9 Ocak 2023 Pazartesi

DEMOKRASİ

 

                                                 DEMOKRASİ 

Antik Yunan'da  "DEMOS-HALK, KRATOS- İKTİDAR" olarak tanımlanmış ve kapsadığı kesimler arasına köleler alınmamıştır. Daha yakın tarihte MAGNA CARTA antlaşması ile BARON'lar ile KRAL arasında yetki paylaşımı gündeme gelmiştir. Güç sahipleri arasındaki bir uzlaşma sağlanmıştır. 1789 Fransa burjuva devrimi sırasında burjuvalar zorunlu olarak ittifak yaptıkları işçi sınıfına, 1780 meclisinde "Baldırı çıplaklar olarak" üçüncü tabaka temsil hakkı vermişlerdir. Burjuvalar daha önce karşı oldukları RUHBAN ve ARİSTOKRASİ ile uzlaşarak emekçi ve yoksul kesimlere karşı set oluşturmuşlardır. EŞİTLİK-ÖZGÜRLÜK ve KARDEŞLİK tanımlaması mülkiyet sahipleri için geçerliydi. Birey, yurttaş,halk,ulus,millet tanımlaması da sınıfsal ve cinsiyet farklılıklarını içermiyordu. Gerek işçi sınıfının, gerekse de kadın hareketinin burjuva sistem içinde belli haklara ulaşması yüzyılları kapsayan çetin mücadelelerin sonucudur. 1848 ve 1870 bu mücadelelerin tepe noktası olmuştur. Sanayinin gelişimine paralel olarak sınıf mücadelesinin de ivmesi yükselmiştir.

 MARX: "Burjuvazi dünyayı kendi suretinde yaratmaktadır" tanımlamasında bulunmuştur. Tarihi materyalizm açısından bakılınca bu tanımlamada yerine oturmayan herhangi bir şey yoktur. Bilinen bir gerçek ekonomik hakimler toplum üzerinde bütün alanlarda hakimiyetlerini kurarlar. Onların sorunları ve dünya görüşleri tüm toplum için geçerlidir. Kısacası toplumsal yaşamı, kültür ve ideolojik alanları kendilerine göre düzenlerler. Böyle bir süreçte burjuvaların çıkarları için YASAL ve ANAYASAL güvenceler zorunludur. İşçi ve emekçilerin mücadelesinde ise her türlü baskıcı yöntemler kullanılmıştır. Dünya bir yana, ülkemiz geçmişine göz atınca kitaplar dolu malzeme bulmak zor değildir. Tüm bunlar sınıf-emek ve demokrasi mücadelesi verenlere yeterli deney sunar. Burjuva demokrasinin sınırlarını belirleyen sınıflar arası güç dengeleridir. Böyle bir tanım "burjuva demokrasisinin" bir sınıf diktatörlüğü olduğu gerçeğini örtmez. Kapitalist toplumda devlet, birikim sürecinin garanti edilmesi, baskı ve rıza oluşturma üzerine kuruludur. Çünkü tarihsel süreçler onlara da öğretmiştir ki salt baskı yöntemiyle yönetmek olanaksızdır. Sınıf mücadeleleri burjuvaziye devletin tek başına kendilerine ait bir araç olmadığını göstermiştir. Böyle bir sonuç yetki paylaşımını ve bu süreci yürütecek organları yaratmıştır. Anayasa ve yasalar, organlar arası güç paylaşımı (yasama-yürütme-yargı) ve seçimler. Böylece devlet, burjuvazi açısında dolaylı bir yönetim aracına dönüşmüştür.

Kapitalizm önceki (feodalizm) sistemdeki siyasal ayrıcalıkların yerini ekonomik ayrıcalıklar almıştır. Gelinen aşamada toplumsal sınıflar ve halk daha fazla görünür olmuştur. Böylece hak mücadeleleri gündeme gelmiş, ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Bunun üzerine sistem hakimleri toplumun diğer kesimlerine pasif ve kapsayıcı çözümler sunmuşlardır. Bunun en belirleyici yanı EŞİT YURTTAŞ ve SEÇME ve SEÇİLME hakkıdır. Bu günde sıkça karşılaştığımız seçimi bekleme söylemi çok eskidir. Böyle bir sürecin sonunda TEMSİLİ DEMOKRASİ aşamasına gelinmiştir. Temsili demokraside ise siyasi gücün kullanılması değil, onun başkalarına devredilmesidir. Kendilerini temsil ettiği kesimlerin beğenilmemesi durumunda değiştirme hakları vardır. Kaçınılmaz olarak bir sonraki seçim beklenecektir. Gözden kaçan ise ekonomik güç sahiplerinin ellerindeki her türlü olanağı kullanarak süreci kendi lehine çevireceğidir. Tarihsel olarak demokrasi uygulamaları ve araçları konusuna girmeyeceğim. Çok geniş ve ayrı bir yazı konusu. Günümüze nasıl gelindiğini ve günümüz uygulamalarına yoğunlaşmak gerekiyor.

1900'ler sonrası ve özellikle birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası demokrasi ve sosyal devlet uygulamalarında ciddi yol alınmıştır. Kapitalizmin alternatifsiz olmadığı, sosyalist ülkelerin ortaya çıkması, özellikle gelişmiş kapitalist ülkeleri gerek demokrasi, gerekse de sosyal devlet uygulamasında bazı adımları atmak zorunda bırakmıştır. Demokrasi tanımlamasına güzelleme kelimesi gözüyle bakılmazsa, beraberinde ekonomik gelişkinlik, paylaşım, demografik yapı gibi birçok etkeni kapsadığı görülür. Yeni sömürgecilik olarak tanımlanan 1970-1980 önceki  ekonominin işleyişinin getirdiği avantajlarını kullanan Başta Avrupa olmak üzere gelişmiş kapitalist merkezler; kendi toplumlarına ekonomik ve demokratik haklar sunabilmişlerdir. Keynesgil politikalar olarak isimlendirilen bu süreçlerin temelinde kendi toplumsal yapılarındaki hoşnutsuzluğu en alt düzeyde tutmak temel politika olmuştur. Bunu yaratan da sınıfsal ve toplumsal mücadeleler ile sosyalist bir dünyanın yarattığı baskıdır.

Yeni sömürge olarak isimlendirilen ülkelerde ise ( Türkiye ve Güney Amerika tipik örnek) ekonomik ve demokratik taviz verecek koşulların olmayışı sert mücadeleleri, toplusal çalkantıları, askeri darbeleri, kitle katliamları vs getirmiştir. Burjuva devrimini yapmış, ekonomik birikimini sağlamış ve sağlamaya devam eden kapitalist merkezler kendilerini her yönden sağlama almışlardır. Bu süreç 1970'lerde başlayıp günümüze kadar gelen ekonomik yapıdaki değişime paralel olarak değişim yaşamış ve sosyalist olarak isimlendirilen ülkelerin kapitalizme evrilmesi ile birlikte ömrünü tamamlamıştır. Artık sosyalist alternatif kalmamış, üretim ve dolaşım için sınırlar ortadan kalkmıştır. Böyle bir sonuç gelişmiş kapitalist merkez ülkelerindeki halklara da büyük hak kaybı getirmiştir.

                                  NEOLİBERAL DÖNEMDE   "DEMOKRASİ"   

 Marx'ın tanımıyla burjuvazinin kendi suretiyle yaratılan dünyada ekonomik değişimler toplumsal yapıyı yeniden biçimlendirmektedir. Üretimin ve dolaşımın uluslararasılaşması, esnek-parçalı üretim ve üretim alanlarının taşınabildiği, kaçınılmaz olarak ulus devletlerin hareket olanaklarını sınırlamıştır. Ekonomik işleyişteki değişim piyasaların genel olarak denetlenmesini de beraberinde getirmiştir. Ulus devletine kalan ise ekonomik alanların dışındaki üretimin garanti alınması, işçi sınıfı mücadelesinin bastırılması ve genel anlamda güvenlik sağlamaktır. Güvenlikçi bir politika ile sınırlı bir alanda demokrasi ve demokratik alanların kullanılması nasıl olacaktır. Demokrasi ekonomik ve toplumsal yapıdan yalıtık kendine menkul bir sözcük olmayacağına göre "DEMOKRASİNİN" geldiği nokta neresidir. Gereksiz süslü sözler boş tanımlamaları dikkate almayacaksak, ciddi ve yanıtı zor bir soru ile karşı karşıyayız.

Demokrasi tanımlamasının içine; temel insan kakları girdiği gibi, karar alma ve yönetime dolaylı veya doğrudan katılma, sosyal haklardan yararlanma da gireceğine göre bunu uygulamaya kalkan devlet hangi ekonomik ilişkiler içinde bunu yapabilecektir. Demokrasinin siyaset alanına sıkıştırılması, ekonominin ise ayrı kuralları olan başka bir alan olarak değerlendirilmesi günümüzün çıkmazını oluşturmaktadır. Günümüz tanımı ile küresel sermaye kurallarını da küresel ölçekte koymaktadır. Böyle bir sonuç özel mülkiyet ilişkilerini aşmadan kamucu-sosyal devlet ve katılımcı bir ekonominin olmasını olanaksızlaştırmıştır. Görünen o ki demokrasi mücadelesinin çok zorlaştığı ve araçlarının çok sınırlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Sendikal ve demokratik kitle örgütlenmesinin çok sınırlı olduğu, sivil toplum örgütü olarak isimlendirilen birçok yapının da devlet güdümlü veya uluslararası fon destekli olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Tüm bunlara bizim gibi kapitalizmin yukarıdan aşağı geliştiği, çok güçlü demokratik geleneklerin oluşmadığı ülkelerde mücadelenin hangi koşullar altında yürütülebileceği daha açık ortaya çıkar.

Koşulların zorluğu karşısında yılgınlığa düşmek değil, zorlu koşullar ile nasıl mücadele edileceğine kafa yormak, çözüm yolları aramak ve bulmak. Kolaycı çözümler yerine kısa ve uzun dönemli planlar yapmak. Gerçek demokrasinin sınıfsız toplumda olacağı bilinciyle hareket edip, güncel mücadelenin görevlerini yerine getirmek gerektiğini görmek. Bunu yaparken salt inançla değil, gelinen noktayı ve toplumsal ilişkilerdeki değişimi çözümleyerek sonuca varmak. Sonuç olarak üretim ilişkilerinin merkezinde olduğu, işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin tümünü kapsayan bir perspektife gereksinim var. Somut güce karşı başka bir somut güçle hareket edilebileceği gerçeğini gözden kaçırmamak. Bunun karşılığı da ülke çapında kapitalizm ve emperyalizm karşıtı bir cephesel örgütlenmenin zorunluluğudur. Bunu söylerken bazı örgütsel yapıların kendi ihtiyaçlarından doğan ilişkilerin böyle bir süreci karşılama olasılığı yok. Sorunun büyüklüğü ve zorluğu, karşı mücadelenin de güçlü ve kapsayıcı olması gerektiğini dayatır. Demokrasi platformu gibi oluşumların, basın açıklaması gibi eylemlerin sürece karşılık olmadığı açıktır. Ayrıca sorunun yapısal olması nedeniyle yönetim değişiminin genel işleyişi değiştirmeyeceği gerçeği gözden kaçırılmamalı. Başka bir anlatım zorlu mücadeleleri yürütebilecek bir örgütlenme ve zorlu mücadeleler sayesinde demokratik gelişmelerin olabileceği gerçeği kabul edilmelidir.

Gerek kendini solda ifade eden siyasi yapıların, gerekse de sendika ve demokratik kurumların önünde direniş mücadelesine kotaracak cephesel bir örgütlülüğü kurma zorunluluğu var. Mücadele süreci örgütlü yapıların gelişimini ve değişimini beraberinde getirir. HAYAT ÖĞRETİR kuralı içinde yol alınır. 

                                                   YAHYA TAŞDEMİR

                                                           10-01-2023



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder