30 Kasım 2022 Çarşamba

NASIL BİR YOL?

 

                                              NASIL BİR YOL ?                                         


Sermaye kronikleşen krizini çözmek için savaş dahil her türlü çözüm arayışını sürdürüyorsa, emek cephesi ve onların oluşturduğu örgütlenmeler de farklı bir sistem yaratmak için yol arayışını sürdürecektir. Yol arayışları geçmiş deneylerin bize sunduğu "EKONOMİK-DEMOKRATİK" "İDEOLOJİK"ve "POLİTİK" alanları kapsayan bütünlüklü bir mücadeledir. Günümüz açısından da belirlenen bu çerçeve geçerlidir. Güncel sorunların dayattığı bazı mücadele biçimleri zaman zaman ön plana geçse de belirleyici olan bütünlüklü politikanın sürdürülmesidir. Bütünsellikten sapma, mücadele çizgisinden sapmayı da beraberinde getirir. Bütünlüklü politikanın temel ekseni ise SINIFA karşı SINIF siyaseti olmak zorundadır.   

Kısa bir girişten sonra konuyu tartışmaya başlayabiliriz.

                    "DEVRİMLER ÇAĞININ GERİDE KALDIĞI" ÖN YARGISI    

 Albert Einstein; "Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur" demiş olsa da ne yazık ki ön yargıları parçalamadan da yol alınmıyor. 1970' lerde Milton Ffriedman'ının başını çektiği LİBERAL akım (giderek neoliberal) dünya genelinde toplumcu düşünce akımlarını ciddi oranda geri itti. Bunu salt düşünce akımının kendisine bağlamak eksik olur. liberal akım ile birlikte Şili' de başlayan ülkemiz de dahil birçok ülkedeki askeri darbe, faşist ve baskıcı yönetimleri de sürecin tamamlayıcısı olarak tanımlamak gerekiyor. Tüm bunlara sosyalist diye tanımlanan ülkelerde kapitalizme dönüş yaşanınca, devrimler sürecinin bittiği ve kapitalist düzenin son ve kalıcı olduğu kanısı sürekli tekrarlandı. Böyle bir sürecin insan ve toplum düşünceleri üzerinde etkili olması doğaldır.

Gelinen noktayı nesnel gerçeklik olarak kabul edersek, sistemi kabullenmiş ve değişim umudunu kaybetmiş oluruz. Özellikle sol aydınların ağırlıklı bir kesiminin bakış açısı ne yazık ki bu durumdadır. Bunu söylerken işçi sınıfı ve diğer sömürülenlerin etkilenmediği anlamı çıkarılmamalıdır. Kitle hareketlerinde genel bir geri çekilme ve umutsuzluk havasının olduğu bir gerçektir. Ayrıca sistemin propaganda ve fiziki sindirme araçlarının da sürekli çalıştırıldığını dikkate almak gerekiyor. İşçi sınıfının ve diğer ezilenlerin hayatlarının kolay olmadığı, zora ve baskılara dayanıklı olduğu tezi ileri sürülebilir. Tüm bunlara gelecek beklentilerinin de bir şekilde azaldığı gerçeğini de eklersek, direnme güçlerinin azalması doğaldır. Çizilen resim biraz fazla kötümser gelebilir. Umutsuzluğu yaratan da, yaratılan sosyo-ekonomik ve düşünsel tablodur. Sorun bu tabloyu yırtıp parçalamak, çıkış yollarını aramak ve bulmaktır. Ön yargılar da düşünsel ve pratik yol açmakla kırılabilir. Dünyanın sonunu ilan edenler, kapitalizm dışında sistemin olmayacağını savunanlar 2008-2009 krizi ile birlikte duvara tosladılar. Yeni çıkışlar üretilemediği için bölgesel çatışmalar yarattılar. Bölgesel savaşlar yetmeyince küresel savaşı zorlamaya başladılar. Küresel sermayenin ulusunun olmadığı, barış getireceği masalı da çökmüş oldu. Diğer yandan insan yaşamının devamlılığını tehdit eden doğanın yıkımına yöneldiler. Ucuz emek ve  sömürü oranın arttırmak için parçalı ve esnek üretime gittiler. Gelişmiş kapitalist merkezlerde bile sosyal devlet uygulamaları büyük oranda geri çekildi.  Ekonomik krizlerin savaşları tetiklediği, savaşların da ekonomik sonuçlarının olduğu gerçeğini bir kenara not etmek gerekiyor. Ayrıca ekonomik krizlerin toplumsal ve siyasi krizleri yarattığı başka bir gerçektir. Kriz durumlarında sermaye güçlerinin faşist ve ırkçı hareketleri destekleyerek güçlendirdiği tarihsel deneylerin bize bıraktığı mirastır. Aynı zamanda ekonomik-toplumsal ve siyasal krizin, genel krize dönüştüğü ve beraberinde yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği, yönetenlerin de eskisi gibi yönetemediği gerçeği ile karşılaşırız.  Lenin'in tanımı ile DEVRİMCİ DURUM gelip çatmıştır. Objektif koşulların olgunlaşması devrim için subjektif koşullar hazırlanmış ise bir anlam ifade eder. Gerekli hazırlık yapılmamışsa sistemin sahipleri tepkileri kendileri için tehlikeli olmayan alanlara yönlendirerek sorunu aşmayı başarırlar ve yollarına kaldıkları yerden devam ederler.  

Devrim; siyasi iktidarın bir sınıftan, başka bir sınıfa geçmesi, üretim sisteminin daha ileri sisteme dönüştürme gerçeği olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Kitlelerin sistemden kopuşunu yaratan devrimci durum, aynı zamanda yeni yönelimin belirleyicisi olur. Yönelimi yaratacak olan o güne kadar örgütlenme ve mücadelesi ile kendini ispatlamış, düşünsel olarak yeni sürecin inandırıcılığını sağlamış, örgütsel olarak yeni iktidarı alabilecek olgunluğa ve ilişkilere ulaşmış bir örgütlenme ile olanaklıdır. Aksi takdirde günümüzde sıkça dillendirilen AĞ TİPİ örgütlenmelerde olduğu gibi belli bir aşamadan sonra sistem güçleri tarafında etkisizleştirilir.  Kaçınılmaz kural işler. Karşı olduğun güçlerle mücadele edecek araçlara sahip değilsen yenilirsin. Bütün doğumlar gibi yeni sistemin doğumu da sancılı ve kanlı olmak zorundadır. Bir çok insancıl aydının kurguladığı gibi, sancısız doğum mümkün değildir.

                                                         TEMEL YÖNELİM

Temel yönelim; mücadele sürecinin bütününü kapsar, aynı zamanda mücadele araç ve yöntemlerini belirler. Varılacak hedef sınıfsız ve sömürüsüz toplum, "HERKESTEN YETENEĞİNE GÖRE- HERKESE İHTİYACINA GÖRE", Kısacası komünist toplum olarak belirlenirse, doğal olarak yürünecek yolu ve aşamaları da kapsayan bir çerçeve belirlenmiş olur. Doğaldır ki bu süreç içinde emek değer ölçütü kalkmış ve beraberinde burjuva egemenlik araçları gereksiz hale getirilmiştir. Varılacak hedefi verili sistemin aksaklıkları ve eksiklerini gidermek, HAK mücadeleleri üzerinden kurarsak doğal olarak kullanılacak araç ve yöntemler de farklı olacaktır. Bunu belirtirken komünist toplumu hedefleyen bir mücadele çizgisinin günün sorunlarını görmezden geleceği sonucuna gidilmemelidir. Güncel sorunlar ile mücadele içinde yoğurularak geleceğe yol açılır. Burada belirleyici olan varılmak istenen hedeftir. Uğruna verilecek mücadelede hedefe varabileceğine inanılıyorsa, yönelim bu yöne doğru yol alır. Aksi takdirde gerek devrim öncesi gerekse de devrim sonrası başarılacak her aşama son durak olabilir. Sosyalizm tarihi bu konuda yeterli deneyler sunar. 

Temel yönelim; mücadelenin ve değişimin bütününü kapsar. İşçi sınıfı ve ezilenlerin eğilimi ile komünist öncünün eğilimi ağırlıklı olarak aynı olmaz. Burada belirleyici olan genel mücadeleden kopmadan hedefe gidişin düşünsel ve pratik yöntemlerini bulmaktır. Öncülüğü belirleyen de yol açmadaki ustalıktır. Gerek iktidarı alma süreçleri, gerekse de iktidar süreçleri hedefe varmanın aşamalarıdır. Hedeften sapıldığı veya vaz geçildiği zamanlar çürümenin başladığı zamanlardır. Çünkü kapitalist sistemin yaşadığı ve komünist aşamaya geçilmedikçe geriye dönüş her zaman mümkündür. İşçi sınıfının birçok alanda faydacı davrandığı, kısa dönemli çıkarları için uzun dönemli mücadeleyi göze almadığı görülmüştür. Burada belirleyici olan temel yönelime göre örgütlenmiş ve programını bu çerçevede belirlemiş devrimci örgütün tutumudur.

Temel yönelime maddi sürecin işleyişi açısında bakmayıp, idealist felsefi bakış açısı ile bakan, varılacak bir hedeften çok cennet duygusu gibi insanı rahatlatan bir inanç olduğu savını ileri sürenler var. Kapitalist ideologlar marksist düşünce sistemi ile baş edemeyince, saptırmanın daha ince yollarını bulabilmektedirler. Sınıfsallığın dışına çıkıp, üretimin toplumsallığını- mülkiyetin bireyselliğini görmek istemezsen kaçacak çok yol bulunur. Post marksistler de emek sermaye çelişkisi yerine, birey sermaye çelişkisini koyabilmektedir. William Stanley Jevons ; 1879 yılında şöyle seslenir: " Sayıları gittikçe artan ve örgütlenme güçlerini geliştiren işçi sınıfımız, siyasal ve iktisadi özgürlüğümüzün gelişmesini durdurmaya yönelebilir. O halde emeğin hiçbir biçimde değer yaratmadığını ortaya koyan bir kuram geliştirmeliyiz. ( Sosyolojinin marksist reddiyesi. s.48). Bu günün sınıf reddiyesi mantığından daha tutarlı gözükmektedir. Diyalektik ve tarihi materyalizm açısında günümüzü yorumlamaya kalkarsak; Kapitalizmin uyum sağlama niteliğinin sonuna gelindiği, giderek büyük bölgesel savaşlara ve nükleer çatışmalara gebe olduğu bir dönem yaşanıyor. Eğer kapitalizmi aşan ve daha ileri bir sistem olan sosyalizme yönelinmezse insanlığın sonuna doğru gittiğimiz tespiti abartı olmaz. Rosa Luxemburg' un dediği gibi"YA SOSYALİZM-YA BARBARLIK.

                                           YÜRÜNECEK YOL

Politik mücadelenin belirgin bir çizgisi yoksa, günlük mücadele içinde ne için dövüştüğünü bilmeyen eylemler içinde koşturulup durulur. Günümüzde olduğu gibi, Mecliste sesini duyurmak, bir televizyon programına çıkmak, çevre eyleminde bulunmak, feminist hareketi desteklemek veya farklı kimliklerin özgürlüklerini savunmak vs. Yapılan tüm bu işler belirgin bir amaca yönelmediği müddetçe kendi içinde eriyip gider. Böyle bir sonuç, sürecin içinde olanların bir bölümünün geri çekilmesini getirirken bir bölümü de başka bir alana atlayarak yoluna devam etmeye çalışır. Bunları belirtirken küçük burjuva ve burjuva solcularını tartışmanın dışında tutuyorum. Onlar kendi alanlarında görevlerini sürdürüyorlar. Burada belirleyici olan mücadelede samimi, fakat belirgin bir politik çizgisi olmayanlardır. Böyle bir sonuç ister istemez yürünecek yol konusunu genel hatları ile koymak gerektiğini dayatmaktadır. 

Yürünecek yolu belirleyenin keyfilik olmadığı, dünyanın ve ülkenin ekonomik-toplumsal ve politik durumu olduğu gerçeğidir. (Konu geniş anlamı önceki kendi yazılarımda ve diğer bir çok yazıda işlendiği için genel bir çerçevenin yeterli olduğu kanısındayım.) Kapitalizmin içsel gelişim sürecinin bir sonucu olarak küreselleşme diye tanımlanan yeni bir evreye girilmiştir. Küreselleşmenin belirleyici yanı da sermayenin uluslar üstü rolü, üretimin ve ticaretin ulusal sınırlar tanımayan bir şekilde yaygınlaşma evresine gelmesidir. Emeğin sömürüsünü en üst seviyeye çıkarmak, işçi sınıfı örgütlenmesinin en alt seviyeye indirmek temel amaç olmuştur. Emperyalist diziliş farklılaşmış ve artı değerden aslan payını almak ise gelişmiş kapitalist merkezlere düşmektedir. Kısacası yeni sömürgecilik diye tanımlanan işleyişin güncellenmiş halidir. Sürece ilişkin anlatılan öyküler ise sermaye savunucularının kamuoyu oluşturma çalışmasıdır. Gelinen sonuç; çıkar çatışmalarının dayattığı savaş riskleri taşıyan bir kutuplaşmalar dönemidir. Ülkemiz de emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, çeper ülkesidir. Emperyalist merkezlerin ucuz emek cenneti ve aynı zamanda yetişmiş elemanları merkez ülkeleri çektiği bir ilişki çemberindedir. Hala 12 eylül darbesinin ürünü olan Anayasa ile yönetilmektedir. Demokrasi diye sunulan ise bu anayasa çerçevesinde sunulan özgürlük alanlarıdır. Kısacası demokrasicilik oyunu oynama alanları kalın çizgiler ile çizilmiştir. Oyunun dışına çıkanları veya çıkmaya yeltenenleri cezaevi yolu beklemektedir. Demokrasi diye sunulan ve bu alanı kullanarak seçilen yerel yöneticiler yerinden alınıp, yerlerine kayyum atanmakta, milletvekilleri ise dokunulmazlığı kaldırılıp mahkemenin yolunu tutmaktadır. Kısacası eskinin tanımlarıyla ifade etmesek bile baskıcı yönetimin sürdüğü gerçeğini atlayamayız. Bazı kolaycı tanımlar "siyasal islam " gibi işin özünü gizleyemez. Çünkü burada süren tek başına iktidar uygulamasını aşan bir devlet yönetim biçimidir. Hükümetler değişse ufak tefek değişikliklerin dışında genel işleyişte bir değişiklik olmaz. 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden kırk küsur yıl geçti. Kendini sağ-sol-liberal diye isimlendiren yönetimler geldi, fakat 12 eylül ruhu ve anayasası değişmedi. Kendisini devrimci diye tanımlayanların olayı ve süreci yorumlamaktan kaçarak sanal düşman yaratarak gidecekleri yol yoktur. Bütün değerlendirmeden, parça üzerinden sonuçlara gidilemez. Kısacası çaresizliğin ve çözümsüzlüğün ürettiği gerekçelerin bir sonu olmalı.                           

Dünyanın ve ülkemizin konumunu kısaca tanımladıktan sonra yürüyeceğimiz yol nasıl bir yol olabilir. Yürünecek yolun aynı zamanda devrimci bir yol olması gerekir. Yani Mahir'in tanımı ile engebeli,dolambaçlı ve zorlu bir yoldur. Bunu geçmişe güzelleme olarak değil, günümüzde neleri yapmamız gerektiği noktasında yorumlamalıyız. Her tarihi ve toplumsal sürecin çelişkilerinin çözümü farklılıklar içerir. Tarihin tekrarlanamayacağı ne kadar doğruysa, üstünden atlanamayacağı da o kadar doğrudur. Bu gün, gerek yetmiş süreci, gerek seksen süreci ve sonrası mücadelelerden dersler çıkarıp, mücadelede devamlılık kuralı içinde günümüzün koşullarında yürünecek yol bulmak zorunludur. Ülke aynı ülke, ekonomik ve toplumsal değişimler değerlendirilerek çıkış yolu bulunacak. Aksi taktirde günümüzdeki kör döğüşü sürüp gidecek. Sistemin sahipleri de bu gidişten hoşnut olmaya devam edecek.  

Sonuç olarak çok düşük düzeyde de olsa bir burjuva demokrasinin olmadığı, baskıcı yöntemlerin ağır bastığı bir ülkede ikili bir mücadele tarzının olması kaçınılmazdır. Bir taraftan her alanda ödünsüz bir demokrasi mücadelesi, diğer taraftan tüm bu mücadeleleri de kapsayacak devrim ve sosyalizmi hedefleyen sınıf devrimciliği. Demokrasi mücadelesi devrim mücadelesinin hazırlayıcısı olduğu gibi, devrim mücadelesi de demokrasi mücadelesinin kaldıracı olmaktadır. Böylece günlük mücadeleler bütünün parçası olmakta, gelecek yönetim biçiminin hamurunu yoğurmaktadır. Gelecek kurgusu olmayan politik yapılarda olduğu gibi yenilgi dönemlerinin karamsarlığı ve içe kapanması da aşılmış olacaktır. Doğaldır ki ikili mücadele beraberinde ikili örgütlenmeyi zorunlu kılar. Var olan veya oluşturulacak olan demokratik kitle örgütlenmesi araçları ve kendi alanlarını kapsayan mücadele yöntemleri. İkincisi devrimi ve sınıfsız toplumu hedefleyen, mücadelesini ve örgütlenmesini bu yönelime kuran devrimci-komünist örgütlenme. Başka bir anlatım ile devrim örgütü. Bizim gibi baskıcı ülkelerde böyle bir örgütlenmenin yasal ve açık örgüt biçimiyle yaşaması olanaksızdır. Tarihsel dönemlerdeki değişime paralel mücadele biçimleri ve örgütlenme tarzı konusunda değişimler zorunlu ise, aynı değişim devrimci örgütlerde de zorunludur. Geçmişin gizlilik koşulları ile günümüz arasında farklılıkların olması doğaldır. Doğal olmayan her tarihsel dönemin kendine has koşullarını öne sürerek olamayacağını ileri sürmektir.                                                                                                                       

                                                NE YAPILABİLİR     

Emperyalist kapitalist dünyanın yaşadığı krizin aşılamaması ve krizin ağır faturasını ödeyen çeper ülkelerde çelişkinin boyutları gittikçe derinleşmektedir. Ülkemiz de bu çelişkileri fazlasıyla yaşamaktadır. Kriz giderek toplumsal krize ve devlet krizine dönüşmüş, devletin kısmi özerklik pozisyonunu kaybetmesine neden olmuştur. Objektif olarak bunlar olurken, ağırlıklı düşünsel eğilim devrimin düş-ütopya olabileceğini ve böyle bir göreve soyunmak yerine kapitalizmin aksayan yanlarının düzeltilmesi gerektiği üzerinedir. Bunu yaparken bile çizginin dışına çıkmamaya dikkat edilmektedir. Bu konuda V.İ. Lenin'in "Devrim bir "serap" falan olmadığı gibi "Doğada ve tarihte mucize yoktur, fakat her devrim, tarihin her ani dönemeci gibi öyle zengin bir içeriğe sahiptir, mücadele biçimlerinin ve mücadele eden güçlerin karşılıklı ilişkisinin kendine özgü bileşimlerini o kadar beklenmedik biçimde ortaya çıkartır ki, birçok şey dar kafalı beyinlerde mucize olarak görünmek zorundadır. (Uzaktan mektuplar). Gezi olayları sırasında yaşanan şaşkınlığı anlatıyor gibi. Yine Nasuh abi'nin hasta yatağında "şimdi Devrimci yol gibi bir yapının olmayışının eksikliğini" ifade etmesi dönemi anlatması açısından önemlidir. Burada olmayan, iktidarı hedefleyen bir stratejinin ve beraberinde bu stratejiyi hayata geçirecek ideolojik birliği ve netliğini sağlamış devrimci bir örgüt. Böyle olunca gezi sonrası yaşanan sürecin doğal olduğu sonucuna gidilir. Tarihsel süreç içinde "Paris komünü-ekim devrimi-halk savaşları-gerilla savaşları" gibi iktidarı alma stratejiler uygulanmıştır. Her tarihsel süreçte dünya ve ülkelerin nesnel durumuna göre stratejilerin belirlenmesi kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan sınıflar mücadelesinin konumu, bu konuma göre işçi sınıfının diğer sınıflar ile  ilişkisi, sosyo-ekonomik yapı ve kır-şehir ilişkisi ve kapitalist birikim sürecinin işleyişi. Tüm bunlara emperyalist kapitalist sistem ile süren ekonomik-politik ve askeri alandaki bağlantıları da eklemek gerekir. Başka bir anlatımla güç ilişkileri ve güçler çatışması üzerinden bir kurgu oluşturmak zorunluluğu vardır. Nesnel gerçeklik bizim istemlerimize göre olmayacağını göre, biz nesnel gerçeklik üzerinden yorum yapmak zorundayız. Devrimin bir sınıfın başka bir sınıfı devirdiği gerçeği üzerinden hareketle, şiddete dayanan bir sürecin kaçınılmazlığı görülür. Ne yazık ki tarihsel süreçlere baktığımızda şiddetsiz devrim yoktur. Doğaldır ki şiddet tekelini elinde tutan devlet, şiddetin ilk uygulayıcısıdır. Genel tanımla önce silahı mösyö burjuvazi çeker. Mücadele tarihinde bunun aksi henüz yaşanmamıştır.   

Strateji denince doğal olarak geçmişin detay tartışmaları akla gelir. Günümüzün nesnelliği açısında böyle bir tartışmayı yürütecek bilgi ve  deney birikimi şimdilik sınırlıdır. Günün koşullarında yaşanan toplumsal hareket ve patlamaları dikkate alarak yön bulunmaya çalışılabilir. Gezi isyanı dahil yaşanan spontane olaylar gelecek sürecin işaretlerini vermektedir. Gelişmelere ne kadar hazırlıklı olunursa, toplumsal olaylarda o kadar etkili olunur. İzlenecek strateji bu günden yarına sınıfsal ve toplumsal olayların içinde çelikleşmek ve kitlelerin spontane tepkilerini iktidar mücadelesine yönlendirmek. Sınıfsal yapıdaki parçalılık ve katmanlaşma zaaf oluştursa da mücadele içinde bütünlük sağlanır. Diğer küçük burjuva ve küçük üreticiler süreç içinde tavırlarını belirler. Kısacası işçi sınıfı ve onun oluşturduğu devrimci örgütlenme mücadelenin belirleyici unsurlarıdır. Tüm bu süreçler sendikalizm ve ekonomizm sapmalarının aşılması ile başarılabilir. Bu aşamada gelecek ve başka bir dünya kurgusunun karşılık bulması yeterlidir. Nasıl bir strateji izleneceğini mücadele içinde örgütsel  yapıların görevidir. Çünkü mücadelenin içinde olup bütünsel süreci görmeden önerilecek strateji ve taktiklerin karşılığı yoktur.

 Sonuç olarak; Gelecek beklentisi yaratmak, bunun nasıl olabileceği üzerine düşünce üretmek ve devamında böyle bir mücadeleyi yürütebilecek örgütsel ilişkiler yaratmak. Tüm olumsuz koşullara karşı iyimserliği kaybetmemek, bu günden yarına mücadelenin gereklerini yerine getirmektir.                            

                                                     01-12-2022

                                            YAHYA TAŞDEMİR



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder