GEÇMİŞİ SORGULAMAK-GELECEĞİ KURGULAMAK
HAREKETİN, HAREKET HALİNDEKİ DOKTRİNİDİR MARKSİZM. MARKSİZMDE MUTLAK, NİHAİ BİR GERÇEK YOKTUR. GERÇEK İZAFİDİR, HAREKET HALİNDEDİR VE GEÇİCİDİR. (Mahir Çayan. Toplu yazılar. Su.y. s.51)
“KONSERVE HAKİKATLAR SUNAN BİR ŞARLATAN DEĞİLDİR MARX. MARKSİZM TENKİDTİR, ŞÜPHEDİR, ARAŞTIRMA YÖNTEMİDİR.” (Cemil Meriç. Mağaradakiler, iletişim. s.232.)
1960 ASKERİ DARBESİ ve 1961 ANAYASASI
Kurtuluş savaşı; Anadolu eşrafı ve toprak sahiplerinin desteği ile yapıldı. Savaşın sonuçlanması ile birlikte ekonomik model tartışması başladı. İzmir iktisat kongresi 17 Şubat 1923 tarihinde toplandı. Toplantı sonucu yayınlanan bildiride iktisadi kalkınma modeli olarak KARMA EKONOMİ olacağı belirtildi. Devlet yatırımları ve özel sektör yatırımlarının birlikte yürütüleceği bir sistem planlandı. Ayrıca özel sektör yatırımcılarının ekonomik gücünün yetmediği yerde devlet desteği yapılacaktı. Böyle bir program ülkedeki hâkim sınıfları memnun etmişti. Aynı zamanda kapitalist dünyaya sizinle birlikteyiz mesajı iletilmişti. M. Kemal dönemin Sovyetler birliği Ankara Büyükelçisi Aralov'a "Türkiye'de sınıflar yok. Türkiye'de işçi sınıfı yok, çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Bizim burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız, çünkü sermayemiz yok. Yabancılar bizi eziyor. Benim amacım, ulusal ticareti kalkındırmak, fabrikalar açmak, yer altı zenginliklerini meydana çıkarmak, Anadolu tacirine yardım etmek, zenginleşmesini sağlamaktır. Bunlar, devletin önünde duran işlerdir. Biz bunları kanunlaştıracağız. "(K. Boratav iktisat tarihi, 39-40. Türkiye'de siyasi hayat, s,199. Yordam, y.) Alıntıda görüldüğü gibi İzmir iktisat kongresi kararları genel bakışın somutlaşmış halidir. Dünya genelinde yaşanan ekonomik kriz ve savaş (1929 ekonomik krizi-ikinci paylaşım savaşı) nedeniyle izlenen ekonomik politikada bazı zorunlu sapmalar olsa da genelde uygulanmıştır. Milli burjuva yaratma politikası süreç içinde meyvesini vermiş ve özellikle 1940 sonrası burjuvalarımız sistemin yönlendiricisi rolüne soyunmuşlardır. Ayrıca özellikle SSCB destekli ciddi anlamda devlet yatırımları yapılmıştır. KİT'ler olarak isimlendirilen kurumların oluşturulması cumhuriyetin kuruluş yıllarına dayanır.
Kapitalist birikim, savaş ekonomisi ve dış sermaye ile girilen ilişkiler ile daha hızlı bir gelişim sağladı. Dönemin yaygın söylemi küçük Amerika olabilmekti. 1952'de NATO'ya girildi. Başını ABD'nin çektiği emperyalist kampla daha sıkı ilişkilerin yaşandığı bir döneme gelinmişti. Askeri ittifaklar ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dönemin ithal ikameci birikim modeli çerçevesinde emperyalizm güdümlü kapitalizm daha hızlı bir gelişme süreci yaşadı. Gümrük duvarları ile çevrilmiş, kar oranı yüksek, iç pazara yönelik üretim hızlı birikimlere neden oldu. Hakim sınıflar arası güç dengeleri sürekli olarak sanayi burjuvazisi lehine gelişti. Güçlenen sanayi burjuvazisi hakim sınıflar arasındaki güçler dizilimindeki yerini değiştirmek istiyordu. Zamanın DP hükümeti dayandığı taban olarak böyle bir değişime hazır değildi. Tarım ve ticarete dayalı birikim modeli tıkanmıştı. Böyle bir tıkanıklığı aşmanın iki yolu vardı. Birincisi; belirli bir program çerçevesinde, işçi ve emekçiler ile sosyal bir dönüşüm yapmak. İkincisi; İktidar içi güç dengeleri çatışmasından yol almak. Başka bir ifade ile iktidar organlarını harekete geçirmek. Asker ve sivil bürokrasi ile dönemin birikim modelini değiştirmek. İşçi sınıfı ve emekçiler ile bir değişimin yaşanmamış olması kapitalizmin gelişimi ile ilgilidir. Devrimci anlamda kendi dinamizmi ile gelişmeyen kapitalizm, mücadele geleneği olan bir işçi sınıfı ve emekçi kesim de oluşturamamış demektir. Böyle bir anlatım işçi sınıfı mücadelesinin hiç olmadığı anlamını taşımaz. Sistemdeki değiştirme ve dönüştürme gücüne erişmemiş demektir. Öğrenci eylemlerinin darbe sürecindeki katkısını belirtmek gerekir.
Günün hakim sınıflar konumlanışını;"1960'lardaki dönüşümün perspektifinden geriye bakıldığında temel bölünmenin bir yanda sanayi burjuvazi, bir yanda şehirlerde ve köylerdeki küçük burjuvazisi arasında olduğu söylenebilir."(Çağla Keyder, Türkiye'de devlet ve sınıflar. s,118,iletişim,1989) olarak ifade etmektedir. Hakim sınıflar arası çatışmaların arttığı bir dönemin sonucunda iktidar içi alternatif olarak 27 Mayıs 1960 tarihinde TSK yönetime el koymuş ve MBK (milli birlik komitesi) yönetimi üslenmiştir. Kurucu meclis ve öğretim üyelerinin hazırladığı anayasa 27 Mayıs 1961 tarihinde kabul edilmiştir. 9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan referandumda %61,5 oranında kabul oyu almıştır. Yeni anayasanın öne çıkan özellikleri; Kişi hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması, kuvvetler ayrılığı ve sosyal hukuk devleti vurgusudur. Geçmişe göre daha demokratik bir anayasanın yapılmış olması, yeni dönemin dinamiklerine hareket olanağı sağlamıştır.
1960 döneminin yeniliklerinden birisi de DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI' nın kuruluşudur. DPT kuruluşunda özellikle bürokrasinin etkisi olmuştur. DPT' nin 1963-1967 döneminde kamucu yanı sanayi burjuvazisini rahatsız etmiştir. Rahatsızlıktan kaynaklı teşkilat bünyesinde kadro değişikliklerine gidilmiştir. 1967-1972 döneminde kamusal yönler törpülenip sanayi burjuvazisinin istemleri yöndeki planlamalar belirleyici olmuştur.
1960 SONRASI VE 12 MART SÜRECİ
1960 yılında ülke nüfusu 27,754,820 olup, bunun ;%68,08 köy, %31,92 kentlerde yaşıyordu. Köy ve tarım ağırlıklı yapı henüz aşılamamıştı. Sanayi burjuvazisinin birikim modelinin tıkanmasından kaynaklı atılımı sorunları da beraberinde getiriyordu. Yine Çağlar Keyder'in anlatımı ile "Sanayi burjuvazisinin ideolojik hakimiyet kuramamasına rağmen, devlete hakim olmasından kaynaklanan bu gerilim, 1960-1980 dönemindeki bütün ideolojik ve siyasi mücadelelerin temelinde yer aldı".(Türkiye'de devlet ve sınıflar. iletişim. s. 121) Sanayi burjuvazisi günün koşullarında doğru hamleyi yapmış ve başarmıştır. Sanayi burjuvazisi, yerini sağlamlaştırmak için; kendi öz örgütlenmelerini oluşturmuş, sivil toplum örgütlenmelerine el atmış ve en önemlisi de kendi aydınını yaratma çabasını yoğunlaştırmıştır. Özet olarak bundan sonra patron benim diyebilecek çalışmalara hız vermiştir. 1961'de OYAK (ordu yardımlaşma kurumu) kurularak TSK'nın kapitalizmle bütünleşmesi yoluna gidilmiştir.
1970 yılında; nüfus, 35,605,176 çıkmış, bunun %61,55 köy, %38,40 kent merkezlerinde yaşıyorlardı. İşçi nüfusu da 1963' te 2,745,000 işçi sayısı 1971' de 4,055,000' e çıkmıştır. Sendikalaşma oranı 1963;%11....1967%18......1971% 29,6 olmuştur. Rakamsal göstergeler köyden kente göçü ve beraberinde işçi sınıfı nüfusunun artışını göstermektedir. Kapitalizmin hızlı gelişimi beraberinde sınıfsal mücadeleleri ve örgütlenmeleri getirmiştir. 1961 yılında TİP, 1965 yılında TÖS, 1967 yılında DİSK kuruldu. Mücadele araçlarının çeşitliliği, farklı mücadele alanlarının göstergesidir. Ayrıca marksist eserler çevrilmiş ve geniş kesimler tarafından okunur olmuştur. Ülkedeki işçi sınıfı mücadelesi ve marksist düşüncenin tarihi Osmanlının son dönemine kadar dayanmaktadır. Böyle olmasına karşın, çok fazla yol alamamış, en ufak kıpırdanmalar cezalandırılmıştır. Kurtuluş savaşı önderleri sınıfsal olarak dayandıkları Anadolu eşrafı ve toprak sahiplerinin tutucu düşüncelerini dikkate almışlar ve sola karşı mesafeli olmuşlardır. Bunun ilk işaretini TKP' nin önderlerini Karadeniz' de boğdurarak vermişlerdir. 1960' lara kadar zaman zaman hak alma mücadeleleri ve sol mücadeleler olsa da genellikle şiddetle bastırılmıştır. Sistemin işleyişi soldan doğru güç olmanın önünü tıkamıştır. Böyle bir politik tarzın sürdürülmesine olanak veren ekonomik ve toplumsal alt yapıyı da dikkate almak gerekir. Kapitalizm geliştikçe beraberinde sınıfsal oluşumları ve mücadeleleri kaçınılmaz olarak üretmektedir.
1960 Sonrası ekonomik, toplumsal, kültürel ve örgütlenme alanlarında çok hızlı gelişmeler yaşanmıştır. Tüm alanlarda yaşananlar sıkışmışlığın bir çeşit patlayışı olarak tanımlanabilinir. Kısaca verimli olarak değerlendirilebilecek bir zaman dilimi. Gençlik mücadelesi FKF ve DEV-GENÇ örgütlenmesi ile işçi sınıfı da sendikalarda örgütlenerek mücadelede yerlerini aldılar. Özellikle 1961 Anayasasının tanıdığı hakları sonuna kadar kullanmak istiyorlardı. 31 Aralık 1961 Saraçhane mitingi ile işçiler kendilerinin de dikkate alınması gerektiğini anımsattılar. Grev ve direnişler artarak devam etti. İşçi sınıfı kendi içinde farklılıklar içeriyordu. Köyden yeni gelmiş ve henüz proleter olamamış işçiler, Kitlerde çalışan ayrıcalıklı işçiler ve emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan proleterleşmiş işçiler. Memur hareketi mesleklerine göre farklılıklar içeriyordu. Gençlik hareketi ise daha çok öğrenci ağırlıklı ve günün ruhuna uygun olarak anti-emperyalist yanı ağır basıyordu. Görünürlük olarak gençlik hareketi belirleyiciydi. 1960' larda Kürtlerin kimlik arayışları ve örgütlenme çabaları görülmektedir. 1960 Darbesinin lideri ve cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Kürt diye bir ulusun olmadığını ileri sürse de nesnel gerçeklik farklı işliyordu. Üniversite öğrencilerinin başlattığı doğuculuk akımını, TKDP (Türkiye Kürdistan'ı demokrat partisi), DDKO (Devrimci doğu kültür ocakları) kuruluşu takip etti. (Dini ve ırkçılık temelli örgütlenmeler konu dışı tutulmuştur). 1966 sonrası kitlesel hareketlilik arttı. İşçilerin 15-16 Haziran eylemleri, diğer sınıf ve kesimlerde yaşanan hareketlilik hakim ittifak güçlerini ürküttü. Müdahale gereği duydular ve TSK göreve çağrıldı. Zamanın genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" diyerek kendileri açısından süreci yorumladı. 12 Mart muhtırası ile birlikte sosyal uyanış baskı ve şiddetle bastırılacaktı. Sanayi burjuvazisi tekrar tıkanan birikim modelinin önünü açmak için iktidarın güç dengeleri içindeki askeri bürokrasiye başvurdu. Öncelikli olarak toplumsal muhalefet ezilecek, beraberinde yabancı sermaye gereksinimi karşılanacaktı. Ayrıca tarımdan sanayiye kaynak aktarımı arttırılacak ve ticaret burjuvazisinin hareket alanı daraltılacak idi. Özellikle küçük burjuva aydınlar için 1960 sonrası iyimser hava dağılmıştı. Kendilerine yakın gördükleri bürokrasi tarafından eziliyorlardı. Tüm diğer kesimler gibi görevine ve makamına bakmadan gözaltına alınıp, kötü muamele edilip, içeri atılıyorlardı. Olağan üstü dönemler politik alanda rol oynayanlar için tavır belirleme dönemleridir. Özellikle devrimci ve kendini muhalif diye tanımlayanların sorunu görmemezlikten gelme durumu yoktur. Sistem partileri ve örgütlenmeleri dayandıkları sınıfsal tabanlarının çıkarlarına göre tavırlarını koyarlar. İşçi sınıfı ve diğer ezilenler adına hareket edenler, devrimcilik iddiası olanlar için tavır belirlemek kaçınılmazdır. Desteklemek, geriye çekilip hiç bir şey yapmamak veya karşı tavrını koyup mücadele tarzını belirlemek. Karşı tavır da tek bir mücadele tarzını kapsamaz. Barışçıl olandan şiddet içerene, basitinden karmaşığına koşulların dayattığı birçok mücadele tarzı gündeme gelir. Önemli olan tavır geliştirmek ve arkasında durmak. Hiç bir tavır geliştirmeyip, bir kenara çekilmek veya yurt dışına çıkıp gelişmelerin seyrine göre davranmak etik olmadığı gibi, devrimci bir davranış biçimi değildir. 12 Mart sonrası kendini solda ifade eden yapılar açısından da bir yol ayrımıdır. Sovyet çizgisindeki TKP her zamanki gibi Sovyetler birliği-Türkiye ilişkilerini dikkate alan bir yerden direnmeyi değil, geri çekilmeyi seçti. TİP ise parlamentarizm sürecinde güç kaybetmiş ve tavır alabilecek örgütsel bir ilişkiyi kaybetmişti. Ayrıca Osmanlıdan beri süren ve cumhuriyet döneminde de jandarma dayağı ile pekiştirilen DEVLET BABA kavramı vardı. Devlet babadan ancak istenir, karşı çıkılmazdı. Kısacası TESLİMİYET ve DİRENİŞ tavrının belirleneceği yol ayrımına gelinmişti. Teslimiyeti seçenler, direnişi seçenlerin yöntemlerini eleştirme hakkını baştan kaybetmişti. Eleştiri pratik olarak var olmaktan ve doğru bildiğini yapmaktan geçer. Sınıfsal tabanları ağırlıklı olarak küçük burjuva kesimden gelen, önderliğini MAHİR ÇAYAN-DENİZ GEZMİŞ-İBRAHİM KAYPAKKAYA' nın yaptığı, politik oluşumlar direnişi seçti. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bazı örgütlü yapılar sistemin çizdiği sınırların dışına çıkıyordu. Sistemin hakim güçleri tarafından kabul edilecek bir durum değildi. Sistem açısından en kısa zamanda, en ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekiyordu. Ellerindeki tüm güvenlik güçlerini harekete geçirerek sonuç almaya çalıştılar. Tarihsel olaylar oluştukları tarihsel sürecin koşulları içinde değerlendirilir. Koşulların değerlendirmeye alınmadığı bütün yorumlar kişilerin öznel düşüncelerinden öteye geçmez. NARODNİZM, MACERACILIK suçlamaları kendi pasifist tavırlarını örtme çabasıdır. Ayrıca sürecin içinde olup daha sonra "bizi rüzgâr sürükledi", "ölümü kutsallaştırmamak- yaşamaları gelecek süreçler için iyi olurdu" gibi yorumlar kişilerin öznel düşünceleri olup bu günkü konumları ile açıklanabilir. Bu tarz yorumların kişilerin nereye evrildiklerini de gösterir. Sınıflar mücadelesi ve tarihsel sürecin tanımlanan süreç içindeki yüklediği görevleri görmemektir. Literatürün diliyle adlandırırsak yapılan OPORTÜNİZM'dir. Günümüz açısından bakılırsa aradan geçen elli yıla karşın hala coşku ve sevgiyle anılmaların bir anlamı olsa gerek. Gerek kendilerinden önce, gerekse de kendilerinden sonra savaşmayı beceremeyenler için tarihin pek olumlu yorumlar yapmadığı gerçeğini bilmek gerekiyor. Tarihi süreçte sınıflar mücadelesinin yüklediği görevleri yerine getirenler, sınıflar mücadelesi tarihindeki onurlu yerlerini alırlar.
12 MART MUHTIRASI EKONOMİK VE TOPLUMSAL ETKİLERİ
12 Mart sürecinin belirleyici yanı hakim sınıflar arası çelişkilerin derinleşmesi ve çatışmaya dönüşmesidir. Diğer yandan ekonomik kriz ve toplumsal mücadelenin yükselişi yönetmeyi zorlaştırmıştır. Tüm bunlara tekelleşen sanayi burjuvazisinin daha ayrıcalıklı bir konuma gelmek istemesini de ekleyebiliriz. Kısacası çok bileşenli ve çok yönlü mücadelenin yarattığı bir sonuçtur. İthal ikameci birikim modelin işleyişinden kaynaklanan ÜRETİM ARAÇLARININ ithali ve üretilen ürünün iç pazara satılması sonucu oluşan döviz açığı. Kısıtlı dövizin tüketim malı ithalinde de kullanılması çelişkiyi arttıran başka bir etkendi. Çalkantılı ve sancılı bir döneme girilmişti. İMF'nin istemleri doğrultusunda yüksek oranlı devalüasyon yapıldı. İthalatı ve iç talebi daraltan önlemler alındı. KİT reformu, dış ticaret reformu yapıldı. Tarım sektörünün kapitalist üretime uyum sağlayabilecek şekilde dönüşümüne ağırlık verildi. Ayak bağı olarak görülen DPT işlevsizleştirildi. Anayasal ve yasal birçok değişim yapıldı. Değişimlerden öne çıkanları; Bakanlar kuruluna KHK çıkarma hakkı, üniversite özerkliğinin sınırlandırılması, TRT özerkliğinin kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, yargı denetiminin sınırlandırılması, DGM ve yüksek askeri mahkemelerin kurulması vs.
Günü yaratan geçmişin mirasıdır. Osmanlının son dönemi cumhuriyetin ilk yılları RUM ve ERMENİ sermayesinin ekonomik ve ekonomi dışı zor yöntemleri ile devre dışı bırakıldığı dönemdir. Yahudi sermayesine daha toleranslı davranılmıştır. Gidenlerin yerini alan yerli sermaye sahiplerinin ekonomik ve yönetme yetkinliği henüz gelişmemişti. Başka bir anlatımla öğrenme anlama ve öğretme aşamasında idiler. Giden bir birikimin yeri hemen doldurulamadığı için zamana gereksinim vardı. Baştan beri kapitalizmin gelişimi doğal bir süreç yaşamamıştı. Devlet ve dış destekli kapitalistler, kaçınılmaz olarak her sıkıştıklarında asker ve sivil bürokrasinin yardımına başvuruyordu. Birikim gücü olarak zayıf olmaları, diğer sınıf ve tabakalara verebilecekleri taviz olmadığını gösteriyordu. Kaçınılmaz olarak güç kullanmak zorundaydılar. Bunun yolu da özellikle askeri bürokrasiyi devreye sokmaktı. Niyetlerin ötesinde zorunluluklardan kaynaklanan bir uygulama idi. Yapılanları meşrulaştırmanın yolu da günün koşullarına göre bulunuyordu. Böyle olması doğal olarak olayın gerçek yüzünü toplumdan gizliyordu.
12 Mart dönemi baskı ve şiddet uygulamasından, muhalif tüm kesimler kendi paylarına düşeni aldı. İşkence evleri ve cezaevleri dolduruldu. En fazla şaşkınlık yaşayanlar kendilerini Kemalist olarak isimlendiren aydınlardı. Bir çeşit ihanete uğramışlık duygusu yaşanıyordu. Başta İlhan Selçuk olmak üzere kendilerini Kemalist olarak adlandıran aydınlar, yaşadıklarını yazdılar. Burada belirleyici olanın sınıfsal düşünme ve davranış kalıplarının görülememiş olmasıdır. İdeoloji denen düşünce kalıpları kaçınılmaz olarak sınıflara dayanmak zorundadır. 12 Mart sonrası yaşananlar da bunun ispatı gibiydi. Tüm bu süreçlerin yaşanmasına neden tekelci sermayenin sorunları kısmen çözülebildi. Hakim sınıflar arası çelişkilerin devam etmesi çözümün önünde en büyük engeldi. Ayrıca anayasal ve yasal tüm kurumların denetim altına alınamaması, sorunların sürmesinde diğer bir etkendi. Tüm bunlara çatışarak şehit düşen ve idam sehpalarının tekmelenmesinin toplumda yarattığı coşkuyu da eklemek gerekir. Genelinden değerlendirdiğinde 12 Mart müdahalesi yarım kalan bir proje olarak tarihteki yerini aldı. Tüm toplumsal kesimler gibi hakim güçler de yaşananlardan ders çıkaracak ve gelecek tasarımlarını çıkardıkları dersler üzerinden kurgulayacaktı.
1960 Darbesi ve 12 mart muhtırası emperyalist merkezlerden bağımsız olmamıştır. Gelişmeleri takip etmişler ve yönlendirmişlerdir. Süreçlerde belirleyici yanın iç çelişkiler olduğunu atlamamak gerekir. Dönemin uygulamalarında öne çıkan bir yan da Kürt asimilasyonuna ağırlık verilmesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca süren baskılar arttırılmış, Türkçe konuş kampanyaları düzenlenmiştir. Tüm bunlara Kürt coğrafyasındaki çeşitli gerekçeler ile sürdürülen baskı ve şiddeti eklemek gerekir.
KİTLE MÜCADELESİ VE ÖNCÜLÜK
Tarihin yapıcılarının kitleler olduğu doğrudur. Bir başka doğru da kitle mücadeleleri ile önderlik veya öncülük arasında diyalektik ilişkidir. Birbirini tamamlayan, birisi olmazsa diğerinin olmayacağı gerçeğidir. Önderlik salt kişiye özel bir tanım değildir. Aynı zamanda koşullara denk düşen örgütlülüğü de içerir. Mustafa Kemal önderliği tanzimat ile başlayan bir sürecin ürünü olduğu gibi İttihat ve Terakki’nin devamıdır. Kuvayi Milliye örgütlenmesi ağırlıklı olarak ittihat kadrolarından oluşmuştur. Fransa'nın tarihsel koşulları krizin çözümünü Napolyon ve onun liderliğindeki örgütlenmede aramıştır. Başka bir açıdan Sovyet devriminde Lenin'in Petrograd'a gelmesi devrimin kaderini değiştirmiştir. RSDİP önderleri devrimin koşullarının oluşmadığını düşünüyorlardı ve devrimi hedeflememişti. Marx 17 Nisan 1871 tarihinde Ludwig Kugelmann'a yazdığı mektupta “ Ne var ki tarihsel gelişmenin hızlanması veya yavaşlaması, hareketi ilk başlatan kişilerin kişilik özelliklerinin' tesadüfiliğini de kapsayan bu tesadüflere büyük ölçüde bağlıdır” diyor. (Fikret başkaya, paradigmanın iflası, yordam, k,s,155).
Önderlik ve öncülük kendiliğinden bir sürecin doğru yönlendirilmesi ve yönetilmesi olduğu gibi, toplumsal olayların ateşleyicisi de olabilir. 12 Mart ve sonrası gelişmeler bu ikili süreci de kapsamaktadır. Özellikle 1965 sonrası yükselen mücadeleyi 12 Mart faşizmi ile geriletme çabasına direnmek, ileriye yönelik itici bir güçtür. Burada idam sehpalarını tekmelemenin ve çatışarak şehit düşmenin önemi ortaya çıkmaktadır. Yaşanan tarihi sürecin devrimci görevlerinin tam anlamıyla yerine getirildiği söylenemez. Bunda belirleyici etkenlerden en önemlisi reformist ve pasifist çizginin güçlü olması, güçlü devlet algısı, marksist örgütlenmelerin mayalanma döneminde olması vb.. Ayrıca sorunların çözümünü askeri yapılardan bekleme kültürünü de dikkate almak gerekir.
Konuyu biraz daha detaylandırmak gerekirse; 1960' lara kadar sol adına tek örgütlenme olan TKP Sovyet çıkarlarına ters düşecek bir çizgiden uzak duruyordu. Yeni süreçte de çizgisini ve kıblesini değiştirmedi. Sendikal bürokrasi işçi mücadelelerinin gerisine düşmüş ve yönlendirici fonksiyonunu kaybetmişti. Hakim sermaye güçleri arasındaki sürtüşme hızlanmış ve ülke ekonomik ve toplumsal kriz durumuna girmişti. Krizin çözümü olarak 12 Mart muhtırası yayınlanmış, tüm emek ve demokrasi güçlerine karşı saldırıya geçilmişti. Böyle bir süreçte ne dediğinden çok ne yaptığın önemlidir. Klasik tanım ile “DEVRİMCİ OLAN SÖYLEM DEĞİL, EYLEMDİR”. Kısacası belirlenen politik ve pratik tavırdır. THKPC-THKO-TKP-ML'nin direniş tavrı önem kazanmaktadır. Direniş çizgisi eylemsizliğe, örgütsüzlüğe, düzen içi örgütlülüğe ve cuntacılığa yanıt üretmektir. Direnişi seçen yapıların günün koşullarına uygun politik-örgütsel ve mücadele anlayışının doğruluğu veya yanlışlığı ayrı bir tartışma konusudur. Daha sonrası evrede sınırlı da olsa bazı tartışmalar yaşanmıştır. Burada belirleyici olan cumhuriyet tarihinde ilk kez sol yapıların sistemden kopuşu göze almalarıdır.
Geçmiş bize deneyler bırakır. Belirleyici olan deneylerden çıkarılan derslerin güne uyarlanmasıdır. Her tarihsel dönemin sorunlarına yanıt üretildiği müddetçe toplumsal bir güç olmak olanaklıdır. Bu gün ülkede ve dünyada sol örgütlerin ve sendikaların güç oluşturamaması, günü kavrayamadıkları içindir. Böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak toplumsal olayların kendileri dışında oluşmasını getirmektedir. Kitle mücadeleleri ile öncülük ve önderlik arasında ilişki oluşmaması, mücadelelerin sönümlenmesi veya yanlış yönlendirilmesi sonuçlarını üretmektedir. Geçmiş dönem alışkanlıkları ve davranış biçimi ile sorun aşılamaz. Düşünsel ve pratik mücadele olarak günü yorumlayan, dönüşümü ve değişimi becerebilen örgütlenmeler kaçınılmazdır. Nasıl olacağını, sosyal pratik içinde öğrenilerek ve öğretilerek bulunulabilinir. Çıkış noktası olarak Fordist üretimden esnek ve parçalı üretime geçen ekonomik yapının çözümlenmesi zorunlu ilk duraktır. İkincisi ekonomik yapının devamı olan neo-liberal düşüncenin toplumsal yapıdaki yarattığı yalnızlaştırma ve çürümeyi gerçek boyutları ile görebilmek. Üçüncüsü ise toplumcu politikaların oluşturulup, pratik süreçleri sınıfsal zeminde yaşayarak farklı bir şeyin yapılabilirliğini göstermek. Kısaca esen rüzgâra karşı gerçekçi anlamda tüm alanlarda direniş hattı oluşturmak zorunluluğu vardır. Böyle bir mücadele kendi önderliğini ve öncülerini çıkaracaktır.
1974-1980 ARASI EMEK HAREKETİ VE SİYASİ SÜREÇ
“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, har vurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışa vurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.” (F.Engels, Anti-Dühring.) 1974 Sonrası 12 Mart uygulamalarının-hak kayıplarının ve demokrasi istemlerinin yarattığı toplumsal dalga tüm alanlarda hızla yol aldı. Böyle bir dalganın doğal sonucu olarak direnişler-toprak işgalleri-grevler ve memur eylemlerinin yaygınlaştığı bir toplumsal hareketlilik oluştu. Eylemlilik beraberinde hak alma örgütlenmelerini getirdi. Toplumsal yapının değişimi de süreci tetikleyen bir rol oynadı. 1960-1980 Döneminde işçi sınıfının sayısı önemli ölçüde arttı. 1965 yılında ücretlilerin toplam sayısı üç milyon -1970 yılında 4.2 milyon-1975 5.4 milyon-1980 yılında 6.2 milyon. Grevlerde ise özellikle 24 Ocak kararlarından sonra ciddi bir artış gözlenmektedir. 1974 yılında 110 grev 25,546 olan işçi katılımı,1980 yılında 220 grev ve 84,832 işçiye yükselmiştir
1970 Yılında 4.2 milyon çalışanın %34 hizmet- %20 üretim- %14 tarım- %10 inşaat sektöründe yer alıyordu. 1980 yılında 6.2 milyon çalışanın %37 hizmet-%25 üretim-%10 tarım-%12 inşaat sektöründe istihdam ediliyordu. Veri tabloları toplumsal değişimin boyutlarını ifade etmektedir. Ayrıca memur örgütlenmelerinin sendika hakkı olmadığı için dernek çatısı altında örgütlenmişlerdir. Farklı siyasal eğilimleri ve çalışma alanını ifade eden bir hayli dernek kurulmuştur. Tüm bunlara gençlik örgütlenmelerini ve üretim kooperatiflerini de eklersek toplumsal örgütlülüğün boyutları ortaya çıkar.
Günün verilerini detaylandırmak olanaklıdır. Belirleyici olanın genel görünümü yansıtmak olduğu gerçeğidir. Toplumsal değişimin ve mücadele çeşitliliğinin arttığı bir süreç yaşanmıştır. Doğaldır ki bu tür süreçler spontane ve örgütlü eylemleri birlikte getirir. 1977 sonrası ithal ikameci ekonomik birikim modelinin giderek tıkanması, oligarşi içi çelişkilerin artışı- güç kavgası ve dünya genelinde başta petrol olmak üzere yaşanan sorunların ülkeye yansıması. 1962-1977 arası GSYİH (gayri safi yurt içi hasıla) % 6,7 büyümüştür. 1977 sonrası GSYİH oranları hızla düşüşe geçmiştir.. Kısacası ekonomik anlamda yaşanan çöküş ve çöküşün yarattığı toplumsal tepkilerin giderek arttığı bir dönem olmuştur.
1974 sonrası süreci yönetebilen istikrarlı yönetimler oluşamadı. Burada belirleyici olan oligarşi içi çelişkilerdir. Ekonomik kriz ve sonuçları toplumsal tepkilerin tetikleyicisi olmuştur. 1973 Seçimlerinde 12 Mart yönetimini onaylamayan Ecevit' in başkanlığındaki CHP birinci parti oldu. İnönü'nün yerine Ecevit' in geçişi ve daha halkçı bir çizgiye yönelen popülist çizgisi karşılığını buldu. İNSANCA HAKÇA BİR DÜZEN-TOPRAK İŞLEYENİN SU KULLANANIN sloganları belirleyici etkendi. Af yasası ile birlikte içeride bulunan birçok aydın ve sol görüşlü insan dışarı çıktı. 12 Mart sonrası uygulamalar tekelci sanayi sermayesi dışındaki tüm kesimlerde hoşnutsuzluk oluşturdu. Hak kayıpları ve demokratik alanların daraltılması en fazla tepki toplayan uygulamalar oldu. Gençlik kesiminde ise daha çok mağduriyet ve direniş ekseni etkili oldu. Tüm bu tepkiler günün koşullarında oy olarak CHP'ye yöneldi. CHP'nin yapısı ve misyonu toplumsal tepkileri yönetebilecek konumda değildi. Özellikle öğrenci gençlik ve genel olarak genç nüfus olmak üzere ezilen tüm sınıf ve tabakalar hareket halinde idi. Kısacası soldan doğru çok güçlü bir rüzgâr esiyordu. Böyle bir ruh halinin hakim olduğu politik ortamda içeriden çıkanlar (Eksiksiz tüm kesimlerde) hiç sorgulanmadan kahraman edası ile karşılandılar. Böyle bir süreç doğal olarak kendi hatalarını da beraberinde getirdi. Orducu-cepheci ve Kaypakkaya takipçileri kendi ilişki alanlarında hızlı bir örgütlenmeye giriştiler. Zamanla 12 Mart ve sürecinde yaşananlar ve ayrışmalar gün yüzüne çıkmaya başladı. Ayrılıklarda dünya genelindeki kutuplaşmalar (ÇİN-SOVYETLER-ARNAVUTLUK) etkili olduğu gibi geçmişi ve günü yorumlamadaki farklı yaklaşımların da katkısı oldu. Oluşan tüm yapılardaki önderlik konumundaki kişilerin geçmiş sürecin kadrolarından oluşması sürecin en hastalıklı yanını oluşturdu. Eski kadroların geçmişten gelen husumetlerini güne taşıması bir yana yeni dönem mücadelesinin görevleri üzerinden olması gereken doğal seçiciliğin önünü tıkadı.
1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırası sonrası yükselen muhalefeti bastırmak için hakim güçler oligarşisini farklı arayışlara yöneltti. İthal ikameci birikim modelinin tıkanmasının yarattığı ekonomik kriz iç tüketim taleplerinin kısılmasını zorunlu kılıyordu. Özellikle ABD kaynaklı kontur-gerilla ve sivil milis örgütlenmeler toplumsal muhalefeti bastırma görevini üstlendiler. İşçi sınıfı ve diğer toplumsal kesim tepkileri ve hak arayış mücadeleleri provokasyon ve saldırılarla bastırılmaya çalışıldı. Böyle bir süreç kaçınılmaz olarak ikili bir tavrı beraberinde getirdi; TESLİMİYET-DİRENİŞ. İkili görev ekonomik-demokratik ve politik tüm alanlar için geçerliydi. Başka bir anlatımla yaşamın bütününü kontrol ve teslim alma projesiydi. 1974 sonrası dönemde öncelikli olarak ekonomik ve demokratik alanda kendini hissettiren bu yaklaşım giderek CAN GÜVENLİĞİ'nin merkeze alındığı bir iç savaş ortamına doğru evrildi. Doğaldır ki böyle bir somut durum mücadelenin ivmesini sınıfsal zeminden anti-faşist mücadeleye doğru kaydırdı. CHP-MSP Koalisyonları sonrası yerini MİLLİYETÇİ CEPHE hükümetlerine bıraktı. M.C. hükümetleri ise iç savaşa gidişin taşlarını döşedi. K.MARAŞ ve ÇORUM katliamları yaşandı. Gelişmeler siyası yapıların çapını aşmış, darbenin koşullarını yaratmıştı. Solda var olan örgütsel yapılar bu sürecin önünü kesebilecek DONANIMDA değillerdi. Darbe çanlarının duyulduğu günlerde bile ortak tavır geliştirilemedi. (Donanım sözcüğü tek başına konuyu açıklamada yetersiz kalabilir. Açmak gerekirse; Politik olarak gelişmeleri yorumlayabilecek çap ve derinliği taşıyor olmak, örgütsel nitelik olarak toplumsal kesimleri hazırlama ve harekete geçirme kapasitesine sahip olabilmek)
1974 SONRASI POLİTİK OLUŞUMLAR ve ÇİZGİLERİ
Marksizm’de gerçeğin mutlak olmadığı- izafi olduğu- hareket halinde geçici olduğu ön belirlemesinden hareketle geçmişi değerlendirme çabası. (Böyle bir çalışma; yazanın niyetlerinin dışında bazı hataları içerebilir.) Sol adına Dünya çapında gelişmelerin ülke içine yansımayacağı düşünülemez. ÇİN-SOVYET kutuplaşması, Arnavutluk çizgisi, Küba ve Güney Amerika hareketlerinin etkileri. Tüm bunlara Avrupa ülkelerindeki gelişmeleri de ekleyebiliriz. Doğaldır ki dış etkilenmeler çerçevesinde ülke içindeki gelişmeleri değerlendirmek ve tavır almak bazı eksiklikleri ve yanlışları getirdi. Bazı yorumlar uç noktalara götürülerek birbirlerini faşistlikle suçlamaya kadar gitti. (1977 bir mayıs katliamında yaratılan bu havanın etkisi olmuştur). Bütün bunlara sol çocukluk hastalığı olan keskinlik yarışı ve rekabetçi mantığı eklersek DEVRİMCİ mücadele yürüttüğünü düşünen kesimlerin ve yapıların genel durumu kavranmış olur. Bu tarz oluşum ve örgütlenmelerin olduğu bir ülkede ortak tavır-ortak mücadele nasıl olabilirdi. Çözülmesi zor çok bilinmeyenli bir denklem. Çözülemedi ve hep birlikte 12 Eylül darbesi ile bilinen sonuçlar yaşandı.
Böyle olmasına kader gibi bakıp kabullenmek mi gerekir? Yaşananlarda süreçte var olan parti hareket-grup veya kitle örgütlerinin görevlerini ve sorumluluklarını yerine getiremeyişleri sorgulanmamalı mıdır? Başka bir anlatımla 1974-1980 sürecinde yaşananları görmezlikten gelmek, tartışmamak beraberinde günümüzün sorunlarına çözüm aramamak değil midir? Tarih karşısında yapılamayan eleştiri ve öz eleştirilerin günümüz pratiğine yansıdığı görmezlikten gelinemez. Günümüz solunun yaşadığı çürüme ve yozlaşma yalnızca dış etkenlere bağlanamaz. Belirleyici olan sol örgütlenmelerin yaşananları değerlendirip, eleştiri ve öz eleştiri sisteminin işlemeyişidir. Böyle bir sonucu yaratan en önemli etkenin geçmişin önderlerinin günümüzde de aynı görevlerini sürdürmesidir. Diğer bir yan ise küçük burjuva kökenli ve egoları bir hayli şişkin olan kimliklerin yanlış yapılabileceği düşüncesini kabul etmemeleridir. Sürekli doğru yapıldığı iddiası, sürekli güç kaybı yaşanmasına neden olmuştur.
1974-1977 Arası örgütsel yapıların güçsüzlüğü ve dağınıklığı beraberinde kendiliğinden bir sürecin yaşanmasını getirdi. Spontane gelişmelerin içinde yer alarak gelişmeler yönlendirilmeye çalışıldı. CİA-MİT-KONTRA güdümlü sivil milisler saldırılar giderek ülke çapında yayılıyordu. Faşist saldırılar kaçınılmaz olarak daha nitelikli örgütlenmeleri zorunlu kılıyordu. Günün koşullarında mücadelede daha ön planda olan gençlik ve öğretmen hareketiydi. İşçi ve diğer ezilenlerin daha geri planda bir konumlanışı vardı. Ağır basan özellik aydınlanma hareketi çerçevesinde olmasıdır. (Günümüzdeki dindarlaştırma çabalarına direncin izleri geçmişte saklıdır). Sınıf hareketi daha çok ekonomik ve demokratik talepler çerçevesi ile sınırlıydı.
Hareketin spontane ve hızlı kitleselleşmesi örgütlenme çabaları sürdüren politik oluşumlarda da zaaflar oluşturdu. Her şeyden önce kitleselleşmenin boyutlarını karşılayacak nitelikli kadro oluşumu sağlanamıyordu. Niteliksiz kadrolar ile yapılan müdahale ister istemez hatalı sonuçlar üretebiliyordu. Bir başka sakıncası ise grupları ve kadroları kolaycılığa alıştırması, başarılı olunduğu kanısı ve güç olunduğu yanılsamasını beraberinde getirmesi. Belirleyici olan yükselen dalganın üzerinde kalabilmek tavrı idi. Özellikle pratik süreçte doğru tavrı geliştiren yapılar hızla kitleselleşti. Dünya genelindeki gruplaşmaya paralel oluşumlar ve ara akım diyeceğimiz çok geniş bir yelpaze mücadele içinde konumlandı. Özellikle faşist saldırılara karşı tavır belirleyiciydi. Mücadelenin faşist saldırılara karşı direnme temelinde gelişmesi beraberinde stratejik yönlendirmenin de önünü kesti. Devrime göre konumlanması ve örgütlenmesi gereken yapılar dar bir alana sıkıştırıldı. Görünürde çok iş yapılıyor görünümü aldatıcı bir rol oynuyordu. Savaşılması gereken hedef sapıyor, oyun kurucuları kendilerini hedefin dışına çıkarıyordu.
1977 BİR MAYIS KATLİAMI ve İÇ SAVAŞA DOĞRU GİDİŞ
Bir mayıs katliamı bundan sonra yaşanacakların işaret fişeğiydi. İthal ikameci birikim modeli tıkanmış, Dünya emperyalist-kapitalist sisteminin geldiği noktada ihracata yönelik ekonomik modele geçiş zorunluluğu kendini dayatmıştı. İhracata yönelik modelin uygulanması için iç tüketimin ve geçim seviyesinin ciddi oranlarda düşürülmesi zorunluydu. Tüm bunların başarılması normal yol ve yöntemlerle olmayacağına göre şiddet yöntemleri hız kazanacaktı. Belirtilen gerekçelere başta ABD olmak üzere emperyalist bloku tedirgin eden Afganistan, İran ve Orta doğu bölgesindeki gelişmeleri de eklemek gerekir. Kısacası ABD ve NATO için kaybedilecek bir Türkiye yoktu. Bedeli ne olursa olsun sonuna kadar savunulması gereken davranış biçimlerini geliştireceklerdi. Gerek bir mayıs katliamı gerekse yayılan darbe söylentileri gelecek günlerin zorlu olacağının habercisiydi. Ayrıca uluslar üstü sermayenin ülkeyi ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanmak istemesi, örgütlülüğün ve mücadelenin ezilmesi gereğini dayatıyordu. Ekonomik-demokratik ve siyasi mücadele yürüten tüm kesimler susturulmalıydı. Susturma işi daha önceleri olduğu gibi TSK'nın işi olacaktı. Askeri müdahalenin koşullarının da oluşturulması gerekiyordu. 12 Mart deneyinden çıkardıkları ciddi dersler vardı. Her şeyden önce toplumun yoğunluklu bir kesiminin darbeyi ehveni-şer olarak kabul etmesi gerekiyordu.
Sosyolojik olarak toplumu darbeye ve darbenin sonuçlarını kabullenecek bir duruma getirmek için iç savaş sarmalının derinleşmesi gerekiyordu. Bunun yolu da kaos-istikrarsızlık-yönetilemiyor görüntüsünün oluşturulmasıydı. Böyle bir sonuca kimsenin kendini güvende hissetmediği, can güvenliği sorunun belirleyici olduğu bir sosyolojik ortamda gidilirdi. Malatya-Maraş ve Çorum katliamları ile şiddeti var olan örgütsel yapıların kontrol edemeyeceği bir seviyeye çıkarmak varmak istedikleri ilk hedefti. Toplumsal olayların ve çatışmaların yükseltilmesi beraberinde gözlerin orduya çevrilmesini getirdi. Bu ülkenin kurucusu TSK ülkedeki güveni ve huzuru sağlardı. Kontra güçleri ve faşist milisler devlet güdümlü olarak görevlerini fazlasıyla yerine getirdi.
Toplumsal koşulların olgunlaştığı bir dönemde İMF güdümlü olarak 24 Ocak kararları gündeme getirildi. Böyle bir ekonomik programın darbesiz uygulanma şansı yoktu. Kenan Evren 1991 yılındaki bir konuşmasında “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiş şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde tedbirler meyvesini vermiştir.” ifadesini kullanarak süreci özetlemiştir. Hakim sınıflar ittifakı açısından varılmak istenen hedefe varılmıştı. Kendilerinin ürettiği sürecin suçlarını "ANARŞİ VE TERÖR" propagandası ile kendi dışındaki güçlere yıkma becerisini gösterdiler. Sistemin sahipleri kamuoyu oluşturma ve toplumu yönlendirme konusunda da başarılı oldular.
Döneme damgasını vuran TİSK başkanı Halit Narin'in işçileri kast ederek “şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi gülmek sırası bizde” sözüyle yeni dönemin seyrini belirtiyordu.
1977 SONRASI SOLUN İZLEDİĞİ ÇİZGİ VE SONUÇLARI
Bir mayıs 1977 katliamı sistemin sahiplerinin yol haritasını göstermişti; toplumsal kaos ve darbe koşullarını yaratma. Bir mayıs sonrası sol dergilere göz atılırsa ağırlıklı olarak darbe olasılığından ve hazırlığından söz edilir. Durum tespiti, karşı mücadelenin strateji ve taktiklerini belirler. Politik öngörü ve tespitler önemlidir. Ne yazık ki önemli olan bu öngörülerin somut pratikteki karşılığıdır. Toplumu teslim alma politikasına karşı teslimiyet savunulamaz. (Zamanında ileri sürülen faşist saldırılan karşısında geri çekilip, faşistlerle devlet güçlerini karşı-karşıya getirmek resmin büyüğünü görmemektir.) Mücadelenin ağırlıklı olarak sivil faşist alan ile sınırlı kalması, yapılması gerekenleri engelledi. Darbeyi önleme politikası dikkate alınmadı. Ayrıca devrim stratejisi ile ilgili örgütlenmeler konusunda yol alınamadı. Tespitler daha çok örgütsel rekabetin malzemesi oldu. Toplumsal gelişmeler hiç bir zaman onları yönlendirmek isteyenlerin beklentilerine göre oluşmaz. Ustaların anlatımları ile bazen bir güne on yıllar sığar. Hızlı gelişmeye ayak uyduramadık demek, yapılamayan görevlere mazeret üretmekten başka bir anlam taşımaz. Süreci planlayan hakim güçler, faşist saldırıları arttırarak ve beraberinde huzur isteme propagandası yapıyorlar ise varmak istedikleri hedef bellidir. Genel olarak saldırılara karşı direniş çizgisi ve beraberindeki direniş örgütlenmelerini oluşturmak işin en kolay yanıdır. Ne yazık ki 1977-1980 döneminde farklılıklara karşın sol kurgulanan oyunu boşa düşürebilecek karşı çizgi ve pratik geliştirememiştir. Kitlesellik ve güç olma abartıldı ve gerçeklikten kopuldu. Gerçeklikten kopuşun boyutları, askeri darbeye karşı halkın silahlı karşı koyacağı ve beraberinde ordunun bölüneceği tespitlerine kadar gitmiştir. Belirlenen strateji ve taktiklerin gerekleri yerine getirilememiş, esen rüzgârın yönünde hareket edilmiştir. İradi müdahale olarak gelişmelere set vuracak bir politik hat oluşturulamadı.
Yaşanan döneme damgasını vuran güçlerin ağırlıklı olarak öğrenci ve aydın karakteri (küçük burjuva) beraberinde düşünsel ve pratik zaafları da getirmiştir. (İşçi sınıfından gelen kadrolar sınırlıdır). Politik yapıların önder durumundaki kadroları da küçük burjuva tanımlaması içerisindedir. Yazılara “proletarya” sözcüğü ile başlamak kimseyi proleter yapmadığı gibi, düşünce ve davranış kalıplarını da kolay kolay değiştirmemektedir. Böyle bir tanımlama dönemde yapılan özverili mücadeleyi yadsımaz. Kelle koltukta kavgada olmak çok değerlidir. Tartışılan tarihsel dönem içinde sorunları kavrayıp, çare üretebilme yeteneği ve becerisidir. Ne yazık ki süreçteki tüm yapılar bu konuda başarısız olmuştur. Tarih karşısında (gerekçeler ne olursa olsun) başarı ve başarısızlık vardır. 12 Eylül darbesine altı ay kalana kadar birlik sorunu bile hiç bir grubun gündemine ciddi bir şekilde girmemiştir. Her grup kendi mücadelesi ile destan yazdığını düşünmekte, diğerlerinin kendisine katılmasını beklemektedir.
Sosyolojik olarak toplumsal eğilimler ÖĞRENİLEBİLİR-ÖNGÖRÜLEBİLİR- YÖNLENDİRİLEBİLİR. Aynı zamanda bu eğilimlerin değişkenlik göstereceği de gözden kaçırılmamalıdır. Tarihin belli bir evresinde yönelim devrimcilere olabileceği gibi, süreç içinde sorunlara çözüm bulunamadığı düşüncesi ile yönelim farklılaşır. 12 Eylül öncesi de yaşanan budur ve giderek çözümler askeri yönetimden beklenir oldu. Bunun en yakıcı örneği de darbe sonrası takınılan tutumdur. Can güvenliği sorunu ve saldırılar karşısında savunma örgütlenmeleri zorunludur. Böyle bir zorunluluğun dayattığı görevleri yerine getirmek, bütün içinde bir parçadır. Burada belirleyici olan iki önemli halka 1-ASKERİ FAŞİST DARBENİN GELİŞİNİ ENGELLEMEK, 2- DARBENİN GELİŞİ ENGELLENEMİYOR İSE DARBE KOŞULLARINDA FAŞİZME KARŞI DİRENİŞİ SÜRDÜREBİLECEK ÖRGÜTLENME YARATMAK. Sonuçtan doğru değerlendirirsek sol her iki konuda da başarısızdır, yenilmiştir.
Dünya'da yaşanan toplumsal mücadeleler ve sosyalizm deneyleri ciddi anlamda değerlendirilip, gelecek kuşaklara deney aktarımı yapılmıştır. (Paris komünü-Sovyetler vs) Böyle yapılması kaçınılmazdır ve hiç bir zaman süreçte yapılanları ve yaşananları yadsımaz. Ülkemiz tarihini ciddi çalkantılı bir dönemi olan 12 Eylül öncesini değerlendiren ciddi bir metin olmaması tarihi aktarım açısından büyük eksikliktir. Geçmiş güzellemeleri, dönemi yaşayanlar açısından nostaljik bir duygusal doyum olabilir ama mücadelenin sürekliliği açısından hiç bir anlam ifade etmez. Daha çaplı bir değerlendirme, süreci yaşayanların toplu olarak tartışıp, sonuçlar çıkarması olabilirdi. Ne yazık ki ülkemizde bu da olmadı.
Sürecin politik aktörleri parti-Grup-Dergi-çevre vs. devrim mücadelesi ve stratejileri üzerine sayfalar dolusu tartışma yaparken güncel görevler yerine getirilememiş veya gereken ciddiyet gösterilmemiştir. Sonuçlardan doğru değerlendirilince düşünsel ve pratik olarak darbe olasılığını boşa çıkarabilecek ciddi bir çalışma söz konusu değildir. Darbe sonrası için güçlü bir direnişin psikolojik ve örgütsel hazırlıkları da yeterince yerine getirilmemiştir. Politik aktörlerin tavırları böyle olunca darbe sonrası hezimet kaçınılmazdır. Sonuç olarak sol adına hareket eden tüm yapılar 1977 bir mayıs katliamımın yönelimini görememiş, akıntıya göre hareket edilmiş, karşı strateji geliştirilememiştir. Yenilginin sonuçları ve etkilerinin günümüze kadar sürdüğü gerçeğini göz önüne alırsak, konunun önemi daha iyi anlaşılır. 1971'deki gibi dövüşerek bir yenilgi yaşanmadığı için gelecek kuşaklara anlatılacak bir hikâye de kalmamıştır.
Döneme ilişkin değerlendirmelerde Kürt ulusal hareketini ayrı bir yere koymak gerekir. Coğrafyada yaşanan isyan kültürü ve beraberinde getirdiği deney birikimini iyi değerlendirip 12 Eylüle daha hazırlıklı girmişlerdir. Burada bir konuyu da atlamamak gerekir; Kürt bölgesinde kimlik taleplerinin güçlü olması var olabilmelerini sağlamıştır. Bölgedeki baskı ve işkencelerin daha ağırlıklı olmasına karşın, kayıplara rağmen örgütsel yapılarını sürdürüp geliştirmişlerdir.
24 OCAK KARARLARI VE DARBENİN KAÇINILMAZLIĞI
24 Ocak kararlarının belirleyici yanı kapitalist birikim modelindeki değişimdir. İthal ikameci birikim modeli yerine ihracata yönelik birikim modeline geçiştir. Böyle bir değişim beraberinde ekonomik-sosyal- politik çalkantıları da taşır. Devalüasyonun %32,7 yapıldığı, KİT ve tarım ürünlerine desteğin kısıldığı, birçok alanda devlet desteğinin kaldırıldığı bir ekonomik program ciddi toplumsal sorunları tetiklemesi kaçınılmazdı. Bunlara bazı alanlarda kısıtlamalar ”Eğitim-sosyal güvenlik-sağlık-kültür” vs. eklemek gerekir. Bir yanda bunlar yapılırken diğer taraftan yurt dışı müteahhitlik destekleniyor, ithalatın ve ihracatın liberalleşmesi sağlanıyordu. Dünya sermaye merkezlerinin yönlendirdiği böyle bir ekonomik politika ile uluslararası iş bölümü çerçevesinde Türkiye'ye düşen ucuz iş gücü olma görevi yerine getirilecekti. Böyle bir ekonomik modelin uygulanması var olan ekonomik – demokratik-hukuki hakların büyük oranda ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar. Sendikalaşmanın %47,6 olduğu, emek mücadelesinin bir hayli güçlü olduğu ve sol mücadelenin etkin olduğu koşullarda uygulanması çok zordu.
24 Ocak kararlarını hazırlayan yerli ve uluslararası sermaye merkezleri nasıl uygulanabileceğini de planlamışlardı. Ülkedeki var olan partiler ile böyle bir programın uygulanamayacağı belirgindi. Partilerin toplumsal tabanlarının böyle bir programı kabul etmesi zordu. Yapılacak olan partiler dışı ve toplumu baskı altına alabilecek bir yönetim şekli idi. Kısacası askeri bir darbe ve açık faşizm koşullarında hiç bir engelle karşılaşmadan hareket edebilirlerdi. Toplumun böyle bir yönetimi kabul edecek bir duruma getirilmesi gerekiyordu. Bunun planlaması da çok önceden yapmışlar ve adım adım uygulamaya koymuşlardı. Özellikle devrimci mücadeleyi sivil faşist çatışma alanına sıkıştırmışlardı. Böyle bir sıkışmışlık enerjinin sınırlı bir alanda tüketilmesini beraberinde getirdi. Ne yazık ki günün koşullarında iradi bir müdahale ile bu çember aşılamadı. Sıradan militanların sıcak pratik içinde konuyu değerlendirememiş olması kısmen hoş görülebilir. Aynı hoş görü kendilerine çok önemli vasıflar yüklenen MERKEZ KOMİTELER için gösterilemez. Bilginin merkezileştiği ve daha geniş değerlendirmeler yapabilecek olanaklara sahip merkezi yapılar da görevlerini yerine getiremediler.
Toplumsal kaosun arttığı, can güvenliğinin kalmadığı sosyolojik ortamda insanların yeni kurtarıcılar araması doğaldır. Osmanlının son dönemi, kurtuluş savaşı 1960-1971 dönemleri askerin oynadığı rolden dolayı gözler askere çevrildi. HUZUR propagandası ile koşullar oluşturuldu. Ekonomik, toplumsal, yasal ve anayasal hazırlıklar çok önceden başlatıldı. Yeni bir anayasa hazırlığının Coşkun Kırca ve Adnan Başer Kafaoğlu tarafından yapıldığı bilgisi duyuluyordu. Amaç koşulların olgunlaştırılıp, toplumun çoğunluklu bir kesimini darbeyi onaylayacak veya karşı çıkmayacak duruma getirmekti. Stratejik olarak izledikleri çizgide başarılı oldular. Kendileri için koşulların olgunlaştığını düşündükleri aşamada yönetime el koydular.
12 EYLÜL VE GETİRDİKLERİ
Askerler yönetime el koymuş ve muhalif olan veya olabilecek tüm kesimler DÜŞMAN ilan edilmişti. ABD istihbaratının Türkiye masası sorumlusu PAUL HENZE'NİN ifadesi ile “Bizim çocuklar başardılar” başarmışlardı. Başarılı bir iş birliğinin sonucu alınmıştı. Ciddi bir direniş ile karşılaşmadan yönetime hakim oldular. Bundan sonrasının ne olacağını kestirmek zor değildi. Savaş yasasının kuralları işleyecek, düşman olarak görülenlere gereken yapılacaktı-YAPILDI.
“HUZUR” sağlandığına göre kendilerine verilen ülkeyi AÇIK FAŞİZM koşullarına göre yeniden kurma görevine dönebilirlerdi. Ekonomiden, hukuka ve yönetim işleyişine kadar tüm alanları yeniden düzenlediler. Başka bir anlatımla cumhuriyetin ikinci kuruluşu açık faşizmin baskısı altında yapıldı. Gelecek on yılların taşları döşendi. Toplumun alt sınıflarından tekelci sermayeye çok büyük oranda sermaye aktarıldı. Reel işçi ücretlerine %55'e varan kayıplar-alım gücünde %50'lere varan düşüşler gerçekleşti. Kısa zamanda çok güçlü yoksullaşma sağlandı ve köyden şehire göç hızlandı. Gecekondu afları, tapu dağıtımı ve imar izinlerinin yarattığı rant kısmi bir zenginleşme görüntüsü yarattı. Yaratılan sınırlı zenginleşme genel yoksullaşmanın görüntüsünü kurtaramadı. Sermayeye aktarılan kaynakların çok sınırlı bir kısmı üretime yatırılırken, ağırlıklı bir kısmı finansal liberasyon ve lüks mallara gitti. 1990' lara gelindiğinde yatırım ve sıcak para olarak ciddi bir dış sermaye girişi olmasına karşın, üretken sanayi anlamında ciddi bir gelişme görülmedi. Anadolu sermayesi olarak isimlendirilen, emek yoğun ve daha çok emperyalist tekellerin tedarikçiliğini yapan gelişmeler oldu. 1989' lara kadar ciddi hiç bir muhalefetin yaşanmadığı, emekçi kesimin ağır fatura ödediği dönemin halk için bir getirisi olmadı. Uluslar üstü tekellere kaynak aktarımı, üretken sanayinin zayıflaması ve dünya tekelleri için ucuz iş gücü ve mallarını satmak için pazar. 12 Eylül faşist darbesini sonuçlarından doğru değerlendirirsek kime hizmet ettiklerini çok açık görürüz. Dönem hakkında uydurulan ve anlatılan tüm hikayeler verilen görevi yerine getirmenin araçlarıdır. Neoliberalizm olarak isimlendirilen politikanın salt ekonomik ve devlet yönetimi üzerinden kurgulandığı yanılgısına düşmemek gerekir. Ekonomik birikim modeli değiştirilirken; siyasi-ideolojik ve kültürel değişimi de beraberinde getiriyordu. Özgür birey fetişizmi-kimlik hareketleri ve dinsel etkilerin güçlendirilmesi döneme damgasını vuran gelişmelerdir.
1990 ve SONRASI YASAL PARTİ ARAYIŞLARI
1989-1990 işçi sınıfının hak kayıplarının karşılanması için yaptığı eylemler tüm toplumsal kesimleri etkiledi. Emek kesiminin güçlü tepkileri, ekonomik ve demokratik anlamda sınırlı da olsa kazanımla sonuçlandı. Aynı dönemde öğrencilerin demokratik nitelikteki eylemleri de gündeme geldi. İşçi ve öğrenci eylemleri sol kesimlerdeki kötümser havayı kısmen dağıttı. Toplumsal kesimlerde yaşanan hareketlilik ne yapılabilir sorusunu da gündeme getirdi. Politik ve toplumsal mücadele nesnel koşulları yanında psikolojik koşulların da etkili olduğu bir süreçtir. Bir şeylerin olabileceğine yönelik iyimser bir yaklaşım doğmadan hareket etmek zordur. Reel sosyalim yıkılmış ve sosyalizm fikri zemin kaybetmişti. Neoliberal rüzgâr tüm kesimleri etkilemişti. Bunlara 12 Eylül ve beraberinde yaşananları da eklersek kötümserliğin boyutları ortaya çıkar. Nesnel durum kaçınılmaz olarak düşünsel oluşumu da etkiliyordu. Güçlü esen neoliberal rüzgârın karşısında bir set oluşturulabilir miydi? İşçi ve öğrenci eylemleri bunun olabileceği kanısını uyandırdı. Ayrıca Avrupa birliği ile ilişkin gelişmeler daha demokratik bir sürece evrilebileceği düşüncesini güçlendirdi. Yasal örgütlenme ve parti arayışları, dönemin nesnel koşullarının yarattığı bir sonuçtur.
Tüm bunlara karşın ülkemiz açısından değişen bir şey var mıydı? 12 Eylül faşizminin hazırladığı Anayasa ve yasalar devam ediyordu. Devlet işleyişinde bir değişiklik olmadığı gibi, yargısız infazların sürdüğü bir dönemdi. Tüm bunlara karşın sistemin sınırları ve kuralları içinde oynamak nasıl olacaktı. Ağırlıklı olarak tüm sol böyle bir noktaya nasıl gelmişti. Çölde görülen serap örneği bir yanılsama mı yaşanıyordu. Sorunun yanıtını sol yapıların tarihi süreçlerinde aramak gerekir. 12 Eylül darbesini engelleyememiş ve darbe sonrası ciddi bir direniş gösterememiş yapılar siyasi bir özne olmaktan çıkmışlardı. Daha çok sosyal bir çevre olayına dönüşmüşlerdi. Eskiden savundukları politik iddialar silikleşmişti. Ayrıca örgütsel yapı ve çevre ilişkileri darbe yemiş, güven ilişkileri büyük oranda kaybolmuştu. Geçmiş yapıların nesnel durumu böyle olunca, çok fazla seçeneklerinin kalmadığı görülmektedir. Kendilerini ifade edecekleri bir alan yeterliydi. BİR DÖNEMİN SONU tanımlaması tarihi bir süreç yorumundan ziyade, var olan ilişkilerin tanımlanmasıdır. Niyetlerin ötesinde nesnel olarak yapabileceklerini yaptılar. Ayrıca daha iyimser bakışla tekrar siyasi süreçlerin başlamasının aracı olabilirdi.
1989 yılında Kuru çeşme toplantıları böyle bir arayışın ürünüdür. İhracata yönelik birikim modeli tıkanmış, üst üste krizler yaşanır olmuştur. Ekonomik krizler kaçınılmaz olarak emek kesimini etkilemekte ve toplumsal çalkantılara neden olmaktadır. Toplumsal olaylara müdahale edebilmenin sistem içi araçlarla daha kolay olabileceği kanısı vardı. Böyle bir düşüncenin arka planında dünya ve ülke tarihinin yaşanmış gerçekliği vardır. Arayışın nedeni sınıfsal mücadelenin ve toplumsal hareketliliğin parçası olma isteğidir. Dönemin en çok kullanılan “SOL DALGA YARATMAK” sloganı böyle bir arka plana dayanıyordu. Toplumsal gerçeklik ile solcuların gerçekleri arasında açı çok fazlaydı. Siyası iddiasını kaybetmiş sosyal yapılar halini almış ilişkilerden hareketle tekrar toplumsal mücadele içinde emek-sermaye çelişkisine müdahale edebilen bir araç çıkabilir miydi? Deneyerek öğrenilecekti. Dönemin en sevilmeyen sorusunun “NİHAİ HEDEF NE OLACAK” olduğunu düşünürsek çok olanaklı görünmüyordu. Yine de hiç bir şey yapamamaktan, bir şeyler yapmak düşüncesi ağırlıktaydı.
Doğaldır ki gelinen kültürden dolayı gündemde “emek eksenli, anti-kapitalist, kapitalizmi aşma” gibi tanımlamalar olacaktı. Program düzeyinde yaklaşılırsa eşitlik-özgürlük-demokrasi tanımları gibi bu tanımlamalar da güncel mücadelenin araçlarıdır. Belirleyici olanın arayışın sınıf mücadelesi temelinden çok, alan ve kimlik mücadelelerine kaymasıdır. Post modern akımların da etkisi ile SINIF ve SINIFSAL mücadele kavramı sempatik değildi. “Herhangi bir devrimci hareket ne kadar doğru görüşlere dayanırsa dayansın, eğer o hareket gerçek sınıf temellerine oturmamışsa, emekçi sınıfları kucaklayıp, onlarla canlı bağlar kurmamışsa, o hareketin giderek bozuma uğramamasına, sağa ya da sola sapmamasına, nihayet yanlış bir siyasi çizgi temelinde ilerleyerek proletaryanın karşısına bir engel olarak dikilmemesine imkân yoktur.” (Devrimci gençlik. s.12. 1 eylül 1976 Alıntı; G.Dimitrov. FKBC. SER.Y.76). “İçine düştüğümüz legalist eğilimlerin kaynaklarını araştırarak ortadan kaldırmak için ciddi bir şekilde mücadele etmeliyiz. Çünkü bu eğilimler, sonuçta çalışmaların burjuva demokratik bir çerçeve içinde, mevcut burjuva düzeninin sınırlar içinde sınırlanmasını getirir. Devrimci hareketin burjuvazinin koyduğu sınırlar içinde hapsolması tehlikesini getirir ki bütün bu eğilimler bir devrimci hareketin bütün ihtilalci özünü kaybetmesine yol açar”. (Pembe broşür. 1978). Gelinen noktayı kıyaslamak açısından önemlidir.
Sonuç olarak “DEVRİMCİ KİTLE PARTİSİ” arayışı sınıflar mücadelesinin gerçekliği üzerinden değil, yalnızca GELENEK halini almış bazı oluşumların ve bir kısım aydınların (65 imzalı aydınlar bildirisi) istemleri üzerinden kurgulandı. Dönemin bakış açısını yansıtan “Biz sosyalist olan olmayan ama kendini muhalif hisseden her kesimle, her çevreyle konuşup hem bir örgütsel çatı yaratmak, hem de tartışmayı birlikte sürdürmek istiyorduk. BSP'li arkadaşlara gittik. Onlar da bunun kendileri için son derece gerekli olduğunu söylediler” ifadesi. Görüşmeyi yürüten arkadaşın anlatımında sınıf politikasının önceliği yok, toplumsal hareketler ve kendini muhalif hisseden tüm kesimler var. Muhalefet olmak için DEVRİMCİ olmak gibi bir zorunluluk olmadığına göre, bu çevrelerden oluşan bir parti nasıl devrimci kitle partisi olacaktı. Devrimcilik bir İSİM değil, FİİL'dir. DEVRİMCİ KİTLE PARTİSİ tanımı parlak bir sözcük olarak tarihteki yerini almıştır.
Böyle bir sürecin sonucu olarak 22 Ocak 1996'da ÖDP kuruldu. Genel olarak sol kesimde güçlü umutlar ve beklentiler yarattı. Kuruluşundan itibaren baskı altına alınmış güçlü bir enerjinin ortaya çıkmasını sağladı. Sultan Ahmet mitingi-Susurluk eylemleri ve 18 Nisan 1999 genel seçiminde küçümsenmeyecek bir kitlesellik yakaladı. Tüm bunlar işin olumlu yanı idi. Diğer yandan partiyi oluşturan gelenek-grup-dergi-alan örgütlenmeleri ve diğer çevrelerin, hatta bireylerin gündemleri farklıydı. Doğal olarak kendi gündemlerinden doğru hareket ediyorlar ve parti işleyişini tıkıyorlardı. Kurulurken kendine güç katan amorf yapı geldiği noktada partiyi içten içe kemirmeye başladı. İlk aşamada sessizce süren bu mücadele süreç içinde ayrılmalara ve ayrılanların kendi kozalarını ördüğü süreçlere dönüştü. Kısacası kuruluş sürecinde güçlü bir enerjiyi açığa çıkaran ÖDP şimdi kendini erittiği gibi, kendi dışında dinamikleri de olumsuz etkiliyordu. Ayrılmalar, yeni oluşumlar sürerken, ÖDP süreç içinde giderek kendi içine kapandı. Haziran hareketi denemesi de bir ilerleme sağlamadı. Doğal olarak neden sorusunu sormalıyız. Sınıf mücadelesinin dayattığı zorunlulukların ürünü olmayan birlikler sürdürülebilir değildir. Öncelikle cephe türü örgütlenmeler sınıfsal temsil üzerinden ve geldiği sınıfın denetleyici rolü üzerinden oluşur. Karşılıklı olarak birbirlerinden güç devşirmeye çalışan yapıların birliği, kaçınılmaz olarak ayrılıklara neden olur.
ÖDP İşleyişinin tıkanmasının en büyük etkenlerinden birisi kararlarda mutabakat aranmasıdır. Çok farklı yapı ve kesimlerden gelmiş, çok farklı düşünce yapılarına sahip bireylerin kararlarda uzlaşması zordur. Böyle bir yapıdan bunu istemek, daha baştan karar alamayacak örgütsel ilişki demektir. Sonuç olarak; Sınıfsal tercih düşünsel yapıyı şekillendirir. Düşünsel anlamda belirgin bir sınıfsal tercihi ve mücadelesi olmayan bu tür yapılar sosyal çevre ilişkisine dönüşür. Kapalı devre işleyiş, her yapının kendine özel yayınları, kendi aralarında oluşturulan ekonomik ilişkiler, sosyal çevrenin devamlılığını sağlayan bir kültür. Adı ne olursa olsun bu yapıların sınıflar mücadelesi ve toplumsal olaylar karşısında bir etkinliğinin olmadığı günümüzün gerçeği. Güçsüzlüğün dayattığı ilkesiz bir şekilde kendi dışındaki güçlere dayanma politikası da başka bir iflasın göstergesidir.
KÜRESEL KAPİTALİZM İLE BÜTÜNLEŞME
1990'lara gelindiğinde ihracata yönelik birikim modeli daha ileri götürülerek uluslararası kapitalizm ile bütünleşme dönemine girildi. Özal 1989 yılında yayınladığı 32 no’lu karar ile Türk lirasını koruma kanununu değiştirerek bütünleşmenin önündeki bütün engeller kalkmıştı. Bütünleşme sözcüğü eşitler arası bir birlik olarak ifade edilmemiştir. Daha çok uluslar üstü sermayeye eklemlenme olarak tanımlanabilir. Sözü edilen bu sermaye gruplarının bazılarının bütçesi ülkemiz bütçesini aşmaktadır. Kısacası eşitsiz gelişim yasasının Dünya genelindeki durumunu yansıtmaktadır. Böyle bir eklemlenmede doğal olarak süreç güçlüden yana işleyecektir. Planlama ve katma değeri yüksek ürünlerin üretimini emperyalist merkezler yapacak, ülkemize düşen ise ucuz ham madde-ucuz emek-ucuz enerji ve düşük vergiler. Ayrıca finansal dengesizlikten dolayı ülkeden kaçan sermaye. Klasik-yeni sömürgeciliğin yerini Globalizm denen uluslar üstü sermaye almıştı. Çevreden merkez ülkelere akan sermaye beraberinde çevre ve daha geri kalmış ülkelerde sınıfsal eşitsizliği artırmıştır. Tekelleşme ve sermayenin merkezileşmesi tüm dünya için geçerlidir. Sonuç olarak çevre ve geri ülkelere etkileri daha fazla olmaktadır. İşsizlik ve geçim endekslerine bakıldığında durum açıkça görülür. Dünya genelindeki zengin-fakir ülkeler veya kuzey-güney kutuplaşması denen olay böyle bir sürecin ürünüdür.
Bir başka kutuplaşma da emperyalist merkezler arasında oluştu. AB-RUSYA-ÇİN-ABD kamplaşması. Böyle bir kutuplaşma "uluslar üstü" diye tanımlanan sermayenin, ulus devlet yapısından kopamadığını gösteriyor. Son ABD-ÇİN ticaret savaşlarına bakınca GLOBAL DÜNYA diye tariflenen şeyin yerine oturmadığı görülüyor. LİBERAL DÜNYA-GLOBALİZM-SERBEST DOLAŞIM ve TİCARET kendi aleyhlerine dönünce ortadan kalkıyor. Kullanılan argümanlar salt kendi çıkarları için geçerlidir.(Böyle bir tanımlama genel işleyişi değil, sürecin dayattığı sorunlar karşısındaki tutumu ifade eder). Ülkemiz açısından ise 1990-2001 arası üst üste krizlerin ve toplumsal çalkantıların olduğu bir zaman dilimi oldu. İhracata yönelik birikim modeli "globalizm" de ekonomiyi düzeltmemişti. 28 şubat sürecinde restorasyon için eski görevlerini anımsayan askerlerin de bir etkisi olmamıştı. Farklı bir anlatımla SERMAYE (yerli ve uluslar üstü) çözümü askerlerde değil, günün revaçta düşünsel bakışı “siyasi islam” diye tanımladıkları düşünce sisteminde bulmuşlardı. Ayrıca BOP diye isimlendirdikleri projenin böyle bir zeminde yol alabileceği düşüncesi vardı. Kemal Derviş programı ile emekçilere ağır bir fatura ödeterek AKP'nin yolunu açtılar. Ülke ekonomisinin uluslar üstü sermaye ile girdiği ve iç düzenini uyumlulaştırdığı bu evrede devletin ve hukuk sisteminin de radikal değişimi kaçınılmazdı. Sermayenin istemleri değişimin belirleyici etkenidir. Klasik devlet işleyişi ve parlamenter işleyişin etkinliğini kırıp, tek merkezden, engelsiz, hızlı ve kolay çözüme ulaşacakları bir işleyiş kurdular. Sistemin adını da Türkiye'ye özgü başkanlık sistemi, CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ KOYDULAR. Yasama-yürütme-yargı bağımsızlığının kalktığı veya göstermelik seviyeye indirildiği, bütün kararların SARAY tarafından verildiği bir sistem. Böyle bir sistem çeşitli isimler altında ifade edilebilir. Sorun isimlerde değil içeriktedir. 12 Eylül MGK döneminden sonra ilk kez yönetimin bu derece merkezileştiği bir dönem yaşanıyor. İtirazlar kullanılabilir demokratik alanların olduğu tespiti üzerinden gelebilir. Doğrudur, kullanılabilir demokratik alanlar vardır, fakat sonucu değiştirecek etkileri yoktur. Ayrıca susturulmuş bir toplumsal yapıda bu alanların ne kadar kullanılabildiği de ayrı bir tartışma konusu. Başka bir itiraz da demokratik devrimlerini yapmamış ülkelerde bunun olağan olduğudur. Böyle bir bakış olayı kabullenmek ve meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Gelinen noktanın tarihsel-ekonomik ve toplumsal tespitini yapıp, kurgu değiştirme üzerine kurulmak zorundadır. Sistemin kişiye has olmadığı, önümüzdeki dönemde işleyişte bazı düzeltmelere gidilse de özünde bir değişiklik yapılmayacağı gerçeğini görmek gerekir.
2008 Krizi Dünya'nın sonu teorilerini çökertirken, ezilenler ve emek için yeni mücadele olanakları sundu. Kapitalizmin bir ileri evresi olarak kendiliğinden sosyalizme geçeceğini düşlemiyor isek, mezar kazıcılara çok iş düşecek demektir. Marksist bir perspektifi olmasa da kendiliğinden 2011-2013 kalkışmaları (gezi isyanı dahil) bir işaret fişeği olduğunu görmek gerekir. Yapılması gereken kapitalizmi toprağa gömecek, günümüz koşullarının ürünü daha ileri bir toplum, “komünist toplum” tasarımıdır.
KOMÜNİST TOPLUM TASARIMI
DEVLETLEŞTİRMENİN-MODERNİZMİN-SOSYAL DEVLETİN komünist toplumu yaratmadığı, reel sosyalizm deneylerinde görüldü. Kapitalizmle yarışma adına, kapitalist işletme yöntemlerinin uygulanmasının kaçınılmaz sonucunun tekrar KAPİTALİZM'i doğurduğu gerçeğini de. Zorunlu nedenlerden dolayı ilkelerden sapmaların giderek kural haline geldiği ve sistemi çürüttüğünü. İktidarın alınımı ve hiyerarşik dizilişin devrimi tanımlamadığını. Devrim; ekonomik-toplumsal-kültürel-ideolojik ve hukuk olmak üzere bütünsel bir değişim ve dönüşümdür. Komünist toplum ise sınıfların ve sömürünün olmadığı, özel mülkiyetin kalktığı, toplum gereksinmelerine göre üretimin olduğu ve değer yasalarının işlemediği evredir. Geçiş evresinde özellikle toplumsal mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasındaki farkı netleştirmek gerekir.Sürecin nasıl işleyeceği toplumsal pratiğin sorunudur. Tüm süreçleri önceden öngörmek olanaksızdır. Devletin sınıflı toplumun bir aracı olduğu gerçeğini unutmadan, devlet dışı ortaklık örgütlenmelerine ağırlık verilmesi kaçınılmazdır. Yaşanan deneylerden dersler çıkararak YENİ BİR KOMÜNİST TOPLUM tanımlaması yapılmak zorunda. Kısa ve uzun vade programlar komünist toplum tasarımına göre yapılır.
Komünist düşüncenin yol açıcısı olan ütopik sosyalistler kurguyu ÖZGÜRLÜK ve BOLLUK üzerinden kurmuşlardı, basit ve anlaşılır bir tanımdı. Günümüz açısından da bu tür tanımlara gidebiliriz; SINIFSIZ-SÖMÜRÜSÜZ-ÖZGÜR- doğru olsa da günümüz karmaşık dünyasında neyi ifade eder. Çünkü geçmişten günümüze o kadar çok verili durumun teorisi yapılmış ki, ister istemez teoriler sorgulanmak zorundadır. STALİN 1936'da “ Bizim Sovyet toplumumuz, daha şimdiden özünde, sosyalizmi gerçekleştirdi” tespitini yapıyor ve 1989'da “gerçekleşen” sosyalizm yıkılıyor. Başka bir tanım “Bütün halkın devleti” çok kolay kapitalistlerin devletine dönüşebiliyor. Teorinin pratiğe geçirilmesi zorluklar taşıdığı gibi, pratik süreçlerin teoriye dönüştürülmesi de beraberinde ciddi sorunlar taşır. (Ülkemizdeki her yapılanın veya durumun teori olarak belirlenmesi ayrı bir tartışmadır). Kapitalizm varlığını sürdürdüğü sürece devletin ortadan kalkması pek olanaklı değil. Bazı Marksist otoritelerin sözünü ettiği “Dünya devrimi” veya “Dünya sosyalizmi” tanımı da, aynı zaman diliminde ulaşılabilecek hedef gibi gözükmüyor. Parçalı bir süreç yaşama olasılığı yüksek. K.Marks devrimi en gelişmiş kapitalist ülkelerde bekliyordu. Lenin ise Avrupa ve özellikle de Almanya'da aynı beklenti içindeydi. Ne yazık ki tarihsel gerçeklik her ikisini de yanılttı. Düşünsel olarak doğru bulunan, olması istenen bir çok gelişme ne yazık ki istemlere uymuyor. Dünya coğrafyasında devrime gebe yerlerin, sınıfsal çelişkilerin derinleştiği ve giderek sorunlara çözüm bulunamayan coğrafyalardır. Böyle olması komünist enternasyonal kurulması gereğini zorlayan en önemli etkendir. Dış saldırı ve kuşatma hareketleri ancak enternasyonal dayanışma ve iş birliği ile aşılabilinir.
Komünist toplum tasarımı nesnel gerçekler ve varılmak istenen hedef üzerinden yapılır. Verili gerçekler ve varılmak istenen yer birçok etkiyi ve değişkenliği bünyesinde barındırır. Belirleyici olan hedeften sapmamaktır. Varılmak istenen toplum ilişkisi baştan sona tüm ilişkilerin belirleyicisi olmak zorundadır. Her hangi bir nedenle, her hangi bir şekilde yaşanacak sapmanın gelecek tasarımını etkilemeyeceği düşünülemez. Kurguyu böyle kurunca devrim-mücadele-örgütlenme-örgüt anlayışı ve toplumsal ilişkilerin çerçevesi de çizilmiş olur. Toplumsal değişim ve dönüşümün yıllar ve nesiller boyu süreceğini düşünürsek konunun önemi daha da artar. Ayrıca binlerce yıllık gelenek ve alışkanlıkları yıkarak yeni bir sistem oluşturmanın bedeli çok ağırdır. Sürekli olarak eskiye dönme eğilimi taşıdığı için, yeni içinde eskiyi üretme potansiyelini taşır.
K. Marks Komünist toplumu işçi sınıfının kuruculuğu üzerinden kurgulamıştır. Bunun için de "Kendiliğinden sınıftan-kendisi için sınıf" dönüşümüne işaret eder. Doğaldır ki bir tasarımın gerçekleşmesini, o tasarımdan en fazla çıkarı olanlar ister. Toplumsal sınıfların en altında yer alan, emeğini satmaktan başka çaresi olmayan işçiler dönüştürme kapasitesindeki güçtür. Post-Marksist akımların anlattığı gibi, genel insanlığın iyiliği için kurulacak bir sosyalizm yoktur. Toplumsal sorunlar niyetler ve temenniler üzerinden çözülmez. Çözüm, güç dinamikleri ve güçler çatışmasının sonucu oluşur. İşçi sınıfının diğer ezilen sınıf ve kesimler ile ortak hareket etmesi mücadelenin doğası gereğidir. İşçi sınıfına bilincin dışarıdan götürülme olayının günümüzde karşılığı yoktur. Böyle bir tanımlama işçi sınıfı mücadelesine katılmak ve katkı sunmak isteyen aydınları yok saymaz. Belirtmek istenen konunun özeti aydınların dışarıdan bilinç taşıma dönemi geride kalmıştır. Gerek eğitimde gelinen nokta, gerekse de bilgiye ulaşma yollarının kolaylığı sınıf unsurlarının bilinçlenmesi için yeterli ortam sunar. Ayrıca işçi sınıfı kendi bilinçlenme ve mücadele sürecini yönetemiyor ise sapma başlamış demektir. Aydınların adanmışlığının ve mücadeleye devam edebilme sınırlarını kestirmek zordur. Sınıfsal karakterlerinden dolayı burjuva ideolojisinden en fazla etkilenecek kesimlerin aydınlar olduğu gerçeğini atlamamak gerekiyor. Yaşanmış sosyalizm deneylerini bir de bu çerçeveden değerlendirmek gerekir. Yönetici elitin giderek sınıf temelinden koptuğu ve kendi dünyasına uygun düşünme biçimleri geliştirdiğini görmekteyiz. Yine yaşanan deneyler göstermektedir ki eski tarz yönetme alışkanlıkları ilk önce üst kademe yöneticilerde görülmüştür. Osmanlı bürokrasinin cumhuriyet döneminde sürmesi gibi, Çarlık bürokrasinin de Sovyet sisteminde sürdürüldüğü gerçeğini küçümsememek gerekir. İşçi sınıfı pratik sürecin doğal öğreticiliği çerçevesinde sorunları aşma kapasitesine sahiptir. Yeter ki ortaklık ilişki içerisinde öğrenmek-dönüşmek ve dönüştürmek işleyişi sürsün. Başka bir anlatımla yetkileri üst kesimlere bırakmayarak yönetme ve yönetilme ikilemini aşabilsinler. Karar alma ve uygulama süreçlerinde ortaklaşma sağlandığı müddetçe mükemmel olmasa da olabileceğin en iyisi yapılır. Toplumsal ilişkilerin ve kültür değişiminin zaman istediği gerçeğini unutmamak gerekir.
GÜNÜMÜZDE MARKSİZM VE MARKSİST ÖRGÜTLENMELER
Dünyanın sonu ilan edilmiş, sosyalizm ölmüş, ideolojiler bitmiş, kapitalist sistemin alternatifi olmadığı ispatlanmıştı! Yapılacak iş tek kutuplu YENİ DÜNYA DÜZENİNİ kurmaktı. Estirilen neoliberal rüzgâr ve propaganda bombardımanı tüm toplumsal kesimleri etkiledi. Etkinin artmasındaki en büyük etken de reel sosyalizm yenilgisi üzerinden hareket edilmesiydi. Sosyalizm adına yaşanan bir gerçeklik üzerinden yürütülen karşı saldırının etkilerinin ağır olması kaçınılmazdı. Bireycilik ve birey olma felsefesi övüldü, toplumculuk mahkûm edildi. Bir başka gizemli sözcük "KÜRESELLEŞME-GLOBALİZM" di. Gizemi her şeyi anlatıp, hiç bir şeyi anlatmamasıdır. Sermayenin-üretimin-ticaretin uluslararası olmasını anlatır, fakat birikimin nerede olduğunu anlatmaz. Tüm ülkeleri eşitler, karşılıklı bağımlılık tanımlamasını kullanır, emperyalist sömürü olayını gizler ve dünyanın daha güvende olduğunu söyler. Sermayenin uluslararası olması, ulusal savaşların nedeninin ortadan kalktığı savını ileri sürer. Ne yazık ki Lenin'in tanımı ile molaların dışında savaşlar devam eder. Kısaca sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda acımasız bir toplumu yönlendirme çalışması yürütülür. Ayrıca üretim ilişkileri ve üreci güçler arasındaki ilişkinin özünde bir değişim yaşanmaz. Biçimsel değişimler ile öz perdelenmeye çalışılır. Üretimin uluslararası olması beraberinde işçi sınıfının pazarlık gücünü zayıflatmıştır.
Özet olarak sermaye cephesinin tutumu açık ve nettir. Burada belirleyici olan tüm bunlar olurken emek cephesinin ve onların savunucuları olan Marksist örgütlenmelerin tutumudur. Genel bir tanımlama vardır; DOĞRU TEORİ OLMADAN-DOĞRU PRATİK OLMAZ. Dünya genelinde ekonominin biçimindeki değişimler kavranıp, gerekli çözüm önerileri sunuldu mu? Marks "kapitalist üretim süreci, kendi bağıntısı içerisinde ya da bir yeniden üretim süreci olarak düşünüldüğünde, yalnız meta üretmekle, artı değer üretmekle kalmıyor aynı zamanda kapitalist ile ücretli işçi arasında toplumsal ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor. (K. Marks, Kapital,1.cilt.s, 596. sol.y.) Alıntıdaki yol göstericilik çerçevesinde esnek ve parçalı üretim tarzının ürettiği toplumsal ilişkiler çözümlenebildi mi? Marksist doğruları tekrarlamak günümüz sorunlarına çözüm üretmez. Çözüm yaratamama kaçınılmaz olarak sistem içi arayışları ve Marksizm dışı akımların güç kazanmasına neden oluyor. Laclau ve Mouffe yeni solu tanımlarken, işçi sınıfının önderlik rolünü terk etmesi koşullarında olacağını söylüyor. Post Marksizm adına Marksizm dışı böyle bir akım ne yazık ki küçümsenmeyecek oranda güç buluyor. Yeni toplumsal hareketler olarak isimlendirilen alan ve kimlik mücadeleleri görünür oluyor. Tüm bunlara karşın işçi sınıfı mücadelesi daha geri planda kalabiliyor. Kısacası Marksizm’in tüm sorunları kapsayamayacağı kanısını güçlendiriliyor. Oluşan teorik boşluk başka akımlar tarafından dolduruluyor. Fordist üretimden esnek ve parçalı üretime geçiş, sermayenin ve üretimin uluslararası olması kaçınılmaz olarak yeni tanımlamaları zorunlu kılıyor. Eski yeniye yol gösterir, fakat yeniyi oluşturmak günün görevidir. Ne yazık ki günümüzde böyle görevin yerine getirildiği söylenemez. Sınıfları salt ekonomik çerçevede değerlendirirsek yanlışa düşeriz. Sınıflar ekonomik olduğu kadar aynı zamanda politik ve ideolojik olarak hareket eden yapılardır.
Üretimin biçimsel değişimi, emek ve sermaye arasındaki çelişkileri ve çatışmaları ortadan kaldırmamıştır. Tam aksine emekçiler arasındaki rekabeti arttırmış, var olan çelişkiyi derinleştirmiştir. Böyle olmasına karşın sınıfsal mücadelenin geri düşmesi salt dış etkenlere bağlanamaz. Dış etkenler her zaman vardı, var olacaktır. Zamansal olarak etkileri fazlalaşır veya azalır. Belirleyici olan emek cephesinin içsel gelişmeleridir. Teorik olarak gün sağlıklı yorumlanamıyor ise doğru teori oluşturulamıyor demektir. Teorik kriz beraberinde örgütsel krizleri de getirir. Gerek politik örgütlenmeler, gerekse de ekonomik ve demokratik örgütlenmeler teorik bir arka plana sahip değiller ise sağlıklı yol almaları beklenemez. Doğal olarak komünist manifestoda sözü edilen komünizm heyulası (hayalet), şimdi hiç bir yerde dolaşmıyor. Çünkü günümüzde tanımlanan komünist tasarımlar karşı cepheyi korkutmuyor. Sisteme ayak uydurmuş ve yedeklenmiş düşünce ve örgütlenmelerden memnun olunur, ürkülmez. Ne yazık ki günümüzde komünizm adına savunulanlar sistem açısından radikalliğini yitirmiştir. Böyle bir sonuç beraberinde Marksist örgütlenmelerden ve sendikalardan kaçışı getirmiştir. Sistemin sahiplerinin neoliberal politikalara tepki olarak gelişen kitlesel hareketlilikten rahatsız oldukları açıktır. Ne yazık ki spontane hareketlerin de sistem dışı taleplerinin olmadığı gibi, belirgin bir politik bakışları da yoktur. Bazı post Marksist hareketlerin "işçi sınıfı iktidar olamaz-soyu tükenen sınıf-işçi sınıfı tarihte hiç bir zaman özne olamamış" gibi tespitleri ile sınıfın devrimci mücadeledeki meşrutiyetini sorgulamaktadırlar. Komünist mücadelenin ve sınıf hareketinin geri düşmesi, bu tarz sapmaların ciddiye alınmasını getirebilmektedir. Başka bir saldırı da çalışma alanları ve görevlere göre farklılık yaratma çabasıdır. Kısacası sermaye cephesinin karşı saldırısı yanında, emek cephesinde görünüp sermayeye hizmet eden akımlar doğan boşluğu doldurmaya çalışmaktadır.
Günümüz gerçeği kaçınılmaz olarak ENTERNASYONAL tartışmalarını gündeme getirmektedir. Enternasyonal oluşumunu düşünsel ve pratik yol açıcılık açısından değerlendirmek gerekir. Başka bir zorunluluk da Marksist aydınların ve örgütsel yapıların nasıl bir sosyalizm sorusuna yanıt aramalarıdır. Tarihsel olarak enternasyonal adına, sosyalist olarak tanımlanan (Sovyetler Birliği- Çin-Arnavutluk-Küba) ülke politikalarına yaslanma kolaylığı sona ermiştir. Şimdi tüm tarihsel birikimlerin üzerinden günün yorumlanması ve yeni bir komünizm tasarımı oluşturulması görevi başarılmak zorundadır. Bu görev komünist mücadelede yürüten tüm örgütleri ve bireyleri kapsar. Farklı deney ve tasarımların sunulduğu, ortaklaşma yollarının arandığı platform tarzı bir örgütlenme başlangıç açısından yeterli olabilir. Daha sonrası sürecin gereksinmelerine göre şekillenir. Burada da eşit temsil ve söz hakkı, belli bir güce dayanmama ilkesi ve demokratik karar mekanizmalarının işletilmesi belirleyicidir. Böyle bir işleyiş başarılır ise, karşılıklı deney aktarımı, teorik üretimlerin tartışılması ve pratik süreç dayanışmaları da kolaylaşır.
TEK ÜLKEDE DEVRİM VE SOSYALİZM
Zamanın ruhu açısından çok ileri bir tanımlama. Sermaye ve emek adına hareket edenlerin yarattığı karamsar hava daha ileri düşüncelerin önünü kesti. Sistem içi iyileştirmeler devrim olarak sunulabiliniyor. Yaratılan çözümsüzlük ve çaresizlik çemberi düşünsel ve pratik mücadele olarak aşılmadan yol almak zordur. Devrim; bu günden yarına olmayacağı gibi, bu günden yarına hazırlık yapılmayan bir devrimin olanaksız olduğu gerçeği bilinmelidir. Aynı ilişki demokrasi ve devrim ikileminde de karşımıza çıkar. Demokrasi mücadelesinde pişmeyen kitlelerin devrim mücadelesini veremeyeceği gibi, devrim mücadelesini hedeflemeyen bir demokrasi mücadelesinin yol alamayacağı gerçeğini de atlamamak gerekir.
A.Negri-M.Hardt İMPARATORLUK isimli kitaplarında “İmparatorluğa ancak kendi genellik düzeyinde ve dayattığı süreçleri mevcut sınırları aşacak şekilde zorlayarak etkili bir biçimde karşı durulabilir” (s.220). Yine aynı kitapta “Her türden politik alanın çöküşü, aynı şekilde ulusal politik rejim içinde devrimin ortaya çıkabileceği, ya da toplumsal uzamında devlet aygıtları kullanılarak dönüştürülebileceği herhangi bir bağımsız uzamın da çöküşünün işaretidir. (s.319). Alıntıda da görüldüğü gibi yine bir çıkışsızlık önermesi ile karşılaşıyoruz. İmparatorluk tek kutuplu bir dünya tanımlaması ise, bu gün için bunun gerçekliği yoktur. Sermayenin ve üretimin uluslararası olması emeğin ulusal sınırları aştığı anlamını taşımıyor. Ulus devlet içine sıkışmış olan emek cephesi kaçınılmaz olarak çözümü öncelikle ulusal sınırlar içinde arayacaktır. Böyle bir mücadele enternasyonal ilişki ve dayanışmayı da zorunlu kılar. Sermayenin gücünün abartılı yorumları sürekli gündemde tutularak çıkışsızlık güçlendirilir. Gerçekliğin boyutları ile yorumlar arasındaki açı fazlalaştıkça yorumlar anlamını kaybeder. Sermayenin ve emperyalist merkezlerin gücünü küçümsemek ne kadar yanlış ise, abartılı yaklaşımlar da aynı özelliği taşır.
Üretimin, sermayenin ve ticaretin küreselleştiği bir dünyada yaşanıyor. Esnek ve parçalı üretimin getirdiği emek haklarının daraltıldığı gerçeği görmemezlikten gelinemez. Ulus devlet ise kendi sınırları içinde emek mücadelesini disipline etmekle görevli. Ayrıca ulus devlet kurumlarının işlevsel özelliklerinin daraltıldığı gerçeği de göz önünde. Ulus devlet yapılarının geldiği noktadan hareketle, emek kesimi ve tüm ezilenlere koşulları kabul edin denemez. Böyle bir önerme teslimiyetten öte sınıfa ve ülkeye ihanettir. GLOBALİZM diye tanımlanan çok kutuplu emperyalist kamplaşma ve savaş riskini sürekli taşıyan bir dünyada çıkışsızlığı savunmak, dolaylı olarak ona hizmeti getirir. Emperyalist merkezlerin kaynak akışını kesip, ulus devlet insanları için kullanabilme mücadelesine neden girilmesin. Uluslar arası tekellerin yer altı ve yer üstü kaynak talanını engellemek, ekolojik yıkımın önüne geçmek tüm canlılar için yapılması gereken görevdir. Kısaca çaresizliği değil çareyi aramak, çıkışsızlığı değil çıkışı bulmak tüm insanların görevi olduğu kadar, öncelikli olarak tüm bu yıkımların ortadan kalkmasını savunan komünistlerin görevidir. Acımasız kapitalizm istemlerine teslim olunamaz. Reformist ve popülist çözümlere sığınıp işin içinden çıkılamaz.
Kapitalizmin kendi iç işleyişinden kaynaklı rekabet yasası, uzun dalgalar ve kısa dalgalar diye tanımlanan krizleri sürekli olarak üretir. Kapitalistlerin gözü doymaz kazanç hırsı, yine kendilerine göre krizleri YIKICI-YAPICI veya YARATICI-YIKICILIK olarak değerlendirmekte ve zayıfların elenmesi için fırsat görmekteler. İşin kötü yanı 2008 krizinde batamayacak kadar büyük diyerek kendileri kurtarılmıştır. Her krizden çıkış insanın ve doğanın daha fazla yıkımı demektir. Kaynakların sınırlı olduğu dünyada, tüketimin sınırsızlığı savunulamaz. Doğal kaynak tüketiminin yanı sıra ekolojik yıkım iklim değişimi ve canlı türlerinin yaşam sınırlarının daraltılmasını getirmektedir. Birileri daha fazla kazanacak diye tüm canlıların ve doğanın sonunu hazırlayan gidişe olağan bir gidişmiş gibi yaklaşılamaz. Burada sözü edilen tehlike kendilerinin de içinde olduğu bütün canlılar için geçerlidir.
Krizden çıkış ve teknolojik yenilenme, emek zamanı kısaltmadığı gibi, emek yoğunluğu artırmaktadır. Teknolojik gelişme beraberinde insan emeğine olan gereksinimi azaltmaktadır. Sömürünün artı değer üzerinden gerçekleştiği gerçeğini eklersek, çalışanlar için işin ve yaşamın gittikçe zorlaştığı görülmektedir. Böyle bir gidiş “dur bakalım ne olacak?” mantığı ile değerlendirilemez. İnsan aklı bir avuç kesimin çıkarı için dünyanın ve canlıların sonunu getiren bu gidişe seyirci kalmamalı. En önde en fazla zara görenlerden doğru bir tavır alış kaçınılmazdır. Birileri için iyi olanın, toplum çoğunluğu için kötü olduğu gerçeğini atlayamayız. Sistemin sahiplerinin gündemi emekçilerin gündemi değildir. Emekçiler kendi gündemlerini yaratır, yaratmalıdır.
Kapitalizmi ehlileştirmek için yola çıkanlar (Kendilerini radikal sol-sosyalist veya komünist vs. isimlendirmiş olmaları sonucu değiştirmez), kapitalizm tarafından ehlileştirilip sistemin hizmetine sokulmaktadır. Ayrıca kapitalizmin geldiği aşamada, bazı otoritelerin dediği gibi DUVARA dayandı tanımlaması da abartılıdır. Her krizden çıkış daha yıkıcı krizleri beraberinde getirmektedir. Tüm dünya proletaryasının ortak devrimi söz konusu değilse bile parçalı devrimin olanaklı olduğu görülmektedir. Devrimin kalkış noktasının krizin etkilerinin en fazla görüldüğü ve sınıflar çelişkisinin en derin yaşandığı coğrafyalarda olacağı kesindir. Objektif koşulların uygunluğu, sübjektif (örgütlülük ve kitlelerin hazırlanması) koşulların oluşmasını zorlamaktadır. Dünya genelinde yaşanan sosyalizm fikrinin itibar kaybı ve ezilenlerin var olan bürokratik örgütlenmelerden uzaklaşmış olması günümüzün gerçeğidir. Yeniden ayağa kalkmanın yolu günümüz tarihselliği içinde hedeflediğimiz komünist toplum tanımını günümüzün koşullarına göre yapmak ve pratik mücadele içerisinde iz düşümünü yaratmaktır. Bu gün yapılanlar gelecekteki yapılacakların göstergesi olur. İzlenecek yol kapitalizmi yıkma hedefini, mücadelesini ve örgütlenmesini tavizsiz, koşullara göre esnemeyen ve hedefinden sapmadan sürdürmektir.
Devrim tanımı; genel krizle birlikte ulusal krizin de olgunlaşması üzerine kurgulanmıştır. Yönetenlerin yöneteme- yönetilenlerin yönetilme istememe durumu. Kısaca sistemin işleyişinin tıkanması ve insanların başka çözümler arar duruma gelmesi. Yaşadığımız dünyada kapitalizmin iç işleyiş yasasından dolayı, emperyalist merkezler arası farklı dizilişler olduğu gibi, diğer ülke dizilişleri de çok farklıdır. Eşitsiz diziliş kaçınılmaz olarak krizlerin yaşanmasında farklılıklar yarattığı gibi, ülkeler arası sınıf çelişkilerinde de farklılıklar yaratır. Bazı Marksist aydınların dünya devrimi ve dünya sosyalizmi söylemi çekici gelebilir, fakat gerçekçi değildir. "Ama buradan hareketle bunak küresel kapitalist sistemin krizinin mutlaka eşit derecede küresel sosyalizmin onu alt etmesiyle sonuçlanacağı söylenemez. Bu bir ihtimaldir".(Samir Amin. 5.enternasyonal için. s.180. özgür üniversite). Eşitsiz gelişmenin yarattığı ülkeler arası eşitsizlikler, ülkelerin ekonomik-toplumsal-ideolojik ve kültürel farklılıkları ve ülke içi sınıfsal farklılıkların ve çatışmaların boyutları da farklı olacağından dünya devrimi olası gözükmüyor. Ulus devlet devrimlerinin birbirini tetiklemesi daha büyük bir olasılık. Kısacası günümüz açısından ulus devlet devrimleri gerçeği hala geçerlidir.
KÜRESEL DÜNYADA TÜRKİYE'NİN YERİ
Eşitsiz gelişimin doğal sonucu olarak, ülke dizilişleri de farklı oluşmuştur. Durağan olmayan, hareket halindeki diziliş coğrafi özellikler, ekonomik ve askeri gelişmelere göre değişimlere uğrar. Günümüz açısından Türkiye bir çevre ülkesi özelliğini taşımaktadır. Coğrafyanın getirdiği özellikleri kullanarak sürekli değişen farklı merkez ilişkileri ile alt emperyalist rolü oynamaya çalışmaktadır. Sürdürülebilir bir politika olmasa da özellikle Kürt coğrafyasındaki gelişmelerden doğacak sonuçların önüne geçme çabası belirleyici olmaktadır. Türk-İslam sentezi ve Misak i-Milli sınırlarının korunması düşüncesi belirleyici etkendir. Tüm bunlar ekonominin gereksinmelerinin etkili olmadığı anlamını taşımaz. Ekonomik gelişmenin gereksinmelerini karşılamak için bölge coğrafyasının yarattığı olanaklardan yararlanılmaktadır.
24 Ocak kararları ile ilk adımı atılan neoliberal politikalar, bazı duraksamalar yaşansa da günümüze kadar sürdürülmüştür. 12 Eylül ve Özal dönemi, Derviş' in düzeltme operasyonu ve AKP Döneminde tamamlanan bu süreç, ülkeyi küresel dünyanın parçası haline getirmiştir. Zamanın yeni sömürgecilik ilişkilerinin yerini, uluslar üstü sermaye ilişkileri almıştır. A. Negri ve M. Hardt' in ifadesi ile: "Hakim bölgeler gelişmeyi sürdürürken, bağımlı bölgeler küresel yapısı içinde birbirini destekleyen kutuplar az gelişmeyi sürdüreceklerdir.(İmparatorluk. s. 296) Kısacası uluslar arası iş bölümünde ve hiyerarşik dizilişte yeni bir değişiklik yok. Dünya ekonomik sıralamasında yıllara göre değişkenlik gösterse de ilk yirminin içinde olmak sonucu değiştirmiyor. Klasik sömürgecilikte olduğu gibi ülkemizden sermaye çıkışı devam ediyor. Uluslar arası sermayenin istemleri doğrultusunda KİT diye tanımlanan toplumun ortak değerleri özelleştirme adına değerinin çok altında elden çıkarılmıştır. Tekelleşmenin ve devlet desteklerinin kesilmesinin de etkisi ile tarım ve küçük esnaf büyük oranda eritilmiştir. Çalışan nüfusun %70'lerin üzerindeki kesim ücretli çalışan durumundadır. İstihdamda ağırlığı hizmet sektörü almıştır. Ayrıca bu rakamlara esnek ve kayıt dışı çalışanları ne kadar doğru yansıtıldığı tartışmalıdır. Gerek üretim tarzındaki değişimler, gerekse de devletin izlediği politikalar sonucu sendikalı oranı %10' ların altına düşmüştür. Belirleyici sektör inşaat ve ihracata yönelik üretim olmuştur. Dış borcun 400 milyar doları aştığı, resmi işsizlik rakamlarının %15' lerde, gerçek işsizlik rakamlarının %20 'lerde olduğu bir noktaya gelinmiştir. Genel krizlerdeki kırılganlık oranı yüksek, ayrıca üretken bir ekonomiye sahip olmamanın getirdiği ülkeye ait krizlerin sürekliliğini de görmek gerekir. Tüm bunlara orta doğu coğrafyasının yarattığı krizleri de ekleyebiliriz.
Ekonomik alanda gelişmelerin seyrini tamamlayan ideolojik ve kültürel politikaya da hız verilmiştir. Bireycilik adı altında insanları dayanışma ilişkilerinden uzaklaştırma veya kontrol altına alınabilecekleri ,yardımlara muhtaç olma durumu yaratılmıştır. Dünyanın genelinde olduğu gibi ülkemizde de dinsel gericilik ve ırkçı düşüncelerin güçlenmesine zemin yaratılmıştır. Emperyalist merkezlerin istemleri doğrultusunda islam ve eski osmanlı coğrafyasında etkin olma mücadelesine girmiştir. BOP eş başkanlığı statüsü verilmiştir. Siyasal islam diye tanımlanan dinsel gericilik felsefesi insanlara BİAT-İTAAT ve TEVEKKÜL önermiştir. Başka bir anlatımla isyan etmeden her şeyi kabul et demektir.Tüm bu toplumsal yapıya yön verme çalışmasına karşın haziran isyanının yaşanması programlarının çok fazla başarılı olmadığını göstermektedir. Tarihsel olarak gerek aydınlanma gerekse de sınıf mücadelesinin yarattığı birikim toplum mühendisliğinin planlarını aksatabilmektedir. Tüm bunlara karşın belirledikleri çizgide devam ettikleri gibi, zaman zaman zorlayıcı yöntemlere baş vurmaktadırlar. Özellikle eğitim ve devlet kadrolaşmasında dini referanslar belirleyici olabilmektedir.
Ülkenin Kürt sorununu çözememiş olması uluslar arası ilişkilerde en büyük açmazdır. Özellikle emperyalist merkezlerin Kürt potansiyeli ile ortak davranması resmi politik bakışı rahatsız etmektedir. Böyle bir sonuç dış politikada istikrarsızlığı ve değişkenliği getirebilmektedir. Demokratik devrimini yapamamanın günümüze aktardığı sorunlar mevcut iktidar için ayak bağı olabilmektedir. Tüm ulusal hareketler gibi, Kürt ulusal hareketi de pragmatik davranmakta ve değişen koşullara göre farklı güçlerle işbirliği yapmaktadır. Böyle bir tutum Türk ulusalcılarını kızdırmakta, kendilerine hak gördüklerini başkalarına suç saymaktadırlar. Ulusal sorunlar genel olarak burjuva devrimleri sürecinde çözülmüştür. Çözülemeyenler ise burjuvazinin ilericiliğini kaybetmesi ile sürüncemede bırakılmış veya bizim gibi kapitalizmin yukarıdan aşağı geliştirildiği ülkelerde çözülememiştir. Böyle bir tanımlama çözülemeyeceği anlamını taşımaz. Kimlik taleplerinin karşılanması ile çözülebilecek ulusal sorunu devrime ertelemek düşüncesi doğru değildir. Kapitalizmin ortaya çıkardığı uluslaşma sistem içinde çözülebilir. Yeter ki çözüm iradesi olsun.
SINIF MÜCADELESİ VE DEVLET
“Devlet ezelden beri mevcut değildir. Devletsiz yaşayan, devletten ve devlet gücünden habersiz toplumlar vardı. Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle mecburen bağlantılı olan belirli bir aşamasında, bu bölünmeyle birlikte devlet bir zorunluluk haline geldi. “Şimdi hızlı adımlarla gelişimin, üretimin ve bu sınıfların varlığının bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp üretimin önünde bir engel haline geldikleri bir aşamasına yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, daha önce ortaya çıkışlarındaki kaçınılmazlıkla, ortadan kalkacaklardır. Üretimin üreticilerin özgür ve eşit iş birliği temelinde yeniden örgütleyen toplum, bütün bir devlet mekanizmasını ait olduğu yere, antika müzesine, çıkrığın ve bronz baltanın yanına gönderecektir” (F.ENGELS. Ailenin özel mülkiyetin ve devletin kökeni. s.195. İş bankası.y.) Devletin sönümlenmesi sınıfların ortadan kalkması süreci ile orantılıdır.
Sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak devletin yapısını ve işleyişini bilmeyi zorunlu kılar. Genel tanım ile hakim sınıf aracı olduğu üzerinden hareket edilse de yapı ve işleyiş olarak farklılıklar taşır. Demokratik devrimini yapmış göreceli de olsa demokratik bir kültür oluşturmuş devletin işleyişi ile böyle bir süreci yaşamayanlar arasında farklılıklar vardır. Ülkemiz ikinci tanıma uymaktadır. Dağılan imparatorluk üzerinden sivil- asker bürokrasinin, Anadolu eşrafı ve toprak sahiplerinin desteği ile kurulan ulus devlet. Ulus devlet tüm toplumu yukarıdan aşağıya bürokrasi kanalı ile yeniden oluşturma sürecine girmiştir. Klasik jakoben mantığı olarak tanımlanabilir. Burada baskın olan devletin bütün sürecin belirleyicisi olmasıdır. Doğal olarak böyle bir süreç genel olarak bürokrasiye ve özelde ise askeri bürokrasiye büyük ayrıcalıklar tanımıştır. Kapitalist gelişmenin seyrine göre bürokratik yapıda değişikliklere gidilse de baskıcı ve baba devlet yapısı sürmektedir. Tarihsel olarak baskı ile yönetme kültürü hakim sınıflar için bulunmaz bir nimettir. En ufak hak arama mücadelelerinin şiddetle bastırılması, görüntüsel demokrasinin sınırlarını belirlemektedir.
Devletin yorumlanması sınıfsal konum ve bu konuma uygun ideolojik bakışlara göre farklılıklar içermektedir. Liberal bakışa göre; devlet sınıflar arası dengeleri kuran güçtür. Tek korkuları devletin ekonomik alana müdahale olasılığıdır. Keynesçi bakışa göre devlet "sosyal devlet" olmalıdır. Sosyal hakların da korunduğu bir devlet işleyişi savunulmaktadır. Ayrıca "özerk devlet" tanımlamasına göre baskı güçlerine göre esneklik taşıyan bir yapıdan söz edilmektedir. Tanımları ve bakış açılarını detaylandırmak mümkündür. Marksist bakışın dışındaki tüm tanımlamalar devletin sınıfsal konumunu gizler. Devletin hakim sınıfın baskı aracı olduğu tanımının kendilerini anlattığını bilirler. Sınıfsız toplum arayışının devletsiz bir yaşam olduğu gerçeğini atlarlar. Çünkü en güçlü hakimiyet araçlarını kaybetmek istemezler. Sınıf mücadelesinin stratejik konumlanışı devrim ve sosyalizm hedefi üzerinden olmak zorundadır. Devrimi merkezine almayan sınıf mücadelesi EKONOMİST ve REFORMİST alanın çıkmazlarını yaşar. Sistemin sınırları içine sıkışmış bir mücadele çıkışsız bir çemberin etrafında dönmeyi baştan kabullenmek demektir.
Sınıf mücadelesinin ve devrim mücadelesinin verili devlet ile mücadeleden geçtiği gerçeği tekrar karşımızdadır. Sermaye güçleri hiç bir zaman emeğin karşısına çıplak olarak kendileri çıkmazlar. Ellerindeki tüm araçları; "Medyasından-sivil toplum örgütlenmelerine-dinci ve ırkçı sivil örgütlerden- istihbarat ilişkilerine kadar" kullanırlar. Tüm bunların yetersiz kaldığı koşullarda devletin açık olarak zor kullanması devreye girer. Açık şiddet dönemleri kitleler açısından en öğretici zamanlardır. Çünkü devletin gerçek görüntüsü tüm açıklığı ile ortaya çıkar. (Ülkemiz açısından 12 eylül açık faşizm dönemi en iyi örnektir.) Tüm bunlar sınıflar mücadelesinin karşılaştığı veya karşılaşacağı zorlukları hesaba katması açısından önemlidir. Kolaycı çözümler veya karşı güçleri hesaba katmayan mücadelenin kaçınılmaz olarak yol alamayacağı gerçeğini gösterir. Sınıf mücadelesinin çoklu bir tarzda sürdürülmesi ve koşullara göre farklı mücadele araçlarının yaratılması zorunludur. Tek bir mücadele yöntemi olmadığı gibi, tek bir mücadele aracının olmayacağı gerçeği görülmelidir. İşçi sınıfının partisi ve cephesel örgütlenmelerin içeriğini yaşanan ülkenin nesnel koşulları belirler.
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE' SİNDE SINIFSAL KONUMLANIŞ
Nüfusun 85 milyon, GSYH'nın dört trilyon Türk lirasını aştığı (750-800 milyar dolar), dış borcunun 450 milyar dolar olan bir ülke. (Yıllık GSYH'nın yarısını aşan dış borç.) Ülke nüfusunun %50 ye yakını çalışan durumda. Çalışanların da %70'inden fazlası ücretli. Kaba bir tanım ile otuz milyonun üstünde ücretlisi olan bir coğrafya. Ücretlilerin toplam gelirden aldıkları pay %49 civarında. Ücretliler arasındaki sınıflandırma ayrı bir inceleme konusu. En üst %20'nin aldığı pay %49, en alt %20'nin aldığı pay %6 civarında. İl ve ilçeler baz alındığında kentli nüfus %90'lara (Kent ve büyük şehir tanımı oranlarda göreceli sapmalar oluşturabilir) ulaşmıştır. Kuş bakışı rakamlara bakarak ülkenin sınıfsal konumlanışı yorumlanabilir.
Sanayileşme ve köyden kente göç birbirlerini tetikleyen süreçlerdir. İhracata yönelik birikim modeline geçişle süreç daha da hızlandı. Sosyolojik olarak toplumsal yapıdaki değişim beraberinde sınıfların oynadığı rolü de belirler. 1970' lerin anti-emperyalizmi ve aydınlanma felsefesinin oturduğu sınıfsal temel küçük burjuva aydınlar ve öğrenci hareketi olmuştur. 1970-1980 arası sınıfsal mücadele belli bir etkinliğe ulaşırken, özellikle antifaşist mücadelede öğrenci gençliğin etkinliği sürmektedir. Günümüz açısından bu tarihi dönem geride kalmıştır. Anı kültürü gibi geçmişe öykünme kültürü de aşılmalıdır. Günün sosyolojik yapısı üzerinden hareket ederek mücadele dinamiklerini tanımlamak gerekir. Köylülüğün, orta kesim küçük esnaf ve tüccarların büyük oranda eridiği koşullarda ikili bir kutuplaşma oluşmuştur. Sermaye ve emekçiler kutuplaşması mücadele dinamiklerini de göstermektedir. Sınıfsal olarak mücadelenin ana gövdesi ve belirleyicisi işçi sınıfıdır. Alan ve kimlik mücadeleleri ikinci plandadır. Toplumu dönüştürme ve değiştirme gücü ve yeteneği işçi sınıfındadır. Tüm tanımlamalar kendiliğinden sınıftan, kendisi için sınıf dönüşümünü de kapsar. Post marksistlerin dediği gibi sınıf mücadelesi ile diğer mücadeleler eşitlenemez. Sınıfsal mücadelenin üretimden gelen gücü ve diğer tüm kesimleri kesen taleplerinden dolayı temel mücadele alanıdır. Devrim ve sosyalizm mücadelesinden kaçmak için bazı alan ve kimlik mücadelelerine yüklenen abartılı yaklaşımlar iyi niyetli değildir. Alan ve kimlik mücadelelerinin sınırları bellidir. Talepleri ise sistem içi talepleri aşmaz. Sınıf mücadelesinin gelişmesi diğer mücadele alanlarını kendi çekim alanına alır.
Günümüzün can alıcı tartışması üretim sürecindeki biçimsel değişimin işçi sınıfının yapısında yarattığı değişimdir. Kapitalizm iç işleyiş yasasında her hangi bir değişim olmaması işin özünü değiştirmemektedir. Bazılarının dediği gibi sınıf YOK olmamıştır. Üretimdeki değişime göre şekillenmiştir. İşçi sınıfının yaşadığı değişim kaçınılmaz olarak mücadele biçiminde de değişiklikler yaratacaktır. Sınıfın çok katmanlı, çok parçalı ve dağınık yapısını kapsayabilecek bir mücadele ve örgütlenme tarzını zorunlu kılar. Tüm bunlara güvencesiz çalışma, parça başı üretim ve kaçak işçiler eklenince işin zorluğu daha net çıkar. Ayrıca esnek ve parçalı üretimin yarattığı ulusal ve uluslararası düzeyde işçi rekabeti de başka bir zorluğu işaret etmektedir. Zorluklardan kaçmanın yolu SINIFLARIN YADSINMASI olmayacağına göre çözüm yolları bulunacaktır. Sınıf mücadelesinin parçası olan sendikalar, sınıf partileri ve cephesel örgütlenmeler nesnel duruma uygun mücadele biçim ve araçları yaratmak zorundadır. Öncelikli olarak YATAY ve ESNEK örgütsel ilişkinin kaçınılmazlığı görülmelidir. Beraberinde katılımcı ve demokratik bir işleyiş ile karar alma süreçlerinin işletilmesi. Dikey örgütlenme yatay örgütlenmenin işleyişini bozmayacak özellikte olmak zorunda. Dikey yapı ve yatay yapı arasında etkileyici ve geçirgen bir ilişki yaratılmalıdır. Böyle bir işleyişi KOMİTE-KONSEY ve MECLİS tarzı örgütlenmeler karşılayabilir. Kısacası öğrenilmiş formlara göre değil, hayatın dayattığı formlara göre hareket etmek gerekir.
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Gelinen sürecin değerlendirilmesi kaçınılmaz olarak çözüm yollarını aramayı zorunlu kılıyor. Marksist bakış açısına göre dünyayı yorumlayan ve çözüm önermeyen filozof düşüncelerin karşılığı yoktur. Somut durumun tespiti, somut çözümlere dönüşmek zorundadır. Çözümü ararken öncelikli olarak nihai hedef belirlenmek zorundadır. Nihai hedef sistemin yanlışlarını farklı araç ve yöntemler ile düzeltmek ise sistem içi mücadele belirleyicidir. Nihai hedef verili sistemin yerine daha ileri bir sistem kurmak ise sistemi aşan bir mücadele kaçınılmazdır. Belirlenen hedefe varmak için kullanılacak araç ve yöntemler nihai hedef çerçevesinde şekillenir.
Marksizm’in tarihi aynı zamanda sapmalar ile mücadele tarihidir. Ekonomist görüşlerden, reformist görüşlere, sınıf hareketi içindeki sol ve sağ sapmalara kadar çok geniş bir çerçeveyi kapsar. Tarihsel süreç içinde ekonomik ve toplumsal değişime paralel olarak sapma ideolojilerinde de değişimler yaşanmıştır. Günümüzde daha çok post-modern ve post-Marksist akımlar olarak karşımıza çıkar. Sonuç olarak tümü sistemin yedeğindedir ve niyetlerin ötesinde var olan sisteme hizmet eder. Değişen koşulların değişime denk düşen gerekçelerin üretilmiş olmasıdır. Gerek verili sistemin düşünce üreticilerinin karşıdan saldırısı, gerekse de kendini sınıf mücadelesinde ifade eden dolaylı saldırı sürecektir. Sınıf mücadelesi saldırılar karşısında düşünsel ve pratik mücadele olarak ile karşı durabiliyor ise sorun yoktur. Durabiliyor mu sorusu şimdilik karşılıksızdır.
Kapitalizmin krizi gibi Marksist düşünce ve sınıf mücadelesi de kendi krizini yaşıyor. Nedenleri 1960' lara dayanan bu krizin birçok etkeni var. Özellikle yaşanan sosyalizm deneylerindeki Marksist düşüncenin resmi devlet düşüncesine evriltilmesi en önemlisidir. Sınıfsız ve devletsiz bir toplumu amaçlayan bir düşünce akımı, iktidarda kalma aracına dönüştürülmüştür. Öncelikli olarak Marksist devrimcilerin Marksist düşünceyi tekrar sınıflar mücadelesindeki yerine oturtması gerekiyor. YENİDEN-YENİ BAŞTAN sınıfsız-sömürüsüz ve devletsiz bir mücadele çizgisi kaçınılmazdır. Böyle bir görev tüm dünya Marksist devrimcilerinin-komünistlerinin görevidir. Bunun için sınıflar mücadelesinin tüm alanlarında (ideolojik-örgütsel-politik) sistemle ilişkilerini koparmış, kendi bağımsızlığını koruyabilen bir sınıf örgütü kaçınılmazdır. Sınıf örgütü-partisi sınıfsal mücadelenin tüm alanlarını kapsayacak bir örgüt modeline ulaşmayı hedeflemelidir. Sistemin karşısında güçlü muhalefet olmadığı zaman sistemin daha yumuşak davranışı aldatıcıdır. Güçlü hak alma mücadeleleri ve direnişler olduğunda hızlı bir şekilde baskı ve şiddete baş vuracağı gözden kaçırılmamalıdır. Sosyal bir çeşitlilik olarak olarak var olan ve toplumsal bir etkinliği olmayan yapılara tanınan hoş görü göstermeliktir. Gerçeği gören bir yerden hareketle işçi sınıfı partisi tüm örgütlenme biçimlerini eş güdüm içinde oluşturmak görevi ile karşı karşıyadır. Ülkemiz özeline bakıldığında çok zorlu bir süreç ve zor bir örgütlenmeden söz edildiği görülür.
Unutulmaması gereken sözü edilen her hangi bir platform örgütlülüğü değil, önüne geçekçi anlamda işçi sınıfı mücadelesini ve stratejik yönelim olarak devrimi koymuş bir örgütlülük ilişkisidir. Böylece amaç-araç uyumu sağlanmış olur. Stratejik hedefe yönelmiş merkezine işçi sınıfının yerleştiği ve diğer tüm ezilenlerin, alan ve kimlik mücadelelerinin sınıf örgütü tarafından sarmalandığı birleşik bir örgütlenme zorunludur. Böyle bir süreç işçi sınıfı partisinin dışında çoklu örgütlenmelere açıktır. Belirleyici olan gelinen dönemin gereksinimleridir. Sınıf örgütünün oluşumunu emeğin esnek, parçalı ve güvencesiz üretimine göre konumlanışı belirliyor ise, birleşik örgütlenmeyi de karşılaşılan ve ortaklaşılan sorunlar belirleyecektir. Sınıflar mücadelesinin gereksinmelerine yanıt üretemeyen yapıların varlık nedeni ortadan kalkar. Birleşik mücadele sınıf örgütünün sınıfsal farklılıkları ve kır-şehir farklılığının ortak bir örgütlenme çerçevesinde birleştirmesidir. Böyle bir tanımlamanın belirleyici yanı sınıf mücadelesidir. Ayrıca farklı sınıfsal oluşumlar cephesel örgütlülük kanalıyla birlikte yürütülmesi de birleşik mücadele çerçevesinde değerlendirilir. Örgütsel formlar salt iş yerlerini değil yaşam alanlarını da kapsayabilecek tarzda olmalıdır. Doğaldır ki kurgu ile gerçeklik arasında sürekli olarak bir sapma vardır. Teori GRİ hayat ağacı YEŞİLDİR tanımlamasında olduğu gibi pratik deneyler yeni sürecin mücadele ve örgütlenmesine yön verecektir.
Birleşik mücadele ve cephesel örgütlenmeler kendi içinde sorunlu bir işleyiştir. Marksist düşünce çözümlemelere iktidar ilişkilerinin işleyişi üzerinden başlar. Beraberinde sınıfsal konumlanış ve sınıf mücadelesini toplumsal dönüşüm ve sosyalizm mücadelesi üzerinden geliştirir. Üretim ilişkileri ve sömürü sistemini merkezine alan bir mücadele yürütür. Doğaldır ki cephesel örgütlenmeyi oluşturan diğer sınıfsal kesimlerin böyle bir önceliği yoktur. Hatta günümüzün post Marksist kesimlerin tanımlaması ile Halk ittifakı adı altında programsal esneklik ile tüm sınıflar kapsanır. Böylece zora dayanan devrimin yerini demokratik ve barışçıl geçiş alır. Hatta bu düşünce daha ileri bir yorumla "herkesin sosyalizmden çıkarı varsa niye kapitalistlerin de olmasın" noktasına taşınır. Kısacası diyalektik materyalizme dayanmayan yorumlar karşımıza çıkar. Bu akımların salt düşünsel zeminde değil, sınıfsal ilişkilerde de karşımıza çıkacağı bilinmelidir. Özellikle küçük burjuva ve orta kesimlerin dünya görüşü bu tarz uzlaşmacı düşüncelere yatkındır. Kapsayıcılık adına farklı sınıfların taleplerini öne alma, tanımı ve içeriği belli olmayan genel bir HALK tanımlaması ile hareket etme, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesinden sapmayı getirir. İttifaklar politikasını ve cephe örgütlenmelerini mücadelenin seyri içinde ve işçi sınıfının mücadeledeki durumuna göre düşünmek gerekir.
EKONOMİK KRİZ VE MÜCADELE DİNAMİKLERİ
Ekonomik kriz sınıflar arası mücadeleyi tetiklediği gibi, hakim sınıf arasındaki çelişki ve çatışmaların artmasını getirir. Hakim sınıf içi çatışmalar pay kapma ve iktidara yakın olanların korunması şeklinde gelişirken, emek cephesinde ise bireysel tepkilerden, örgütlü tepkilere kadar varan eylem çeşitliliği görülür. Eylemlerin boyutunu belirleyen krizlerin derinliği ve ezilenlerin örgütlülük düzeyidir. Ezilmişliğin ve yoksulluğun doğal direnişe dönüşeceği gibi kaderci bir mantığa gidilmemelidir. Sınıfsal mücadelenin geçmiş birikimi ve günün koşullarında örgütlülük seviyesi mücadelenin hangi boyutlara taşınabileceğini gösterir. Emperyalist-kapitalist işleyişin günümüz karşılığı uluslar üstü sermayenin sürekli olarak bizim gibi ülkelerden sermaye aktarması krizlerin en belirleyici yanıdır. Kendi krizlerini çeper ülkelere aktardıkları gibi ekonomideki değişimi kendi gereksinmelerine göre yaptıkları için sürekli olarak kriz üreten bir ekonomi ile karşı karşıyayız. Ekonomik krizin kaçınılmaz sonucu toplumsal ve politik krizdir. Başka bir anlatımla devlet krizi-yönetememe krizi ve baskıcı yönetim mekanizmalarının artmasıdır.
Egemenlerin krizinin faturasını emekçiler ödediği için, emek cephesindeki gelişmeler önemlidir. Özellikle emekçi kesimleri oluşturan sınıfsal oluşumların ÖZNESİ kimdir. Emekçi tanımı geniş bir kesimi kapsadığı için kendi içinde farklılıklar taşır. Kişisel alanda tartışılan özne olma durumu sınıfsal açıdan da tartışılmak zorundadır. İşin öznesi olma durumu işçi sınıfının dışına çıkarıldıktan sonra, iş küçük burjuva aydınların eline geçer. Küçük burjuva kesimlerin düşünme davranış kalıpları ile yürütülecek bir sınıf mücadelesi olanaksızdır. Sınıf mücadelesinin belirleyici ÖZNESİ ve FİZİKİ GÜCÜ işçi sınıfıdır. Sistem yardakçılarının sınıfı parçalayarak görünmez kılma çalışmaları boşa harcanan bir çabadır. Çünkü her sınıf belli bir üretim tarzının ortaya çıkardığı tarihsel bir olgudur. Üretim sürecinin getirdiği farklılaşmalar onun sınıf olma özelliğini kaybettirmez. Sınıf mücadelesinin ve onun örgütünün mücadelesi bütünlüklü bir program taşımak zorundadır. EKONOMİK-DEMOKRATİK ve POLİTİK mücadele birbirini tamamlayan bir tarzda yürütülür. Mücadele biçimlerinin bütünlükle bir tarzda yürütülmemesi kaçınılmaz olarak sapmaları getirir.
Ülkemiz açısından ekonomik krizin yarattığı sonuçlar ve çaresizlik insanları bireysel anlamda üzücü eylemlere götürebilmektedir. Umutsuzluk ve umut yaratamamanın getirdiği bu tarz eylemler kabul edilebilir değildir. Böyle bir sonuç bırak komünist olmayı insan olmanın gerektirdiği görevleri yerine getirilemediğini gösterir. Sınıf mücadelesinin gerilemesi, sol örgütlenmelerin kendi dünyalarında yaşamaları sorumluluk duygularını hafifletmez. Kapitalizmin acımasızlığı karşısında devrimci bir sınıf hareketi, devrimci bir önderlik yaratılacak ise, bunun yolu sınıf çatışmalarının olduğu ve mağduriyetlerin yaşandığı her alanda var olmayı ve mücadeleyi zorunlu kılar. Kendiliğinden, parçalı ve dağınık gelişen direniş biçimlerinin merkezileştirecek asgari bir örgütlenme kaçınılmazdır. Sendikal yapıları da aşan yeni dönemin gereksinmelerine "ekonomik-politik-sosyal" sınıfsal mücadele zemininde yanıt üretebilen bir sınıf örgütü-partisinin yaratılması ertelenemez bir görevdir.
Sınıfsal kopuş yeni iktidar arayışlarını da beraberinde getirir. Sistemden böyle bir kopuşu sağlayacak maddi zeminin oluşması gerekir. Bunu yaratacak olanın sınıflar çatışması ve beraberinde oluşacak olan kurmay örgütlenmesinin öngörüsüdür. Eskinin geçersizliği ve yeninin yaratılması düşünsel inandırıcılık yanında pratik politik güç olarak var olmayı getirir. Sınıfsal yapıdaki çok katmanlı ve parçalı yapı, işsizler ve yarı zamanlı çalışanları kapsayacak sınıf içi ittifak zorunludur. Sınıf içi ittifakı sağlamanın yolu politikleşmenin koşullarını yaratan mücadele pratiği ve örgütsel olarak sınıf partisinin yetkinliğine ve becerisine bağlıdır.
BİRLEŞİK MÜCADELE VE KÜRT ULUSAL HAREKETLERİ
Osmanlı tüm imparatorluklar gibi çok geniş uluslar topluluğunu kapsıyordu. Kapitalizm gelişimi ve milliyetçi akım imparatorluk içindeki tüm topluluklarda farklı düzeylerde etkisini gösterdi. İmparatorluğun çöküşü birçok ulusun ayrılıp kendi ulusal devletlerini kurmasına olumlu zemin oluşturdu. Balkanlar ve Arap coğrafyası böyle değerlendirilebilir. Özellikle Ermeni ve Kürt sorununda, coğrafi yerleşim özelliğinden dolayı da bir çözüme ulaşılamadı. Ermeniler için bilinen tarihi süreç yaşanırken, Kürtler ile ittifak yapılarak ortak kurtuluş savaşına girildi. Baskın olan Türk milliyetçiliği Kürt sorunun demokratik çözümüne hiç yanaşmadı. İnkâr ve asimilasyon politikası günümüze kadar sürdü. Günümüzde ise özellikle Orta doğu coğrafyasında yaşanan emperyalist kapışmanın ürettiği sonuçlardan dolayı daha karmaşık bir sürece girildi. Ülkemizde ise sorun çözümsüzlük çemberini aşamıyor. Güçlü bir demokratik hareket geliştirilemediği sürece aşılacak gibi de görülmüyor. Sürecin bu şekilde evrilmesi sınıf ve emek mücadelesi ile Kürt halkının kimlik mücadelesi birleşik bir mücadele içinde yürütülebilmesi koşullarını oluşturuyor.
Kapitalizmin gelişiminin doğal süreçlerini yaşadığı coğrafi yapılarda sorunun çözümü daha kolay olmuştu. Toplumların tarihi incelendiğinde uluslaşmanın farklı tarihsel kesitlerde yaşandığı görülür. Toplumsal sistem değişimlerinde geçmiş sistemin ortadan kalkması yeni sistemin seyri içinde de devam eder. Feodal ilişkilerin kapitalist sistemde de varlığını sürdürebildiği gibi. Ulusal sorunlar kapitalizmin ortaya çıkardığı oluşumlardır. Doğal olarak kapitalist sistem içinde çözülmesi beklenir. Çözülemeyen birçok sorun gibi, ulusal sorun da bir üst sistemin (sosyalizm) çözüm alanına aktarılır. Ayrıca Kürt nüfusun ağırlıklı bir kesimi batı illerinde yaşadığı, emek mücadelesinin içinde olduğu ve farklı kimliklerle kurulan evlilik ilişkilerinin yarattığı sosyolojik durum böyle bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Gelinen noktada sınıfsal mücadelenin taleplerinin, kimlik taleplerini kapsadığı birleşik bir mücadele yürütülür. Belirleyici olan sınıfsal mücadelenin yöneliminden sapılmamasıdır. Sınıfsal mücadelenin konumlanışı tüm mücadele alanları kesen bir noktadır. Bunu söylerken sınıfsal farklılıkların kalkması ile ulusal farklılıkların kalkacağı şeklindeki önermenin indirgemeci yorumuna gidilmemelidir. Daha önce belirtildiği gibi, ulusal sorun çözüm koşullarının oluşması durumunda devrime ertelemeden kapitalizm içerisinde çözülebilir. Bunun da yolu yine sınıf hareketi ile kimlik hareketinin ortaklığını zorunlu kılar. Sorun bu günden yarına ne amaçlanıyor ise mücadeleyi ve örgütlülüğü onun üzerinden kurmaktır. Ortaklaşılan mücadele pratiği ve demokratik işleyiş, çözümlerde de ortaklaşmayı getirir.
Birleşik mücadele ve cephesel örgütlenmelerin yürütülmesinde zor olan farklı sınıf ve alan mücadelesinin geldiği farklı düzeyden dolayı ortak hareket uyumunu kurabilmektir. Yakın tarihimizde birçok sol yapının, Kürt ulusal mücadelesine yedeklenmesi kendi güçsüzlüğünün ifadesidir. Yedeklenme ve eşitlik işleyişinin bozulması sınıf hareketi tarafından oluşturulacak cephesel örgütlenmeler için de geçerlidir. Özgür ve eşit işlemeyen ortaklık kaçınılmaz olarak sorunlar üretir. Burada belirleyici olan cephe oluşumundaki yapıların geldiği kesimleri temsil etmesi ve denetleniyor olmalarıdır.
Ulus devlet gereksinimi kendini aşan daha ileri bir sistem kuruluncaya kadar varlığını sürdürecektir. Sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı, eşit-özgür-yabancılaşmanın olmadığı, kişiler ve toplumlar arası yarışmanın maddi koşullarının ortadan kalktığı dönemde ulus devlet gereği de ortadan kalkar. Sözü edilen komünist topluma ulaşmanın uzun bir süreci içereceği gerçeğini atlamamak gerekir. Sorunları cennet vaadi ile bu günden yarına erteleme çizgisi kabul edilir bir yaklaşım değildir. Tüm mücadele alanlarında olduğu gibi ulusal sorunun çözümü de bu günden yarına mücadelenin temel bileşenlerinden olmak zorundadır. Sorunu kendi dışında görmek, başka güçlere havale etmek kabul edilir bir yaklaşım değildir. Özellikle de emperyalist güç kapışmasının yarattığı sonuçlardan dolayı mahkûm etme anlayışları kaçınılmaz olarak sistemin Türk-İslam felsefesine hizmet etmeyi getirir. Konunun bıçak sırtı bir konu olduğu ve bundan dolayı gelişi güzel yorumlardan kaçınılması gerektiği açıktır.
YAHYA TAŞDEMİR 12-02-2020