EMPERYALİZM-KÜRESELLEŞME ve SINIF MÜCADELESİ
SERMAYE BİRİKİMİ
Kapitalizmin iç işleyişinden kaynaklı sermaye birikimi, merkezileşme ve yoğunlaşması bir eğilim olarak sürer. Sermaye birikiminin belirleyici unsuru ARTI-DEĞER' dir. Yoğunlaşmanın, rekabetin, eşitsiz gelişmenin ve birleşmelerin yarattığı güçlü sermaye grupları oluşur. Yoğunlaşma giderek tekellere dönüşür. Özellikle sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşmesi sonucu FİNANS KAPİTAL diye adlandırılan dünya çapında çok güçlü tekeller oluşmuştur. Doğal olarak böyle güçlü finans oluşumların, gerek ülke içinde, gerekse de uluslararası alanda güçlü ekonomik ve politik sonuçları olacaktır. Kapitalizmin gelinen bu aşaması EMPERYALİZM olarak isimlendirilmiştir.
Rudolf Hilferding, Karl Kautsky, Rosa Lüxemburg, V.I. Lenin, Nikolay Buharin gibi birçok kişi konuyu yorumlamaya çalışmıştır. Bir taraftan tarihi materyalizm çerçevesinde gelinen noktanın yorumlanması yapılırken, diğer taraftan politik yorumlara gitmişlerdir. Politik yorumlar gelinen aşamada ekonomik-politik-kültürel alandaki çözüm önerilerini kapsamaktadır. Sermayenin geldiği aşama olarak emperyalist politikalar, kriz ve çatışma potansiyeline karşı tek alternatifin sosyalizm olduğu genel kabul görse de, kapitalizm içi çözümlemeler de gündemde olmuştur. Dönemin koşullarında devrimlerin zorunluluğu ve sistemin ehlileştirilmesi düşüncesi iki ana eğilim olarak var olmuştur. Doğal olarak sınıf mücadelesinde yıllarca etkinliğini sürdürecek iki ana eğilim reformist ve devrimci çizgi yıllar içinde değişimlere uğrasalar da temel özelliklerini korumuşlardır. Sermayenin ulus devleti aşan boyutlara gelmesi ulusal çatışmaların önüne geçeceği gibi aşırı iyimser beklentiler de yaratmıştır. Kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesinin yarattığı çatışma potansiyeli görmemezlikten gelinmiştir. Emperyalistler arası 1. ve 2. dünya savaşının yaşanması ham hayalleri suya düşürdüğü gibi dünya halklarına büyük acılar yaşatmıştır. Böyle bir süreç karşıtlığını yaratmış, devrimler ve kurtuluş savaşları emperyalist etkinliğin alanını daraltmıştır.
Lenin'in tanımıyla; "Emperyalizm ne tarih ötesi bir biçim, ne de devlet politikasıdır. "Kapitalizmin gelişim sürecindeki özel bir aşamasıdır."(Emperyalizm. Alex Callinicos. s.19. phoenix.y.) Yine Lenin'e göre meta ihracı ile birlikte sermaye ihracı vurgusu önemlidir. Belirtilen aşama son olmadığı gibi kapitalizm kendi krizlerini aşma becerisi göstermiştir. Rus bilim insanı Nikolay Kondratyev; "Kapitalizmin kriz altında yıkılmak yerine genellikle uyum sağladığını ve mutasyon geçirdiğini" (Kapitalizm sonrası. Paul Mason.) belirtmektedir. Günün koşullarında kapitalizmin krizlerinden çıkamayacağı, kaçınılmaz olarak yıkılacağı düşüncesine karşı çıkmıştır. " Bu kitabın tezi, kısaca şöyledir: Kapitalizm, uyum sağlama yeteneğinin sınırlarına gelip dayanmış karmaşık ve uyum sağlayıcı bir sistemdir." (Kapitalizm sonrası. Paul Mason. s.17. Yordam. k.) Kapitalizmin sınırlarına dayandığı düşüncesi günümüzde de birçok marksist yazar tarafından da dile getirilmektedir. Kapitalizmin sınırlarına dayandığı fikri daha çok ekolojik ve canlı yaşamının devamlılığı ile ilgili bir yorumlamadır. Ekonomik paradigmalar çok fazla dikkate alınmamıştır. Kapitalizm gerek devresel krizlerini, gerekse de uzun dalga diye isimlendirilen krizleri aşmayı becerebilmiştir. Teknolojik gelişme, yeni pazarlar bulma, emeğin üretkenliğini arttırma, ucuz ham madde kaynaklarına ulaşma, bölgesel veya genel savaş vs gibi gelişmeler ile girdiği krizden çıkıp yeni krizlere doğru yol almıştır. Krizler ve krizlerden çıkış insan-doğa ve tüm canlılar için yıkım olsa da kapitalizm yoluna devam edecektir. Ezilen sınıfların ve yoksulların sürece müdahil olup kapitalizmi yıkmadığı sürece krizler ve sonuçları yaşanmaya devam edilecektir. Kapitalizmin kendine özgü iç işleyişi; Bir yandan emek sömürüsü ile artı değere el koyarken, diğer yandan diğer sermaye grupları ile rekabeti içerir. Sermayenin birikimi-yoğunlaşması-anarşik ve sıçramalı gelişimi sürekli olarak gelişme ve çatışma eğilimlerini beraberinde getirir. Kapitalizm sonlanmadan işleyiş yasalarını değiştirmeyi ummak günümüzün ütopik dünya görüşüdür. Sonsuz ve sınırsız sermaye birikimi, sonsuz ve sınırsız bir güç elde etme eğilimini taşır. Günümüzün gelişkin burjuva demokrasilerinde bile bu eğilimin sonuçlarını görebilmekteyiz. Yönetimin tek merkezde ve tek elde toplanması beraberinde tek adam yönetimlerini dayatmaktadır.
Emperyalizmin seyrini kabaca üç evrede değerlendirebiliriz; 1870' lerden ikinci paylaşım savaşına kadar olan dönem- savaş sonrası oluşan çift kutuplu dünya dönemi- 1990 sonrası küreselleşme ve çok kutuplu dünya. Doğaldır ki her dönemin kendine özel sömürü ve sömürgecilik ilişkileri vardır. Açık işgallerin yerini yeni sömürgecilik ilişkileri, yeni sömürgeciliğin yerini küreselleşme olarak isimlendirilen sermayenin ve üretimin uluslar arası evreye geçtiği yeni bir dönem almıştır.
KÜRESELLEŞME
Küreselleşme olarak tanımlanan üretimin ve sermayenin uluslararası evreye yükselmesinin tarihi emperyalist dönemin başlangıcına kadar dayanır. Yaşanan süreçte en belirleyici olan ikinci dünya savaşı sonrası ABD kökenli 29 şirketin doğrudan uluslararası yatırıma yönelmesidir. Kapitalist dünyanın lideri olan ABD küreselleşme konusunda da öncü olmuştur. ABD ekonomisi teknolojik gelişim ile birlikte üretim kapasitesinin genişlemesinin yarattığı sonuçlar üzerinden hareket etmiştir. Küreselleşmenin kaçınılmazlığı değerlendirmesine ideolojik teslimiyet diye itiraz edenler olmuştur. Burada belirleyici olan sürecin doğru okunması ve karşılığında önerilecek politik yorumlardır. Emperyalizm konusunda Lenin ile Kautsky aynı sonuçlara gitmemiş, farklı politik önermeler ile ayrılmıştır. Günümüzde özellikle keynesyen önermeleri aşan devrimci önermelerin olmaması karamsarlık yaratmaktadır. Alternatif düşünce ve pratiklerin yaratılamamış oluşu, olgunun kendini yok saymayı getirmez. Dünya genelinde toplam dış yatırım; 1970 yılında 13 milyar-1980'de 55 milyar-1990'da 208 milyar-2000'de 1,400 milyar dolar (UNCTAD 2004:33) olmuştur. Artış günümüze kadar artarak sürmüştür. Böyle bir sürecin en önemli iki etkeni; Finansal liberalizasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir. Kapitalizm serbest rekabetçi dönemden, tekeller arası rekabete, devamında üretimin ve sermayenin uluslararasılaştığı bir evreye gelmiştir. Bazı sektörlerde küresel(iletişim) yayılma olsa da bazı sektörlerde bölgesel oluşumlar şeklinde yol almıştır.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması ulus devlet köklerinden koptuğu anlamına gelmiyor. Ulus devletler yeni koşullara uyumlu hale getirilmiştir. Ulus devletlerin egemenlik alanları daralmış, küresel sermayenin ülke içinde meşrulaştırılması sağlamak ve emek alanının disiplinine etmek gibi görevleri de üstlenmiştir. Birikim koşullarını korurken, sermayenin dolaşımını arttırırken emeğin dolaşımını önlemek için ulus devletine gereksinim sürmektedir. Böyle bir oluşumda kaçınılmaz olarak devrimcilerin konumlanışı devlete göre olacaktır. Ekonomik işleyiş ile politik alan ve yönetim erki birbirinden ayrılamaz. Sınıfsal bir konumlanış çerçevesinde ANTİ-KAPİTALİST mücadelenin aynı zamanda ANTİ-EMPERYALİST mücadele olduğu gerçeğini atlamamak gerekiyor. Günün koşullarına göre öncelikler değişse bile diyalektik bütünlük bozulmamak zorundadır. Ulus devlet üzerinden yürütülen anti-emperyalizm mücadelesinin karşılığı yoktur. Ayrıca sermaye üzerindeki hakimiyetini büyük oranda kaybetmiş olan ulus devletten keynesyen politikalar beklemenin de çok fazla karşılığı yoktur. Ekonomik işleyişin geldiği aşama KAMUCULUK ve SOSYAL DEVLET politikalarına olanak tanımamaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı ve ezilenler adına dile getirilecek sosyal devlet taleplerinin karşılanamayacağı gerçeği üzerinden hareket edilmek zorundadır. Tarihsel süreçte gelinen aşamanın koşulları doğal olarak mücadelenin de koşullarını belirlemektedir. Günümüzün mücadelesi daha radikal ve kapitalizm karşıtı sistem arayışlarını zorunlu kılmaktadır.
SINIFSAL KONUMLANIŞ VE MÜCADELE KOŞULLARI
Ekonomik işleyişteki değişimler kaçınılmaz olarak toplumsal ilişkilerin değişimini, sınıfsal ilişkilerin farklılaşmasını, politik ve düşünsel değişimi beraberinde getirir. Kapitalist sistemin küresel evreye gelmesi üretimin parçalılığını, esnekliğini ve güvencesiz çalışmayı getirdi. Yeni üretim sistemi bazı üretimleri dünya üzerine yayarken, ulus devlet bünyelerinde çok dağınık bir üretim alanına yayılmaktadır. Dağınık ve parçalı emek gücünü örgütlemenin zorlukları kaçınılmazdır. Böyle olması işçi mücadelesini ve işçilerin sermaye sahipleri üzerinde yarattığı baskılanma koşullarını büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Farklı bir anlatım ile işçilerin artı-değer sömürüsü daha fazla artmıştır. Sendikaların ve sol örgütlenmelerin sınıf üzerinde etkileri azalmıştır. Böyle bir sonuç özellikle sol aydınlar üzerinde etkili olmuş, karamsarlık yaratmıştır. Sosyalizm yerine farklı arayışlara yönelmişlerdir. Küresel ve ulusal olarak sorunlara çözüm arayışları yerine, yerel ve dar alan mücadeleleri ilgi alanları olmuştur. Karmaşık ve zor tespitleri ve mücadeleyi zorunlu kılan sınıf mücadelesi yerine kimlik ve alan mücadelelerini desteklemişlerdir. Bir kısmı da kapitalizm karşıtı mücadeleyi yürütemiyor isek, sistemin iyileştirilmesi-reformlar yapalım noktasına gelmişlerdir.
Sınıf mücadelesinde belirleyici ekseni ekonomi olduğu için, ekonomik işleyişteki değişiklikler beraberinde mücadeledeki değişimleri zorunlu kılar. Laclaau ve Chantel Mouffe' nin dediği gibi "toplumsal üretim ilişkilerindeki değişim, bireylerin algı ve davranışlarını değiştirir" noktası değildir. Böyle bir tanım onların gitmek istediği sonuçtur. Sınıf mücadelesi üretim ilişkilerinin koşullarına göre şekillenir ve bir mücadele geleneği yaratır. Sınıfsal konumlanıştan kaynaklı uzlaşmaz çelişkiler sınıf mücadelesinin koşullarını yaratır. Çelişkilerin uzlaşmazlığı alternatif düzen arayışlarını da beraberinde getirir. Alternatif düzen arayışlarının emek sömürüsünün bütün alanlarında yürütülmesinin bir sonucudur. 2008-2009 Ekonomik krizinin aşılamaması ve beraberinde gelen covid 19 salgını ekonomik krizin boyutunu dünya çapında arttırmıştır. Ekonomik kriz beraberinde toplumsal ve sosyal krizleri tetikler. İşsizlik, yoksulluk ve açlığın boyutlarının arttığı koşullarda toplumsal tepkilerin de artması kaçınılmazdır. Covid 19 salgını neoliberalizmin gizlenen tüm yönlerini ortaya sermiştir. Özellikle ABD gibi bir uç örnek sağlık alanında tam anlamıyla sınıfta kalmıştır. Süper güç ve en etkili emperyalist merkez; sosyal devlet politikalarının olmayışının bedelini ödemiştir. Böyle bir sonuç dünya çapında keynesyen politikalara yönelineceği beklentilerini arttırmıştır. Ekonomik işleyişin niyetlerle yürümediği, kazanma dürtüsünün belirleyici olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Toplumsal tepkilerden doğru bazı esnemeler olsa da genel olarak bir değişim yaşanması zordur. Sınıfsal farklılaşmanın ve yoksulluğun arttığı emperyalist merkezlerde de önümüzdeki dönem sosyal hareketliliği görmek şaşırtıcı olmaz.
Çevre, ikinci ve üçüncü dünya diye tanımlanan bölgelerde ise gerek ekonomik krizin gerekse de covid 19 ekonomi üzerindeki etkilerinin boyutlarının daha güçlü olacağı görünen bir gerçektir. Sınıfsal ayrışmanın, çelişkilerin, yoksulluğun ve açlığın güçlü olduğu alanlarda çok daha güçlü toplumsal tepkiler olasıdır. Salgının ve tedbirlerin frenlediği koşulların ortadan kalkması ile toplumsal hareketliliğin artacağını öngörmek gerekir. Toplumsal hareketliliğe yanıt verecek sendikal ve politik örgütlenmelerin olmayışı, kaçınılmaz olarak kendiliğinden (spontane) olayların gelişeceği anlamını taşır. Neoliberalizmin gerçek başarısı bireysel kurtuluşu yüceltmesi, toplumsal ve örgütsel ilişkilerin gereksizliği konusunda aldığı yoldur. Tüm bunlara kitle örgütlenmelerindeki çürümüşlüğün geldiği boyutlar da eklenince kitlelerin tepkilerini anlamak gerekir. Sol yapıların düşünsel ve pratik olarak günü karşılayacak politikalar geliştirememesi de ayrı bir eksikliktir. Resme kuş bakışı bakıldığında tüm alanlarda eksikliğin arka planında devrimci düşüncelerin zemin kaybetmesi ve ezilenlerin sorunlarıyla yoğurulan devrimci örgütlenmelerin olmayışıdır.
YAHYA TAŞDEMİR 23-01-2021
Gayet olumlu bir çalışma olmuş.
YanıtlaSil