapıdaki değişime paralel olarak üst yapıdaki davranış kalıpları değişime uğramıştır. Kapitalizmden komünizme geçişte ise doğal bir ekonomik sürecin devamı şeklinde değil, iktidarın ele geçirilmesi ile üst yapı tarafından davranış kalıpları oluşturulur. Burada belirleyici olan sınıfsal mücadele zemininde sistemi sorgulayan ve sistemden kopuşu sağlayan bir sürecin yaşanmasıdır. Eski sistemin işleyiş ve kültürünün üretildiği yapılarda, sistem karşıtı mücadelenin yürütülmesi koşulları da ortadan kalkar.
Günümüzdeki neo-liberal diye isimlendirilen dönemde ekonomik işleyişin konumuna uygun olarak diğer alanlar da şekillenmekte, tek merkezden ve hatta tek adam yönetimleri ön plana çıkmaktadır. Sınırsız sermaye birikimi kendini koruyabilecek ve geleceğini garanti altına alabilecek bir siyasal yapıyı zorlar. Bu süreçte farklılıklar ise daha çok ülkelerin geçmiş demokrasi deneyleri ve geleneklerinden kaynaklanır. Ayrıca ekonomik ve demokratik kazanımların korunması mücadelesi engelleyici rol oynar. Sonuç olarak genel işleyiş devam eder. Böyle bir gidişin karşısına güçlü bir işçi sınıfı hareketi ve beraberinde devrimci-komünist örgütlenme ile çıkılmadıkça sürecin önünü kesmek olanaksızdır. Bunu söylerken diğer emekçi sınıf ve tabakaları yok sayamayız. Belirleyici mücadelenin işçi sınıfı üzerinden yürütüleceği için öncelik onlarındır. Devrimci-komünist örgütlenmenin güçlenmesi ve süreçte rol alması böyle bir mücadelenin içinde pişmesi ve çelikleşme ile olanaklıdır.
KARŞI DEVRİM
Toplumların tarihi sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm tarihidir. Bu süreç ileri ve gelişmeye yönelik olabildiği gibi, tersi de olabilmektedir. Devrim ve karşı devrim ilişkisi birlikte işleyen bir süreçtir. Nesnel gerçekliğin kendisini yansıtan insan düşüncesinden bağımsız olarak varlığını sürdürse de, algı yönetimi ve kültür çalışması ile (Günümüz tanımı ile toplum mühendisliği) nesnel gerçeklikten kopuş yaşanabiliyor. Belirleyici yönelimin ilerleme olması geri dönüşlerin olmayacağı anlamına gelmez. Gerek günümüzde gerekse de geçmişte geriye düşüşün örnekleri sıkça yaşanmıştır. Ülkemiz de bu gün böyle bir süreci yaşamaktadır. Yaşanan süreç bir kez kabullenirse, giderek yaşam ve davranış biçimi haline gelir. Farklı bir anlatım ile, değişim ve dönüşüm geriye doğru götürülmüş demektir. Sürdürülen din temelli ideolojik mücadele yalnız propaganda olarak değil, aynı zamanda insanların yaşam tarzı, onların davranış ve ilişkilenme biçimlerine etki eder. Zamanla çok sık kullanılan beyin yıkamanın sonuçları yaşanır. " Bütün sınıflı toplumlarda, o topluma özgü üretim ilişkileri geliştikçe din tam da bu ilişkiye denk düşen siyasal hiyerarşi ile birlikte bu üretim tarzına uygun düşen bir dine, ideolojiye dönüşür."(Sosyolojinin marksist reddiyesi. Atilla Güney. s.168. yordam kitap). Günümüzde yaşanan süreci tanımlaması açısından öğreticidir. Ayrıca Türk burjuvazisi feodalizmin duvarlarını yıkarak değil, devletin kucağında büyümüş ve gelişmiştir. 1789 Fransız devriminde devrimci rol oynayan burjuvazi çok kısa bir zaman sonra, gelişen işçi sınıfına karşı hızla konumunu terk etmiş, karşı olduğu değerleri savunur olmuştur. Ülkemiz burjuvazisinin önce devlet kanalıyla, belli bir gelişkinlik seviyesinden sonra dünya sermayeleri ile girdikleri ilişkiler sayesinde oluştuğu göz önüne alınırsa, karşı devrim süreçleri konusunda tavır alacağını düşünmek çok fazla iyimserliktir.
Neoliberal dönemin insan ilişkileri üzerindeki en önemli etkileri; tüketim toplumu yaratma, bireyi kendi dünyasına kapatıp, toplumsal ilişkilerden uzaklaştırma ve beraberinde insan ilişkilerindeki güven unsurunu dumura uğratmasıdır. Özellikle güven ilişkisini ortadan kaldırmak için en masumane gelişme ve olaylar hakkında senaryolar üretilip dolaşıma sokulur. Bunun en belirgin örneği gezi sonrası yazılan senaryolardır. Bu da kaçınılmaz olarak örgütlü hareket etme olanaklarını daraltmaktadır. Daha güvenli bir liman olarak tarikat yapılarına ve vakıflarına yönelimin artmasıdır. Bu tür yapıların devlet tarafından desteklenmesi, katılanlara sınırlı da olsa bazı maddi olanakların sunulması insanlara cazip gelebilmekte. Tüm bunları tamamlayan dini öğreti ile birlikte insanlarda geriye doğru düşüş başlamaktadır. Ülkemiz gerçeği bunun örnekleri ile doludur. Ayrıca 2008-2009 krizi ve krizin kronikleşmesi, ileri atılım yapamamanın getirdiği bir geriye gidiş, çürüme ve yozlaşmaya neden olmuştur. Böyle bir süreç beraberinde resmi veya gayri resmi paramiliter güçlerin toplumsal alandaki etkilerinin artması demektir. Farklı bir anlatımla sermaye olası toplumsal hoşnutsuzluktan oluşacak hareketlerin önünü baştan kesmenin taşlarını döşüyor.
Kapitalizmin çözümsüz çelişkiler bütünü olduğu gerçeğinden hareket edersek; Bir taraftan kültürel ve yaşam tarzı olarak toplumu dizayn ederken, diğer taraftan fiziki örgütlenmeler ile gerekli tüm tedbirleri almaktadır. Ezilenler sömürülenler cephesinde ise düşünsel pratik mücadele ve örgütlenme açısından tam anlamıyla bir yıkım yaşanmaktadır. Kapitalizmin krizini aşmasının en bilinen üç faktörü vardır. Sınıf mücadelesi-teknolojik gelişim-sermaye güçleri arasındaki rekabet. Sayılan faktörlerin hiç birisi çalışmıyor ise geriye emperyalist merkezler arasındaki güç çatışması, insan ve doğanın kırımı olan savaş kalır.
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Çöküntüye çözüm arama yerine, bazı ülkelerdeki popülist hareketler; Toplumsal sorunların taşıyıcısı olacağız iddiası ile bazı dalgalanmalar yaratsalar da geçici olmakta, düş kırıklığı yarattığı için, geri çekilme daha güçlü olmaktadır. En son Yunanistan'da yaşanan deney yeteri kadar öğreticidir. Kolaycı yöntem ve araçlar ile yol alınamayacağı gerçeği görülmelidir. Bilinen ve zor olduğu için itibar görmeyen yol zorunlu olarak önümüze çıkmaktadır. Burada toplumsal sorunların pazarlamasını yapmak değil, toplumsal sorunların içinde ve onlarla özdeşleşen bir mücadele kaçınılmazdır. Kendi düşüncelerimizin propagandasını yapmak değil, sorunların içindeki kesimler ile birlikte öğrenmek ve öğretmek sürecini yaşamaktır. Önderlik ilişkisi ise mücadele içinde bir adım önde olmanın ötesinde başka bir anlam ifade etmez. Çok bilmiş ukalalığının ve nutuk atan çalışma tarzının karşılığı yoktur. 1980 sonrası yaşanan süreçten gerekli dersleri çıkarmak zorunludur. Kendi duygularımızın değil, mücadele içinde özdeşleştiğimiz kesimlerin dilini kullanmak gerekiyor.
Parçalı ve toplumsal karşılığı çok fazla olmayan politik yapıların, çok sınırlı güce sahip sendika ve demokratik kuruluşların, yeni süreci yorumlayıp güçlü bir karşı duruşa ve mücadeleye yönelmesi zorunludur. Aksi halde bu günkü konumlarını bile korumaları zordur. Ayrıca bir şeyler yapıyor görüntüsü ile bazı birliklerin ve cephesel örgütlenme çalışmalarının, kendi yapılarına sınırlı miktarda insan kazandırmanın dışında çok fazla yol almaları olanaksızdır. Çünkü; Sorunun çözümüne yoğunlaşmayan hiç bir mücadelenin başarı şansı yoktur. Öncelikle tehlikenin büyüklüğünü görüp, konumlanışı sorunun çözümüne yönelik yapılması kaçınılmaz. Örgütlü bir halk hareketi yaratmadan yol almanın olanaksızlığı görülmelidir. Geçmişe öykünmeler, geçmiş yaşanmış veya uydurulmuş anıların bu günkü mücadeleye katkıları olmadığı gibi, dağıtıcı rol oynamakta.Tüm bunları bir kenara itip geçmiş mücadelelerde verilen emekleri ve ödenen bedelleri dikkate almak daha olumlu sonuçlar yaratır.
Neo-liberal politikaların iflas ettiği, emperyalist merkezlerde bile yukarıdan aşağıya kamuculuk arayışlarının (sınıf ve emek mücadelesi sonucu değil) sürdüğü ekonomik kriz ve yönetememe krizinin en ağır şekilde yaşandığı bir dönemde, geçmiş mücadelelerinin ışığında ve günümüz koşullarını kavrayan bir anlayışa çok acil olarak gereksinim vardır. Burada belirleyici olan tehlikenin büyüklüğü (Dinci ve ırkçı faşizmin kurumsallaşması-kalıcılaşması) ve böyle bir gidişi frenleyebilecek, durdurabilecek karşı konumlanış ve mücadele yapısının oluşturulması gerektiğini görebilmektir. Böyle bir gidişin olmasının mümkün olmayacağını düşünenler, 12 EYLÜL darbesi öncesi darbenin olanaksızlığı tezlerini ülke içi sistem partilerine ve dünya ilişkilerine bağlıyorlardı. Bu gün sistem partilerinin ve dünya ilişkilerinin böyle bir süreci engelleyeceğini düşünmek, yeni düş kırıklıklarına gebedir. Bir zamanlar bizim örgütlenme ve mücadele tarzımızı inceleyip ders çıkaranlar, bizim yöntemimizle toplumu ağ gibi örmektedirler. Tarikat ve cemaat yapıları bunun en belirleyici olanlarıdır. Geçmiş mücadelesinde emek verenler KAF DAĞININ tepesinden inip gerek geçmiş mücadele deneylerini, gerekse de bu gün toplumda güç olan örgütlenmelerin çalışma tarzı ve yöntemlerini inceleyerek ders çıkarmak görevi ile karşı karşıyalar. Çok bildiğini sanmanın sonuna gelinmiştir.
Sonuç olarak tarihi bir süreç yaşanıyor ve tarihi görevlerin yerine getirilmesi ile karşı karşıyayız. BİRLEŞİK BİR ÖRGÜTLENME ve MÜCADELE PROGRAMI, DEVRİMCİ BİR HALK HAREKETİ - BİRLEŞİK BİR DİRENİŞ MÜCADELESİ görevi "sınıf ve emek mücadelesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesi, laiklik ve seküler yaşam mücadelesi" verenleri beklemektedir.
YAHYA TAŞDEMİR 24-11-2023